Ulaş sinirden bir yukarı bir aşağı dönüp duruyordu. Kendini adeta bir çarkın içinde dönüp duran dişlilere benzetiyordu. Ne ileri gidebiliyor ne de yolun sonu nereye çıkıyor onu biliyordu. Ne yapmalıydı nasıl bu çemberin içinden çıkıp sonuca ulaşmalıydı. Hayatında bir kez daha bu kadar çetin bir vaka görmüştü, onunda faili bulunamamıştı. Zavallı kadın faili meçhul cinayete kurban gitmişti diye hatırlamıştı. Sonunda ise Berk’e doğru dönerek ona hemen Elif Yağlı dosyasını getirmesini istemişti. Berk kapısı açık olan odadan duyduklarını teyit edip hemen dosyayı amirinin önüne koymuştu.
Berk ve Cemal’e odadan çıkmalarını söylemiş onları yolladıktan sonra bütün dosyaların telinden evrakları çıkarmış masaya dağınık bir şekilde koymuş yapbozun parçalarını birleştirmeye çalışıyordu. Sonunda sanırım bir resim görüyordu. İki sene önce ki olayı anımsadığında dudağının kenarı yukarı kaymış yamuk gülüşünü yüzüne oturtmuştu bu Ulaş’ın bir şeyleri anlamaya başladığının en büyük kanıtıydı.
2 SENE ÖNCE
Sabah sabah yirmi cevapsız çağrıyla yatak dan kalkmak istemeyen bir enerjideydi, Ulaş. Süreyya aradığına göre kesin acil bir durum söz konusu olmalıydı.
Hemen telefonu açarak “Ne var Süreyya sabahın beşinde beni uyandırdığına göre acil olmalı yoksa kendine yeni bir eziyet yöntemi seç ve beni uğraştırma.” Süreyya nefes nefese yeni ceset bulunduğunu üstünde ise “Burada neler olduğunu Ulaş Akçalı’ya sorun o daha iyi bilir.” yazan bir not olduğunu söyledi tabi Ulaş’ın daha afyonu patlamadığı için “Ne dediğini filan anlamıyorum merkeze geliyorum orada görüşürüz” deyip kapatmıştı Süreyya’nın suratına.
Yirmi dakika adeta uçarak yüzünü bile yıkamadan evden çıkmıştı öyle ki çenesinin hizasında olan saçlarını spreylemeden öyle gelişi güzel toplamıştı, Ulaş beyefendi. Merkeze geldiğinde Cemal ve Berk oturmuş simit ve çay partisi yapıyorlardı. Hemen toparlanıp “Siz de buyurun amirim“ diyerek böldüğü yarım simidi Ulaş amirine uzatıyordu Berk. Cemal yan bakış atıyor bunu yapmaması konusunda çömezi adeta uyarıyordu. Ulaş ise onlara aldırmadan odasına doğru hızlıca geçiyor deri ceketini koltuğa fırlatırken gömleğini çıkarıp beline bağlıyordu. Süreyya ise hemen izin isteyerek odaya girmişti telaşlı bir tavırla olanları bir çırpıda anlatmak istiyordu amirine.
-Süreyya: “Amirim bu sabah beş sularında Çörekli sahiline bir metre uzaklığında ağaçlık alan da yirmi yaşlarında genç kadın cesedi bulmuşlar elinde ise bu not varmış.” diye elindeki beyaz küçük not kağıdını uzattı, Ulaş amirine.
“BURADA NELER OLDUĞUNU ULAŞ AKÇALI BİLİR.”
Not kağıdına baktıktan sonra Süreyya’ya döndü ve “Bunu Grafoloji uzmanına götürün.” diyerek aldığı emirle dışarı çıkan Süreyya odadan ayrılmıştı. Bir saate yakın odada durup düşünüyordu. Açtı telefonundan en sevdiği şarkıyı ve sözlerle düşünmeye başladı.
En sevdiği şarkıyı açıp dinlemeye başladı sözler aktıkça o da düşüncelere girmiş kayboluyordu kendini anlamsız bir delikte buluyordu sevimsiz bir şüphe onu içine çekiyor bir türlü nerede hata yaptığını bilmek istiyor bir an önce çözmeliydi.
