YANILGI BÖLÜM II.
En son Kerim bana profesörün kalp krizi geçirdiğini söylemişti; bu yüzden dersler iptal olmuştu. Ben de düşündüğüm şeyi yapmak, yani Sırat abinin yanına gitmek için sınıfa gelip sıramdan eşyalarımı toparlamaya başlamıştım. Sınıfa gelirken Sırat abiye Bahar’ın durumunu bildirmiş ve bana hemen kısa bir bilgi vermesini istemiştim; şu an o kısa bilgi mesaj halinde gelmişti. Hemen telefonu açıp baktım.
"Kayıp gibi görünüyor, acil Koray’a ulaş."
Diyordu. Bu cümle daha da hızlanmama neden olurken son kitabımı da elime aldığım esnada, birisi huylandığım noktaya dokundu ve ben o anki refleks ile yumruk yaptığım elimi gelişigüzel havaya kaldırıp hedef kişiye salladım ama ne yazık ki yumruğumu havada tutmuştu. Korktu tabii, benimle kim yarışabilir?
"Sakin ol şampiyon, benim." Kerim? Yine mi sen Kerim? Derin bir nefes alıp anlamsız bakışlar eşliğinde sorumu sordum.
"Neden sürekli seninle karşılaşıyorum ben Kerim?" Her şeyde haklı çıktığım gibi bunda da çıkmayı başardım. Bir kere karşılaştın mı bir daha kurtulamıyordun. Gözlerimi kapattım; dakikalar sonra tekrar açtığımda cevap verdi.
"Sen beni boş ver, sende bir gariplik seziyorum; iyi misin?" Havada durmaktan uyuşan elime bakıp kendisini tersledim.
"Şu bileğimi sıkmayı bırakır ve elimi aşağı indirirsen söyleyeceğim Sherlock Holmes." Burnuma ufak bir fiske attıktan hemen sonra elimi bıraktı. Bileğimi ovuşturup konuştum.
"Saatler boyunca edindiğim bilgilere göre şu anda Bahar kayıp Kerim. Gariplik bu ve ben de şimdi çıkıp kendisini arayacağım."
"Ne demek Bahar kayıp?"
"Tam kayıp olduğu kesin değil ama kayıp durumunda görünüyor." Arkamı dönüp kalan son kitabı da çantaya katıp öylece durdum ve konuşmama devam ettim. "Biraz önce Kevser Teyze aradı; Bahar’a ulaşamadığını, bu sebeple Bahar’ın yanımda olup olmadığını sordu."
"Gerçekten aradı mı? Ayrıca bir dakika, Bahar mı dedi? Peki sen ne dedin?" Kendisine dönüp sıraya yaslandım.
"Evet, ilk defa Melike yerine Bahar dedi; o anki endişesinden kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca ben de şöyle dedim: Sınıflar değiştiğinden ders saatlerimizin de değiştiğini, kendisinin şu anda derste olduğunu söyledim." Kevser Teyze Bahar’a asla Bahar demez, hep Melike derdi. Nedenini sorduğumuzda; vefat eden annesinin adı olduğunu, ayrıca bu ismin daha güzel olduğunu söylemişti. Ve bugün ilk defa Bahar demişti.
"Yalan söyledin yani?"
"Kadın kalpten gitmesin diye mecburen yalan söyledim ama kısmen."
"Kısmen falan bunları geçelim; hadi hazırsan çıkalım, beraber arayalım," dedi telaş ile. Bahar’ı şu anda ne kadar merak ettiğini en iyi ben biliyordum.
"Hazırım, çıkalım ama ben Sırat abiye gidiyorum; sen ne yapıyorsan yap. Ha, bu arada..." dediğim gibi sağ elimle yaptığım yumruğu yüzüne geçirdim. "Bir daha sakın huylandığım noktalara dokunma!" Geriye doğru hafif sendeledi ve şaşırmış koca koca gözlerle bana baktı. O kadar tatlı görünüyordu ki dayanamayıp yanağına bir öpücük kondurdum. Belki bir daha yapmaz diyemezdim, yine yapardı biliyorum ama çok kıyamıyordum onlara.
"Önce döv sonra öp, oh ne ala memleket!"
