Ellerimi yere bastırarak zorla ayağa kalktım ve yüzümü Azrailime döndüm. Titreyen bacaklarımın üzerinde zorlukla duruyordum. Asır Mortem karşımda tüm heybetiyle duruyor, elinde tuttuğu silahı öfkeyle bana doğrultuyordu.
Dişlerinin arasından, "Senin yüzünden güvendiğim tüm adamlarım öldü," diye tısladı.
Ne söylediğini anlayamıyordum, zihnim bulanıktı, kulaklarımda uğuldayan kurşun sesleri düşüncelerimi boğuyordu. Ben ne yapmıştım da Asır Bey bu hale gelmişti? Titreyen dudaklarımı araladım ve sadece "Ben bir şey yapmadım," diyebildim. Sesim de titremişti ama kendime kızmıyordum; hâlâ ayakta durabilmem bile bir mucizeydi.
Asır söylediklerim karşısında daha da öfkelenmişti. Eğer yapabilseydi kehribar gözlerinden alevler çıkartıp beni öldürürdü.
"Sahibin nerede?" Öfkeli sesi evin soğuk duvarlarına çarpıp evi inletiyordu. Eğer Celal Bey'in biraz olsun aklı varsa alt kata inmez, bir yolunu bulup evden kaçardı.
"Sen benim içinde olduğum bir eve ateş etmeye nasıl cüret edersin?"
Celal Bey tabii ki beni şaşırtmamış, alt kata yanımıza gelmişti. Kolunda kan izi olsa da ciddi bir şey olmadığı belli oluyordu; kurşun sadece sıyırıp geçmişti. Murat ve Celal Bey'in silahları Asır Mortem'i gösteriyordu. İkiye bir gibi görünseler de dışarıda Asır Bey'in adamlarının çoğunlukta olduğuna neredeyse emindim.
Asır, bana doğrulttuğu silahının yönünü Celal Bey'e çevirdi. Artık öfkesi Celal Bey'i yakacaktı. Asır sertçe dilini damağına vurup "cık cık cık" sesi çıkardı. Öfke ve alayla karışık bir sesle, "Sen hâlâ benim kim olduğumu öğrenemedin mi Celal?" dedi. "İstersem seni bu evin temeline gömerim."
Celal Bey'in tedirgin olduğunu görüyordum ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. Zaten ellerim de titriyordu; ben şu an kendimde değildim, o yüzden herkes kendi başının çaresine bakmalıydı. Celal Bey hâlâ güçlü görünmeye çalışıyordu. "Neden evime geldin?" diye sordu.
Asır adeta kükreyerek, "Lan sen beni öldürmek için adam göndermişsin, ne yapacaktım başka? Susup oturacak mıydım?"
Duyduklarımız karşısında hepimizin kaşları çatıldı. Celal Bey, Asır'ı öldürmek için adam mı göndermişti? Peki benim neden haberim yoktu?
Celal Bey, "Sen neden bahsediyorsun? Ben böyle bir emir vermedim, hem neden böyle bir şey yapayım?" diye sordu.
Asır'ın kaşları çatıldı; bize inanmak istemese de arada kalmıştı. "Sana gönderdiğim zarfın içindeki isimlerin sahte olduğunu anladığın için beni öldürmeye çalıştığını bilmiyor muyum lan?"
"Sahte mi?" Celal Bey'in de sesi Asır'ınki kadar yükselmişti. "Beni kandırdın mı? Bana sahte evrak mı gönderdin? Asır, seni kendi ellerimle öldüreceğim!"
Celal Bey öfkeyle ileri atıldığında, Asır’ın hamlesi o kadar hızlıydı ki gözlerim takip edemedi. Saniyeler içinde kendi silahını beline takıp Celal’in elindekini kapmış ve namluyu onun alnına dayamıştı. "Üzerime yürüyecek kadar yüreğin var mıydı senin Celal?"
Celal Bey, alnındaki soğuk metalle birlikte olduğu yere çivilendi. Yüzü sinirden ve çaresizlikten kıpkırmızı olmuştu. Asır'ın tuttuğu silahın namlusu Celal Bey'i gösterse de sert bakışları benim üzerime çevrildi. "Sen gerçekten bugün yanıma yalnız mı geldin?"
Öfke, içimdeki çaresizliği yavaş yavaş yakmaya başlamıştı. "Evet," dedim, sesim bu sefer pürüzsüz ve sertti. "Sana söylemiştim. Seni öldürmek için adam gönderen biz değiliz."
