Gece yarısıydı. Konağın koridorlarından geçerken ayak seslerim yankılanıyor, taş duvarlarda bir uğultu gibi geri dönüyordu. Uykum kaçmıştı, odamda kalmaya gücüm yoktu. İçimdeki ağırlık, duvarlara sığmayan bir fısıltı gibi beni bahçeye çağırıyordu. Kapıyı açıp dışarı adım attım. Serin rüzgâr yüzüme çarptı, etrafıma yayılan toprak kokusu kalbime işledi. Gökyüzü simsiyah bir örtü gibiydi; yıldızlar ise binlerce suskun tanık gibi parlıyordu. Ayağım taş avluda yankılandı, sonra bahçenin kuytusuna doğru ilerledim. Gül fidanlarının yanına oturdum. Elimi dalların arasına uzattım; diken parmağıma batınca acı hissettim, ama o acı bile kalbimdekinin yanında hafifti. Başımı geriye yasladım, derin bir nefes aldım. “Cihan…” dedim usulca, sanki gökyüzü beni duyabilirmiş gibi. Dudaklarımdan dökülen ism