"Neyse, hadi gidelim eğer sen de geleceksen," dedim yürümeye başlayarak.
"Geleceğim de biraz bekle Güneş, çok önemli bir arama yapmam lazım." Kimi arayacak acaba? Arkamı dönüp kendisine baktım.
"Kimi arıyorsun? Şu an sırası mı?"
"Bu merakın seni gelin etmeden beni öldürecek Güneş. Batur’u arıyorum, bekle biraz."
"Çok önemli kişi Batur mu Allah aşkına? Karşı sınıfta zaten; gidip orada ne söyleyeceksen söylesene." Bir de bana "vakit kaybetmeyelim" gibisinden konuşuyordu. Kendisi tamamen zaman kaybı.
"Zeki kardeşim, hocanın durumundan dolayı dersler iptal edildi; bu yüzden herkes gitti ya. Sen kaçıncı dakikadasın acaba?"
"O zaman yolda giderken ara, zaman kaybettirme."
"Sus kız! Ben burada arayacağım," ve dediğini yaptı. Telefonu çıkartıp aramaya başladı. Telefon açılmış olmalı ki konuşmaya başladı: "Ağa benim işim var, beni beklemeyin gidin siz. Nerede miyim? Okulda, Güneş’in sınıfında." Yanaklarını şişirip indirdi. "Üşendim oğlum." Biraz sesini yükseltti: "Lan sana ne nereye gittiğimden, sen kendi işine bak!" dedi. Açıkçası Batur’un bayağı meraklı bir tip olduğunu biliyordum.
"Hadi Kerim hadi," dedim dayanamayarak. Eliyle onay verip konuşmayı sonlandırdı.
"Güzel kardeşim, daha sonra olayları sana en ince ayrıntısına kadar anlatırım tamam mı? Hadi Allah’a emanet, görüşürüz." Telefonu kapattığında onay verince ikimiz de aynı anda koşmaya başladık. Sınıftan çıkıp son sürat koridorun sonunda bulunan şahsi dolabıma koştum. Dolaba varınca hemen anahtarı çıkarıp kilidini açtım ve elimde ne varsa hepsini dolaba koyup tekrar kapağını kapattım ve kilitledim. Tekrar Kerim’e dönüp "Koş!" dedikten sonra yine aynı anda koşmaya başladık ve merdivenlere ulaşmayı başardık. Hızlıca tüm katları, meraklı insanların bakışları eşliğinde inmeyi başarmıştık. Sıra zemin katın merdivenlerine gelince yine aynı tempoyla iniyordum ki benim bir basamağı atlamam ve kendimi çekirge edası ile zıplatmam bir olmuş; böylece yirmi basamaklı merdiveni kartal edası ile uçup zemini boylamıştım.
Daha düşmenin etkisindeyken bir de Kerim, "Göklerde kartal gibiydim, kanatlarımdan vuruldum," repliğini söyleyerek yirmi basamaklı merdivenden atladı. Ben onun neden kendisini attığını anlayamazken ne yazık ki o, üzerime düştü. Allah’ım ne büyük şanstı ki kendi düştüğüm yetmezmiş gibi Kerim de üzerime düşmüştü; vücudumda hafif sızılar dışında ağrı belirmemişti. O da gayet normaldi çünkü 100 kilo adam üstüme düşmüştü. Hemen onu üzerimden atıp ayağa kalktım ve kendisine bağırdım:
"Ya hani ben basamağı görmediğimden dolayı düştüm, onu anlıyorum da sen niye kendini atıyorsun bu merdivenden? Salak mısın sen?" Kendisi de ayağa kalkarken konuştu:
"Sen düşünce benim de canım çekti, ne yapsaydım? Normal biçimde basamaklardan mı inseydim?" diye bu sefer de o bana bağırdı.
"Senin canına tüküreyim! Yemek mi bu canın çekiyor? Ya bir yerin kırılsaydı?"
"Bir şey olmaz bana, görmedin mi hava yastığım vardı," bu lafının üzerine bir tane sırtına vurdum.