Asır hâlâ bize inanmıyordu. Silahın emniyetini açtığında Celal Bey karşısında buz kesti; ölüm ilk defa ona bu kadar yaklaşmıştı. Şimdiye kadar o silah ve Celal Bey arasında hep ben durmuştum ve o kurşunu karşılayan hep benim göğsüm olmuştu. Onu koruyan bir "Mühre" olmadığı zaman nasıl da savunmasız görünüyordu.
Asır'ın telefonundan yayılan melodi salonu doldurduğunda Asır silahını indirmeden telefonunu cevapladı. Önce kaşları çatıldı, yüzü öfkeyle gerildi; sonra tüm yüz kasları gevşedi. Bakışları sadece bir saniyeliğine bana değip tekrar Celal Bey'e döndü. Telefonu öfkeyle kapatıp cebine geri koydu, derin bir nefes aldı.
"Bir yanlış anlaşılma olmuş," dedi, sanki az önce burayı cehenneme çeviren o değilmiş gibi.
"Yanlış anlaşılma mı?" diye bağırdım. "Evimizi taradın, kardeşimi vurdun ve şimdi bir yanlış anlaşılma mı diyorsun?"
"Adamlar sizin değilmiş, yapanı bulmuş bizim çocuklar," dedi. Celal Bey'e doğrulttuğu namluyu indirip emniyeti kapattı ve silahın ucuyla şakağını ovdu.
O an zihnimde sanki bir şimşek çaktı. Zihnime ormanda gördüğüm o görüntü düştü. "Sana saldıran adam, omzunda sonsuzluk işareti olan bir kamuflaj mı giyiyordu?"
Asır'ın kaşları merakla kalktı. "Onu gördün mü? Tanıyor musun?" dedi.
İşte şimdi tüm taşlar yerine oturmuştu. Ormanda gördüğüm adam ya tek başına ya da beraber olduğu kişilerle Asır Mortem'e saldırmıştı ve o bu saldırıyı bizden bilmişti. Sebebi ise benim yanına yalnız gittiğime inanmamış olmasıydı. Sanki kalbim Asır'ın avcundaydı ve o acımasızca sıkıyor gibi hissediyordum. Yaşlar gözlerimden süzülmeye başladığında öfkeyle Asır'ın üzerine yürüdüm ve tüm gücümle göğsüne yumruk atmaya başladım. Ne karşılık veriyordu ne de "yapma" diyordu; sadece öylece durup ona vurmama izin veriyordu.
"Sana yalnız geldim demiştim, neden bana inanmadın?" dedim. Acıyla haykırıyor, yumruklarımı ardı ardına indiriyordum. Asır beni bileklerimden tuttu; tutuşu canımı yakacak kadar sert değildi ama vurmamı engelleyecek kadar da sıkıydı. Kehribar rengi harelerini gözlerime çevirdi.
"Sen olsan düşmanına inanır mıydın?" dedi. Asır'ın gözlerinin içine baktım ve sinirle gülmeye başladım. "Düşman mı?" dedim öfkeyle. "Sen hiçbir zaman benim düşmanım olmadın. Evet, karşımdaki adamdın ama düşmanım değildin."
Sertçe bileklerimi Asır'ın elinden kurtardım ve Bedirhan'ın kanına bulanmış ellerimi Asır'ın bakış hizasına kaldırdım. "Bu kan benim kardeşime ait! Senin saçma sapan yanlış anlaman yüzünden benim kardeşim öldü, anlıyor musun? Öldü! Artık geri gelmeyecek! Senin yüzünden ben kardeşimi kaybettim!"
Öfkem azalmak yerine artıyordu, resmen burnumdan soluyordum. Kanlı ellerimi Asır’ın kusursuz beyaz gömleğine dayadım. Avuçlarımı sertçe aşağı doğru sürttüm; Bedirhan’ın son izi, Asır’ın göğsünde kırmızı, kirli bir şerit oluşturdu.
Beyaz gömleği artık Bedirhan'ın kanına bulanmıştı. Ellerimi çekip geriye bir adım attım ve doğrudan kehribar gözlerinin içine baktım. "Bu kanı ve bu yüzü asla unutma," dedim. Sesim buz gibiydi. "Bugünden sonra Mühre Aker'in düşmanı olmak neymiş sana çok iyi göstereceğim. Senin için geleceğim günü bekle ve etrafında sevdiğin kim varsa sakla çünkü ilk onlardan başlayacağım. Bu sefer gömleğine bulaşan kan benim kardeşime değil, senin sevdiklerine ait olacak."
