Ertesi sabah konağın içi sessizdi. Ne kahkahalar ne de o gürültülü misafir havası kalmıştı. Yalnızca rüzgârın perdeyi hafifçe sallayan sesi vardı. Gülümser anne erken kalkmış, her zamanki gibi sofrayı hazırlamıştı ama yüzündeki o tatlı ifade kaybolmuştu. Elleri titreyerek çay dolduruyor, gözlerini benden kaçırıyordu. Cihan avluda telefonla konuşuyordu, sesi ara sıra duyuluyordu. O ses bile içimi sıkıyordu artık. Her kelimesinde dün geceki görüntü dönüp duruyordu zihnimde. Şilan’ın o yüzü, o cesareti… hâlâ gözümün önündeydi. Bir süre sonra Gülümser anne, derin bir nefes alıp yanıma oturdu. Gözleri dolu doluydu, dudakları titriyordu. “Kızım…” dedi kısık bir sesle, “ben bilsem… vallahi gönderecektim o kızı. Nereden bileyim böyle olacağını…” Çay kaşığını sessizce tabağa bıraktım, başımı kald