Üstümüzü başımızı düzelttikten sonra gülümseyerek bana elini uzattı; elini tutup beraber hızlı adımlar ile yürümeye başladık. Ama biraz ilerleyince adımlarımız gördüğümüz manzara karşısında durdu. Önce karşıdaki kişiye, daha sonra birbirimizin gözlerinin içine baktık ve ikimiz de kendimizde şunu gördük veya aynı şeyi düşündük: Bu manzara kesinlikle bir tehlike arz ediyordu ve bu tehlikenin en büyüğü şu an bize oynanıyordu. Duygularımız ahlaki yönden bizi zor durumda bırakıyordu ve bizim kontrolü tekrar elimize almamız şart haline gelmişti. Şu an Kerim’de ve kendimde gördüğüm aklıma şunu getirdi: Öfke... Bazen öyle zamanlar olur ki insana güç verebilecek bir duygu haline gelir; bazen de elinde bulunan tüm gücü bir anda alabilecek bir duygu olurdu. Şu an belki ikimizin de öfke duyması gerekiyordu ama duygu karmaşasına girmeyi reddetmiş ve hissiz olma kararı almıştık. Çünkü Kerim öfke hissetmiş olsaydı şu an çok büyük bir olasılıkla yanımda gözlerimin içine bakıyor olmaz, gördüğümüz manzarayı darmaduman etmiş olurdu. Buna adım kadar eminim. Kerim’den bir atak gelmeyince derin bir nefes verip yüzüme sahte bir gülümseme kondurdum ve Kerim’e göz kırpıp hiçbir sıkıntı yokmuş gibi o yöne yürümeye başladım. Benim ilerlediğimi gören Kerim de peşimden gelmeye başladı. Koridorun artık ortasına geldiğimizde, kantin tarafında başını çevirince bizi gören bir çift göz ile karşılaştık.
Siyah saçlarına güneş ışığı vuran, uzun ve gelişmiş vücuduna tam oturan gri bir eşofman ve üzerine kapüşonlu siyah bir sweatshirt giyen, altında beyaz bir spor ayakkabı olan; koyu kahve gözlerinin bizi görmesinin verdiği mutluluğun tebessümü ile gördüğümüz adam, yanında kendisine sırnaşmaya çalışan kızı görmezden gelerek yavaşça bize doğru gelmeye başladı. Koyu kahve gözleri bana iliştiği sırada işaret parmağımı boğazımdan hızlıca geçirip "sen bittin" anlamında dudaklarımı oynattım. Ağzımı okumuş olacak ki o da "bekliyorum" diyerek dudaklarını oynattı. Yavaş adımlarla üçümüz de ortada toplandık ve sırası ile hiçbirimiz tek kelime etmeden gözlerimiz ile konuşmaya başladık. Dakikalarca sessiz konuşmanın ardından gerçek bir kelime etmeye hazırlandım ki arka tarafımdan gelen yüksek gülme sesi ile yönümü o tarafa çevirdim. Yüksek ses ile gülüşen iki kişi vardı; birinin sesi tanıdık, birinin sesi ise yabancı. Arkaları dönük olduğundan kim olduklarını göremediğim bu iki kişi beni meraklandırmıştı. Kerim’in "pist" diye bana seslenmesi üzerine saniyelik ikisine de bakıp geri döndüm.
"Ben onca yoldan buraya kadar gelmişim ama Alya Hanım yüzümüze bakmak yerine başkalarını seyrediyor. Bu mu bana layık gördüğün sevgi Alya?" diye sitem eden adamı duyunca ofladım.
"Birkaç saniyecik sus, inan ki senden hesap soracağım abi," dedim. Tekrardan yüksek ses ile gülüşen çifte baktım ve tam o saniye meraktan içimi kemiren, arkası dönük adamın kim olduğunu bizim tarafımıza dönmesi ile gördüm. Sabah koridorda rezilliğimize tanık olan o adamdı. Önüme döneceğim esnada yanında gülüşüp duran kız beni fark etti ve bana bakmaya başladı. Kızın bakışları sayesinde o da kızın bakışlarını takip edince beni görmüş bulundu. Hemen güzel bir tebessüm ile bana el sallayınca ben de hafiften elimi sallayıp tekrar önüme döndüm. "O kimdi?" sorusu hemen karşımdaki adamdan gelmiş bulunsa da duymazlıktan geldim. Şimdi tekrardan karşı karşıya gelmiş bulunuyorduk. Bu sefer de konuşmak için Kerim ağzını araladığı esnada, biraz önce kantin tarafında karşımdaki adama sırnaşmaya çalışan sarı saçlı kızın ellerini yine aynı adamın omuzunda gördük.