Asır'ın bakışlarında sadece bir saniyeliğine de olsa o pişmanlığı görmüştüm. Korktuğu için pişman olmamıştı; haklı olduğumu bildiği için pişmandı. Onun bir yanlışı benim kardeşimin canını almıştı.
---
Asır'ın Ağzından
Adamlarımı toplayıp o evden ayrıldığımda, üzerimdeki beyaz gömleğe bulaşan kan sanki tenimi yakıyordu. Eve girer girmez kendimi sıcak suyun altına attım ama suyun sıcaklığı içimdeki o huzursuzluğu söküp atamadı.
Sabah Mühre gittikten birkaç saat sonra olduğum depoya saldırı olmuştu ve oraya gelen tek yabancı Mühre'ydi. Ne kadar "yalnız geldim" dese de ona inanmamıştım. Evet, düşmanımdı ama inanmamamın asıl nedeni bu değil, Mühre'nin zayıf bir kadın olmasıydı. Ne beni yenecek kadar güçlü kolları ne de beni öldürmeye çalışacak bir cesareti vardı. O yüzden yanıma tek başına gelebileceğine ihtimal vermemiştim.
En azından sabah böyle hissetmiştim. Evet, gözlerimin önünde kendi bedeninin iki katı bir adamı devirip elleriyle boğduğunu görmüştüm ama hep o adamın güçsüz olduğuna inanmıştım. Erkeklerin ona dokunmasına izin vermediğini, dokunduklarında ise nasıl bir kriz yaşadığını görmüştim. Bu iğrenç bir düşünce olsa da beni öldürmeye çalıştığında onu sıkıca sararsam öldürmeme gerek bile kalmadan etkisiz hale geleceğini biliyordum ve Mühre buna rağmen yanıma yalnız geldiğine inanmamı mı bekliyordu.
Bugün o depoda cesurca karşımda durmuştu. Tüm yaralarına rağmen korkusuzca ve sanki beni yenebilecekmiş gibi gözlerimin içine bakmıştı. "Buradan elimi kolumu sallayarak çıkacağım," sözünü o an ciddiye almamıştım ama saldırı olduktan sonra dışarıda onu bekleyen adamlara güvendiğini sanmıştım. Ama o sadece kendine güveniyordu; bunu çok sonradan fark ettim.
Gözlerimin içine bakıp kanlı ellerini üzerime sürdüğünde ve beni cesurca tehdit ettiğinde gözlerinde en ufak bir korku kırıntısı yoktu; sadece saf öfke vardı. Söylediklerini yapacağına, yakınlarıma zarar vermeye çalışacağına inanıyordum ama Asır Mortem'in sevdiklerine zarar vermek düşündüğü kadar kolay olmayacaktı. Elbette karşılığını verirdim; zaten sevdiğim, "kardeşim" dediğim bir adam vardı, onu da canım pahasına korurdum.
Duştan çıkıp belime havlu sardım. Bakışlarım yerdeki kanlı gömleğe takıldı.
Mühre’nin parmak izleri, kan lekesiyle gömleğime mühürlenmişti.
sıkıntılı bir nefes verip gömleği kirli sepetine attım. Bu gece biraz içip zihnimi uyuşturmam gerekiyordu, yoksa sabaha kadar yaptığım hatayı ve sonuçlarını düşünüp duracaktım. Ölen adam masum değildi, biliyordum; bu hayatı seçen kimse masum kalamazdı. Ama suçsuzdu ve suçsuz birinin benim yüzümden ölmesi canımı sıkıyordu.
---
Mühre'nin Ağzından
Asır evden gittiğinde Celal Bey de Doktor Yasemin'i çağırmış, kurşunun sıyırdığı ufak yarasına baktırıyordu. "Evimde ceset istemiyorum, götürün bunu buradan," dediği için Murat hâlâ hayatta kalan birkaç adamla beraber Bedirhan'ın cansız bedenini bahçeye taşımıştı. Güvenlik kulübesinin önüne getirip bıraktıklarında ben de yanlarına yere oturdum ve sırtımı güvenlik kulübesinin soğuk duvarına yasladım. Herkes gitmişti; sadece üçümüz kalmıştık ya da ikimiz demeliydim. Bedirhan'ın cansız bedeni Murat'la benim aramda duruyor, bizim gibi sırtını duvara yaslıyordu. Hareketsiz başı Murat'ın omzuna yaslanmıştı, benim başım ise Bedirhan'ın omzundaydı. Gözyaşlarım sessizce Bedirhan'ın cansız omzuna düşüyordu.