Camdan dışarıya doğru bakarken bu şarkıyı ona sevdiren kadını düşünüyordu. Koskoca iki sene çok çabuk geçmişti, lavanta kokusu hala burnundaydı.
Her sabah uyandığında kahvaltı masasındaki o taze lavantalar, sarıya kaçan masa örtüsü ve her zaman ki arka fonda çalan işte bu şarkı. Ne güzeldi ama sonunu buruk bir özlem ve katlanılmaz bir acıya bıraktı diye geçirdi içinden.
Düşüncelerin içinde boğuşurken kapısı çalındı Süreyya içeriye girmiş ve olayın bir tanığı olduğunu katili görmüş olabilecek on sekiz yaşlarında genç bir çocuk gelmişti sorgu odasına doğru gidiyorlardı.
Çocuk ürkek tavırlarda sözüne başlamadan önce kendisinin yapmadığına dair yeminler ediyor ama gördüklerini söylemesini rüyasında ona bir kadının anlatması için rica ettiğini iddia ediyordu.
Ulaş yatıştırıcı bir ses tonuyla: ”Kimse burada seni suçlamıyor Ahmet Görgülü değil mi?” çocuk başıyla evet anlamında salladı.
-“Şimdi anlat bakalım.” dedi Süreyya. Ahmet hemen söze giriyor arada bir kekeliyordu.
-“Vallahi ablacım sabah 4 sularıydı ben fırında çalışıyorum buraya amcama yardım için hem de bir meslek edineyim diye köyden geldim işte. Iıı neyse kasketli ve siyah kapşonlu bir adam o ağaçlık bölgeden sahile doğru yürüyordu. Karanlıktan yüzünü göremedim ama normal adamın o saatte orada ne işi olur kesin katil odur diye düşünüyorum. İşte işe gidince bir saat uyuya kalmışım o sırada rüyamda böyle esmer bir kadın bana bunu gidip polise anlatmamı söyledi. Sonra bir kalktım ki mahalle savaş alanına dönmüş. Herkes sahilin orada bulunan cesedi konuşuyordu. Aklıma bu geldi amcama dedim hemen git anlat evlat dedi. Yazık benim de kızım var senin de kardeşin deyiverdi ve ben geliverdim işte bu kadar amirim.”
Ulaş ellerini birleştirip parmaklarını kütletti ve ardından Süreyya’ya emir vererek bu ifadede belirtilen eşkâle benzer bir adam gören olmuş mu etrafı soruşturup kamera görüntüsü olup olmadığına bakılmasını söyledi.
10 GÜN SONRA
Olaydan tam on gün geçmesine rağmen tarif edilen adamı kimsenin görmemesi ve kamera kayıtlarında bile böyle birisi yoktu.
Herkes Ahmet’ten şüphelenmeye başlamıştı. Ulaş, olaya el atmanın vaktini geldiğini düşünerek mahalleye kendisi gitti. Hemen hemen herkese soruyordu. Köşede oturan ve sağır olduğunu söyledikleri 60 yaşlarında bir teyzeye doğru gidip torunu aracılığı ile sordu görüp görmediğini.
-“Vallahi oğlum ben sabahları namaza kalkar sonrasında kapımdaki aha şu yavru kedileri beslerim. O sırada daha önce burada görmediğim bir genç geçti ve şapkası da vardı.” dedi.
Ulaş, ardından teyzenin ifadesinin alınmasını emretti. Sonunda ise eşkâle uyan birini gören olduğunu duyunca sevinmişti. Çünkü yıllarını bu işe vermiş, Ulaş Akçalı. O çocuğun kimseyi öldürebilecek biri olduğunu düşünmüyordu ki o hiç yanılmazdı.
Süreyya, eve geldiğinde kedisi Alfred’in yaptığı marifeti görüyordu. Masanın üstünde duran yeni aldığı kaktüsleri tek tek yere atmış ve her yeri toprak yapmış. Tüylerine de diken batırmış ortalıkta miyavlayarak geziyordu.