En nefret ettiğim insan tiplemelerinden birisi de bu kız olabilirdi. Nedenini bilmiyorum veya biliyorum, fark etmiyor; her yönü ile gözüme batmayı başarıyordu. Sorun benden değil kendisinden kaynaklanıyordu veya ben gözümde çok büyütüyordum bilemiyorum. Parmakları omuzuna resmen masaj yapıyordu ve kendisi bu durumdan şikayetçi değil gibi görünüyordu. Koray abi bana ve Kerim’e bakıp "Biraz örnek alsanıza; bakın ne güzel masaj yapıyor, aynı performansı sizden de bekliyorum açıkçası," dedi. Göz devirmeden duramadık. Evet, söylemeyi unuttum; dakikalardır karşımızda duran ve bizimle konuşmaya çalışan Koray abiydi. Kendisi küçük yaştan itibaren benim, Kerim’in ve Bahar’ın eğitimimizden, yaşamımızdan sorumlu olan öğretmen veya bir bakımdan bir ailenin babası olmuştu. Kendisi de küçük yaştaydı tabii, o kadar küçük değildi ama o yaşta üçümüze kol kanat gerip elinden geleni yapmış, becerilerimizi her yönden geliştirme çabası sarf etmişti.
Kerim daha fazla dayanamamış olacak ki: "Bu tilkinin ne işi var burada?" diye fısıldayarak sordu. Kulağına fısıldamadan, biraz düşük bir desibel ile cevapladım:
"Ne bilebilirim ben? Bana niye soruyorsun, kendisine sor."
"Of, sana da bir şey söylenmiyor ha," diyerek alnıma bir fiske vurdu. Bu bugün ikinci olmuştu. Mimiklerimden hiç ödün vermeyerek, sanki koluna girme isteği duymuş gibi koluna girdim ve önümde kendi aralarında konuşan Koray abi ve Tilki’ye gülümseyerek Kerim’in sırtını çimdikledim. Canı acıdığından yanaklarını şişirdi, büyümüş gözler ile bana baktı ve hemen beni kolundan çıkarmaya çalıştı ama izin vermedim. Kolunu daha fazla sıkı tutmaya başlayınca Kerim de sol elini tuttuğum koluma yerleştirdi ve dikkatimizi tekrar ikisine vererek konuşmalarını dinlemeye başladık. Onlar konuşurken ben ve Kerim birbirimiz ile uğraştığımız için sohbetin ortalarındalardı artık.
"Kusuru bulunmaz ise bana; devranın ilmini ve beşeriyetin hikmetini sinenizde cem eyleyen, suallerime cevap, dertlere derman olan o güzel isminizi bahşeder misiniz hanımefendi?" diyen ve eğilip Tilki’nin elini öpen Koray abiyle şaşkınlık ile baktım. Tepkisini görmek için başımı yukarı kaldırıp Kerim’e baktım. Şaşkınlıktan ağzı açık kalmıştı; elim ile ağzını kapattım, aman sinek girmesin. "Duydun değil mi sen de Kerim?" diye sordum şaşkınlık ile. "Çenesinin yayı kopsaydı da duymasaydım Güneş," dedi bakışlarını bana çevirerek. Tekrar bakışlarımızı onlara çevirdik ve olanları izlemeye koyulduk. Tilki prensesler gibi eğilerek ismini söyledi:
"Çok teşekkür ediyorum bayım. Tabii ki ismimi size bahşetmemde hiçbir kusur ve sıkıntı bulunmaz. Adım Gizem, Gizem Tilki." Havalara bak havalara...
"Kulaklarımda güzel bir arabesk gibi yankılanan isminize hayran kaldım açıkçası; bununla beraber çok fazla memnunluk duydum." Ne oluyor ya? Bildiğin yürümüyor, uçuyor bu! Hem de en olmayacak kişiye; adamı çiğ çiğ yer bu. Buna bir el atmam gerekiyor.