"Mühre..."
Murat'ın seslenişiyle başımı hafifçe ona çevirdim. Murat'ın da gözleri dolmuştu. "Hani en son ben Bedo'ya 'Sen aşktan ne anlarsın falan' demiştim ya... Ona alınmamıştır değil mi? Ben şaka yapmıştım, onu üzmemişimdir değil mi?"
Murat beklentiyle gözlerimin içine bakıyor, içini rahatlatacak bir cevap bekliyordu. Acıyla gülümsedim. "Alınmamıştır, o senin şaka yaptığını bilir," dedim.
"Doğru söylüyorsun, bilir. İçli bir nefes aldı.Biz bu işe beraber başladık, biliyor musun? Aynı gün geldik Celal Bey'in kapısına. Onun başka derdi vardı, benim başka derdim... Ama hayat bu, birbirini hiç tanımayan iki farklı insanı zamanla kardeş yapıyor."
"Biz hâlâ kardeşiz değil mi?" dedim. Sesim titremişti. Sanki Bedo gittiği için Murat da beni bırakıp gidecek gibi hissetmiştim.
"Kardeşiz tabii kızım. Bizim bizden başka kimimiz kaldı?"
"Yarın Bedo'yu gizli yerimize götürelim mi? Orada güvende olur."
"Olur," dedi. Murat'ın da sesine acı bulaşmıştı. Biz bu geceyi nasıl unutacaktık? "Kardeşim" dediğim adam benim için canını feda etmişti ve ben onun cansız elini tutmuş gecenin karanlığını izliyordum. Bu gecenin bedelini herkese çok ağır bir şekilde ödeteceğim.
---
Sabaha kadar o güvenlik kulübesinin dibinde Bedirhan'ın soğuyan elini tutarak beklemiştik. Murat, Celal Bey'den zar zor izin alabilmişti. Sonunda yola koyulmuş, Bedirhan'ı gizli yerimize götürüyorduk.
"Geldik, indirin."
Hiç tanımadığımız birkaç adam bulmuştuk. Hep beraber Bedirhan'ın tabutunu cenaze arabasından indirip açılan mezarın yanına bıraktılar. Burası bana ait küçük bir arsaydı. Bu işe ilk başladığım zamanlarda Celal Bey'den aldığım maaşlarımı biriktirip burayı satın almıştım. Burayı almamdaki en büyük sebep Ali'ydi. Olur da bir gün cansız bedenine ulaşırsam onu buraya defnetmek ve herkesten gizlemek istiyordum. Sonra da yanına gömülecektim.
Yıllardır bu arsada tek bir mezar kazılmıştı, o da benim içindi. Arsayı satın aldığım zaman yaptığım ilk şey kendi mezarımı kazmak olmuştu. Ali'nin cansız bedenini bulup buraya gömdükten sonra eğer benim cansız bedenimi buraya getirip gömecek arkadaşlarım Murat ya da Bedirhan hayatta değilse beni de gömecek kimse kalmamış olacaktı. İşte o zaman bu çukurun içine girip canıma kıyacaktım. Kendi mezarımı kazdığım için başlarda Murat da Bedirhan da bana çok kızmıştı ama bizim hayatımız böyleydi. Bazen sizi gömecek kimseniz olmazdı. Evet, ben ölümden korkardım ama insanın etrafında sevdiği insanlar yoksa, arayıp da bulamadığı bir Ali'si yoksa yaşamanın ne anlamı vardı ki?
Ama kaderin başka planları vardı. Kendim için kazdığım mezara arkadaşımı gömüyordum. Küreklerden dökülen her toprak parçasında, Mühre Aker’in bir parçası daha gömüldü.
İmamın duaları bitti, mezar kapandı ve herkes gitti. Yine üçümüz kalmıştık. Burası Murat, Bedirhan ve benim gizli yerimizdi. Ali'yi, yaşadıklarımızı ve onu aradığımı biliyorlardı; o yüzden bazı günler buraya gelir ve bir ipucu bulabildik mi onu konuşurduk. Elimi Bedirhan'ın toprağının üzerinde gezdirdim. "Rahat uyu kardeşim, burada güvendesin," dedim ve intikam yeminimi ettim. Ben de Mühre Aker'sem bunun karşılığını Asır'a ödetecektim. Artık dişe diş, kana kandı.