Hemen eline süpürge ve faraşı alıp temizlemeye koyuldu. Yarım saate yakın yerleri, masayı ve etraftaki topraklarla uğraşan Süreyya kedisi Alfred’in tüylerindeki dikenleri temizlemeye koyuldu. Sonunda ise veterinerin yolunu tutup bir dünya paraları bayılıp sonunda eve dönmüştü. Ama sevgili dostundan daha önemli değildi. Bu hayatta Alfred’den başka kimsesi yoktu Süreyya’nın.
Annesi ve babasını daha beş yaşındayken bir kazada kaybetmiş. Bütün ömrünü yetimhanede geçirmiş sonunda ise polis koleji sınavlarına girerek kazanmıştı. Görevine başlayıp evini kurduktan iki sene sonra yalnızlıktan bunaldığı için hem hayvan sever hem de hayvanları koruma derneklerine üye olan arkadaşı Eda’nın gazıyla barınağa gitti. Gözleri kör olduğu için sokağa terk edilmiş bir yaşında İran kedisi cinsi olan Alfred ile tanışmış ve artık onun yeni ev arkadaşı dostu, evladı olmasına izin vermişti.
Şimdi ise onun sayesinde evde durmayı seviyor yalnızlık gibi bir derdi artık yoktu. Eda, doğu görevi için Diyarbakır’a gidince Alfred’le iyice vakit geçirir hale gelmişti.
Telefonu çaldığında arayanın adını ekranda görünce kalbi deli gibi atmaya başlamıştı bizim sarının. “Ulaş Amirim”
Heyecandan telefonu elinden düşürmüş kendiliğinden açılmış adamın içini titreten sesi duyulmaya başlamıştı.
-”Efendim amirim.” diye cevap verdi. Ulaş ise uzun zaman konuşmadığı için Süreyya’yı bir güzel haşlamış ve en son olayın dosyasını nereye koyduğunu soruyordu. Süreyya hemen dosyanın yerini söylediğinde ise telefon hemen kapanıyordu.
İçinden ne bekliyordun ki Süreyya, kahve içelim mi diyecek diye mi bekledin diye kendine kızıyordu. Evet Ulaş’ın öyle bir fikri hiç yoktu.
O ise göreve ilk geldiği gün iki sene önce saçlarını ensesinde toplarken gördüğü bu adama direk aşık olmuştu…
Sonunda orada çalışan birisi bunu fark etmiş olacak ki Ulaş amirin evli olduğunu söylemişti. Sonunda bu düşüncesinden vazgeçmeye çalışan Süreyya iki ayın sonunda boşandığını öğrendiğinde sevdasından vazgeçmemeye karar vermişti.
Sonunda sabah işe gittiklerinde bir olayın tamamlanmasını kutlamaya karar vermişler. Ulaş, herkesi masaya toplamış nereye gidebiliriz diye fikir alıyordu.
Süreyya hemen heyecanı tavan yapmış şekilde atladı. ”Diyojen’e gidelim amirim.” Ulaş ise sorgulayan gözlerle bakıyordu. Daha önceleri içine kapanık bu kız bir konuda fikir beyan ediyordu. Şaşılacak şeydi doğrusu diye geçirdi içinden. Sonunda Süreyya’ya dönerek oranın neresi olduğunu sormuştu.
-“Yakın bir arkadaşım orada solistlik yapıyor güzel ve nezih bir mekân amirim.” diye cevap verdi. Cemal ise hemen lafa dalarak: ”Amirim karışmak gibi olmasın ama haram şeyler içmem ben haberiniz olsun.” diye gevezelik ediyordu. Ulaş ise tamam diyerek Cemal’i susturmuştu.
Mesainin bitimine doğru hep birlikte toplanıp Diyojen’e doğru yola çıkmışlardı. Geldiklerinde önce doğru düzgün karınlarını doyurdular. Sonunda ise Süreyya’nın arkadaşı selam vererek yanlarına gelmişti. Ulaş amirle tanışan Tamer, Süreyya’ya bakarak güldü.
Sonunda ise içecek almak bahanesi ile Süreyya döndü: ”Adamın hala mı haberi yok aşık olduğundan.” diyerek kıkırdadı. Süreyya ise hemen sus işareti yaptı. “Sakın Tamer saçma bir şey yapma lütfen.”
-Tamer: ”Ben bu gece bu işi halledeceğim. Ben Tamer isem bu adam sana aşık olacak görürsün.” diyerek gülümseyerek uzaklaştı.