"Evet, hoşbeş sohbet ettik, güldük eğlendik ne güzel... Artık müsaade istiyoruz, bizi biraz yalnız bırakır mısın Tilki?" Ben bu kızın içini biliyorum içini. Biraz önce Koray abi ile o kibar konuşan, o hanım hanımcık kız gitmiş; şeytanın ini boş kaldığı zamanlarda oraya gözcülük yapan şeytanın yavrusu gelmişti.
"Pardon da senin ne haddine benden müsaade istemek? Senin o sirke satan suratına değil merakım; ben sesimi sana değil, senin ile ne alakası olduğunu çözemediğim bu yakışıklıya sarf ediyorum. Şimdi o dilini koparmadan defol buradan!" diye bağırdı. Sesine falan laf etmemiştim ama neyse. Mimiklerimden ödün vermeyerek kendisine bir adım yaklaştım. Tam o sırada Koray abi ve Kerim de pürdikkat beni izliyorlardı.
"Bak canım, şu an burada sana bağıran veya senin sesini duymaya tahammülüm yok diyen hiç kimse bulunmuyor. Ya şu an buradan git ya da gerçekten biraz ileride kendi benliğini bulmana yardımcı olurum. Lise yıllarındaki Gizem ile şu anki Gizem arasında dünyalar kadar fark var; bunu görebilmen için elimden geleni yaparım. İnsanlara durduk yere sataşmayı ve sesini değiştirmeye çalışmayı bırak; çünkü bir abla tavsiyesi, ileride ses tellerin çok zarar görür." Öyle böyle değil, itici bir ses tonu vardı ve biraz daha konuşsa ses telleri kopacaktı. Bakışları ilk başlarda sinirliyken daha sonradan küçümsercesine değişti.
"Ah canım, sen bana kendimi bulabilmem için yardım mı edeceksin? Sen önce; seni çöp poşeti gibi sokağa atan, köpekler ile boktan bir kemiği yarı yarıya yemene sebep olan aileni bul, daha sonra bana benliğimi bulabilmemde yardım edersin. Zavallı... Bir de bana yardım edecekmiş, senin bir kendine yardımın olsun. Ha madem kendine bir iyiliğin dokunmuyor; hepsinden önceden çöplük kenarlarında, ıslak kıyafetleri ile açlıktan kedi köpeğin ağzından yedikleri bir parça ekmeği alıp bir kuytu köşede o ekmeği yiyen o küçük çocuğa olsun yardımın."
O an donakaldım. Dünyam başıma yıkıldı, gözlerim karardı, insanların o pis elleri boğazıma sarıldı; nefesimi benden almaya çalıştı. Gözlerimin önünde açlıktan sokaklarda "Anne!" diyerek ağlayan, ondan bundan bir parça ekmek isteyip alamayınca hayvanların yediklerini yemeye çalışan o küçük kız çocuğu belirdi. O kız çocuğu bendim. O kız çocuğu sokağa atılan bir çöpten farksız ve masumdu ve şu an gözlerimin önünde bana aynı masumluk ile bakıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Bana, beni unuttun dercesine kırgınlık ile bakıyor; bir yandan da kollarıma koşmak için çaba sarf ediyor ama sanki kolları ve ayaklarından zincirlenmiş de son gücünü kullanmasına rağmen hareket edemiyormuş gibi adım atamıyordu. Bir ürperti üşüştü bedenime. Derin bir nefes aldım. O kız çocuğu arkasına döndü; "Gitme!" demek istedim, ses tellerim birbirine dolandı, sesim çıkmadı. Yavaş yavaş adımlar atarak gözden kayboldu o çocuk. Ben gerçekten de onu unutmuş muydum? İşte buna cevabım yoktu.
Saniyeler birbirini ardınca kovaladı ve ben sadece sustum. Tek kelime dahi etmeden; acı içinde çırpınan ve daha da hızlanarak göğüs kafesimden fırlamak isteyen kalbimin çırpınışlarını sahte bir tebessümle bastırmaya çalıştım. Zihnim hızlıca küçüklüğüme ait görüntüleri gözlerimin önüne sunarken ben o görüntüleri sis bulutları arasındaki yağmur damlasıyla temizlemeye çalıştım. Sis bulutları arasındaki yağmur damlaları toprağa düşmek için çabalasa da o damlaları çöl ateşiyle kuruttum. Büyük bir yangının ortasında kalmış gibi kül oldum, küllerimi kendi ellerimle savurdum.
Sağ ve sol tarafımdan gelen iki kalın bağırış sesine kendimi toparlamaya çalışarak odaklandım. Sağ tarafımda Kerim, sol tarafımda Koray abi vardı. Nasıl olduğunu anlamasam da okulun arka bahçesindeydik ve ayaklarımın dibinde Tilki sürünüyordu. Zihnimde aniden çakışan şimşekler beni kendime getirdi ve hemen Kerim’e baktım.
"Ne oluyor burada Kerim? Bu kız neden yerde?" diye istemeden sesimi yükselttim. Ve o an fark ettiğim bir diğer olay ise sandalyede oturuyor olmamdı.
"Duymadın mı Alya sana neler söyledi? Söyledikleri ile sen gözümüzün önünde yere kapandın. Bu sebeple senden ayaklarına kapanarak özür dileyecek, işte o kadar!"
"Ne saçmalıyorsun sen? Kendine gel, karşındaki bir kadın," diyerek olduğum yerden kalkmadan direkt olarak yere eğildim ve Tilki’yi kolundan tutup kaldırmaya çalıştım. Tilki sadece ağlıyordu ve bu kızı bu hale kim getirmiş merak ediyordum. "Bu kız kendisi mi düştü yoksa..." derken lafım kesildi.
"Ben ittim," dedi Koray.
"Pardon?" Ayağa kalktım. Evet, suçlu olabilirdi ama bir suçu varsa dahi buna ben karşılık vermeliydim, bir erkek değil. "Ne hakla, hangi sıfatla itebiliyorsun?"
"Sana hakarette bulunan birisi olması sıfatıyla Alya. Biz sana bir kelime edecekken bile ölçüp tartıp öyle söylüyoruz. Bu kendini bilmez kim oluyor da sana bunları söyleyebiliyor?" Kendisine doğru hızlı bir adım atıp işaret parmağımı kaldırdım:
"Eğer bana hakarette bulunmuş ise onunla sorunumu halletmek bana düşer; sana veya size değil. Ayrıca çok haklı; beni bir çöp gibi atmadılar mı sokağa, ha söylesene, atmadılar mı? O yüzden kıza bir şey demeye hakkımız yok. Ayrıca o bir kadın ve ne olursa olsun ben onu size ezdirmem. Kendinize gelin ve bir müddet benimle muhatap olmayın!" Sinirli bakışlarımı Koray abiden çektim ve yerdeki kızın yanına tekrar eğildim.
"Alya, bilmediğin şeyler var; böyle ağır konuşma ve kimseye de böyle konuştuğu için hak verme," dedi Koray abi. Bakışımı Gizem’den çekip ona çevirdiğim sırada Kerim’in Koray abiye sert bir şekilde baktığını gördüm. "Bak abi, madem bilmediğim şeyler var o zaman söyle ben de bileyim. Ortaya laf atıyorsunuz, devamını getirmiyorsunuz; madem söylemiyorsunuz işime de karışmayın," dedim artık sabrımın sonlarına doğru. Kızı ayağa kaldırmış koluma almıştım; tam o sırada yüksek bir bağırış sesi ile irkildim ve bakışlarımı bağıran Koray abiye çevirdim.
"Abi, abi, abi... Abinin cehenneme kadar yolu var! Sana yıllardır 'Bana abi deme,' diyorum ama sen aldırış etmeden abi demeye devam ediyorsun. Sana son kez söylüyorum: Bana bir daha abi dersen kim olduğunu dinlemem, kalbini kırarım! Hiç bilmediğin gerçekler ile seni yerle bir ederim ve inan ki bunu yapıp arkama bakmadan giderim. Bunu yaparım Alya; sabrımı sınamaya devam edersen bunu yapar, daha sonra çeker giderim. Anladın mı? Anla beni artık!"
Ağzım şaşkınlıktan açılmış, kulaklarım duyduklarına inanamaz hale gelmişti. Neden bu kadar sinirlenmişti ve neden farklı bir konu üzerinden bana kızıyordu anlayamamıştım. Bir Kerim’e, bir ona, bir Gizem’e bakarken hiç beklemediğim anda Kerim onun yüzüne bir yumruk geçirdi. O geriye sendelerken Gizem ufak bir çığlık attı ve Kerim bağırmaya başladı:
"Sen de beni iyi dinle Koray Altekin! Seni son kez uyarıyorum: Bir daha Alya’yı o konu üzerinden tehdit edersen veya kalbini kıracak şeyler söylersen bu sefer yumruk ile kurtulamazsın, haberin olsun. Şimdiye kadar Alya ve ben dışında sizi bu kadar alttan alan kimseler olmadı. Her türlü çocukluğuna tahammül ettim, bundan sonra etmem; ayağını denk al. Bir de laflarını ölçerek tartarak söylüyormuş... Gördük ölçüp tartmanı aptal herif!"
"Kerim ne yapıyorsun? Abimiz o bizim! Ayrıca hangi konu? Biriniz söyleyin artık," dedim ona bakarak. O ise gözlerini bana çevirip eli ile alnına vurdu. "Bak işte hâlâ 'abi' diyor, çıldıracağım gerçekten çıldıracağım," dedi Koray. Daha yeni bir yumruk yüzünde patlamıştı ama umursuyormuş gibi görünmüyordu. O sırada Gizem kolumdan çıkıp öncekinden daha sakin bir tınıyla "Bırak beni," dedi. Daha sonra hiç beklemediğim bir anda bana sarılıp "Sağ ol," dedi ve tekrardan bana bakmayarak arkasını dönüp koşmaya başladı. Ondan beklemediğim bir şeyi yapmıştı; doğal sesi ile konuşmuştu ve gerçekten içtenlikle sarıldığını hissetmiştim. Vay be, bu inanılmazdı. Koşarak giden Gizem’in arkasından bakakalmıştım. Ama tam o sırada bir alkış sesi ile tekrar Kerim ve onun tarafına baktım.
"Bravo! Sen böyle devam et. Burada kim konuşuyor ki zaten, değil mi Alya Hanım?" Yanaklarımı şişirip indirdim. Bakışlarımı Kerim’e çevirdiğim sırada şakaklarını ovuyordu. Tam karşısında durup ona doğru konuşmaya başladım. "Ona deyip durmasana," desem de kendi kendime, çok utanmıştım; bundan sonra beni öldürseler abi diyemezdim herhalde.
"Bu kadar sinirlenecek ne var anlamıyorum. Sana kötü bir şey demedim bile; ne yapmamı bekliyorsun, saniyesinde kabullenmemi falan mı?"
"Sana yardım ettim yaranamadım, güzelce uyardım yaranamadım. Bundan sonra böyle yapayım diyorum, ne dersin Alya? Belki adam yerine koyup sözlerimi dinlersin?"
"Ben de sana 'Karşındaki bir kadınsa eğer ne olursa olsun sana ezdirmem,' demiştim. Eğer bir suçu varsa ben hallederim. Kadınların sıkça şiddet görüp katledildiği bu dönemde, ne kadar kötü olursa olsun bunu yapmanıza fırsat vermem. Diğer meseleye gelirsek; gerçekten fazlasıyla abartıyorsun."
"Bak bak, nasıl da tereyağı gibi üste çıkıyor," dedi sinirle.
"Zeytinyağı," diyerek kendisini düzeltince sinirle baktı. Geçip elini tuttum; bakışları biraz yumuşadı ve beni izlemeye başladı.
"Bak gerçekten haklı olabilirsin ama insan bir şeyden kolay kolay vazgeçebilir mi? Düşünsene bir kadını seviyorsun ama o sana 'Benden uzaklaş,' diyor; hemen uzaklaşabilir misin?" Gözlerimdeki gözlerinde aniden bir halat koptu sanki. O çölün kızgın toprakları yağmur yağmışçasına ıslandı da yıllar sonra su damlası görmeyi sindiremedi gibi baktı bana. Ellerimi ellerinden itip arkasını döndü. "Seni uyardım ama sen hâlâ bildiğini yapmaya devam ediyorsun Alya. Lütfen benim sözlerimi dikkate alıncaya dek gerçekten gözüme görünme," dedi. Ah tabii ya, aptal kafam!
"Özür dilerim, gerçekten o kızı hatırlatmak istememiştim sana," dedim. Onun sevdiği bir kız vardı, Kerim söylemişti. Ben kızı hiç görmemiştim ama dediğine göre çok sevmiş ama karşılığını alamamıştı.
"Sorun değil," dediği gibi tekrar dönüp önce bana sonra Kerim’e baktı. Aralarında sözsüz bir konuşma geçti; Kerim ne demek istediğini anlamış gibi önce kaşlarını kaldırdı ve daha sonra gözlerini kapatıp açtı. Ben konudan bağımsız kaldım. "Her neyse, ben aslında Bahar için gelmiştim; kayboldu ama geri bulundu. Hatta kayıp bile sayılmaz... Neyse, biliyorsunuz biraz vitamin eksikliği var, bu yüzden bayılmış gelirken. Hastaneye kaldırmışlar ama şu an iyi; adamlar taksiye bindirdi, birazdan burada olur," dedi ve tekrardan arkasına bakmadan otoparka ilerledi. Tek kelime etmeden gidişini izledik ve bu süre sonunda arabasına binip okuldan uzaklaştı.
Bahar’ı nasıl unutmuştuk? Doğru ya, biz zaten onun için çıkıyorduk okuldan. "Aa, biz zaten onun için çıkmadık mı okuldan salak Kerim?"
"Hepsi senin yüzünden batık Güneş!"
"Ne alakası var be?" dedim. Beni kolunun altına aldı ve yürümeye başladık. Gülüşüp durmamız benim bu hayattaki en büyük şansım olabilir.
"O değil de bu senin Koray çok mu alıngan, bana mı öyle geliyor?"
"Nereden benim abim tutulmaya başlamış Güneş?"
"Soruma cevap ver sen küçük hamsi!"
"Adamın damarına basıyorsun sen de bozuk Güneş. Abi demeni geçtim çünkü seni çok uyardı sen anlamadın; ama onun dışında o kızın konusunu açmak ne demek kızım ya?"
"Boşluğuma geldi, unuttum ya. Zaten sen 'geçmişte kaldı' demedin mi? Bir şey olmaz." Bir şeyler mırıldandı ama anlamadım.
"Ne dedin anlamadım?"
"Sen anlamasan da olur böcek. Arabaya bin gidelim, Bahar ile bir yerde konuşur buluşuruz."
"Sen git, daha sonra ben gelirim. Sırat abi bekliyor, ona uğramam gerek."
"Yine gidersin, kaçmıyor ya Sırat’ın," dedi otoparka geldiğimizde. Başımı sallayarak onayladığım sırada gözlerim arabaya takıldı ve o an arabanın yan dikiz aynasında bir yansıma gördüm. Okulun balkonunda simsiyah giyinmiş birisi önce elini uzatarak bildiğin beni işaret etti, ardından el salladı. Kafamı hızla çevirdiğim zaman ise kimseyi göremedim. Etrafıma bakındığımda; sabahki çocuk, yanındaki kız ve birkaç kişi dışında kimse yoktu. Omzumu kaldırıp indirdim ve arabanın ön tarafına bindim. Tabii yan tarafımda ayakta fasulye sırığı gibi dikilmiş telefonla uğraşan Kerim’e de bir tane çok sert olmayacak şekilde vurdum. Bana "kıskanç" deyip gelip sürücü koltuğuna oturdu ve arabayı çalıştırdı.
Araba ilerlemeye başladığı esnada tekrardan sağ tarafımdaki dikiz aynasından gözlerime yine o siyah kıyafetli kişi ilişti; el sallıyordu. Açık camdan kendimi hızla uzatıp tekrar baktım ama yine kimseyi göremedim. Galiba birisi benimle oyun oynuyordu. Tekrar oturdum ve yine el sallayan kişi ortaya çıktı; tekrar başımı uzatıp baktım ve tam o sırada Kerim bana uyarı dolu cümleler söylemeye başladı. Tekrar koltuğa oturdum ve konuşmaya devam eden adamı takmadım; akıp giden yolu izlemeye başladım.