Süreyya ise öğrense ve aşkını kabul etse ne kadar güzel olur diye düşünmeye dalmıştı. Acaba aşık Ulaş Akçalı nasıl bakıyor diye geçirdi içinden. Sonra Cemal onu yanlarına çağırdı. Sonunda masaya gittiklerin de Ulaş ve Berk konuşmaya dalmış edebiyat bilgileriyle Berk’in kafasını ütülüyordu, Ulaş. Sonunda ise kahvenin tarihini anlatıyor Berk ise bu gece bir an önce bitsin diye içinden dua ediyordu.
Tamer sahneye çıkmış herkese selam vermiş “Bu gece benim için özel birisi var canım arkadaşım Süreyya ve ekip arkadaşları hoş geldiniz.” Alkışlar kopuyordu.
-“Evet, sevgili dinleyicilerim Süreyya bugün birisine olan duygularından bana bahsetti. Bende ona yardımcı olacağım ve bir parça seçtim umarım sana şans getirir sarışınım.” diye gülümseyerek göz kırptı.
Arkadaşı için de onun adının geçtiği şarkıyı okumaya başladı o kadar fazla ismi geçiyordu ki ve kadının aşık olduğundan bahsediyordu bu şarkıda .
Etrafta yanıp dönem ışıklarla birlikte zaman akmaya başlamış bir şarkıdan bir başkasına geçiliyordu lakin söylenen o şarkıdan herkes bir şeyleri anlamış gibi duruyordu bul Süreyya'nın hiç ama hiç hoşuna gitmemişti.
Ulaş ve diğerleri gözlerini Süreyya’ya çevirmiş neler oluyor gibi bakıyordu. Süreyya önünde duran bardağı kafasına dikerek kalbinin atışını duymaya reddederek: ”Ulaş amirim ben sizi ilk gördüğüm andan beri aşığım yani özetle sizi seviyorum.” diye kimsenin beklemediği sözleri söyledi. Herkes şaşırmış ifadeler ile Süreyya’ya bakıyordu. Berk herkesten önce Ulaş amirin sırtına vurarak: ”Ooo amirim çok şanslısınız Süreyya abla çok güzel valla.” diyerek zevzeklik ediyordu. Ulaş ise hemen dışarıya çıkmalarını söyledi. Mekanın önüne çıktıklarında Ulaş, önce sigarasını yaktı sonunda arabalar gelmesin diye Süreyya’yı kenara çekerek: ”Bak kızım bir kere söyleyeceğim iyi dinle.” Süreyya korkan gözlerle evet dedi kısık sesiyle.
-“Ben bu işleri bırakalı iki sene oldu o yüzden az önce söylediklerini unut. Yok, ben unutamam diyorsan yaz dilekçeni şehrini filan değiştir kapiş mi?” gözleri dolan Süreyya: ”Anladım amirim çok özür dilerim.” diyerek uzaklaştı.
ŞİMDİKİ ZAMAN
Süreyya aklına gelen anıları tek tek kenara iterek yaşamayı öğrenmişti. Son bir senedir kimse bu olayı hatırlamıyor ya da sözleşmiş gibi hiç konuşmuyorlardı. Buda en çok Ulaş’ın işine geliyordu. Eve geldiğin de koltukta oturan Eda ve Tamer’i görünce gözleri fal taşı gibi açılmış onlara bakıyordu.
-“Siz nereden çıktınız ya.” gözleri dolmuş kollarını iki yana doğru kocaman açarak üç küçük arkadaşın kucaklaşarak özlem giderdiği değerli zamanlardı.
Oturup yemek yedikten sonra hepsi sohbete dalmış haberlerin doğruluğunu Süreyya’ya soruyorlardı.
-Süreyya: “Ya sormayın çocuklar olayla ilgili fazla konuşamam ama ne duyduysanız doğru manyağın biri önüne geleni öldürüp sanat eserine çeviriyor.” dedi.
-Tamer: ”Hadi bırakalım bu tatsız konuları neyse eee Süreyya ne oldu Ulaş amir sonunda insafa geldi mi kuzu?” Eda ise Tamer’in karnına dirsek atarak sus diyordu.
-Süreyya: “Aslına bakarsanız yoruldum yani ilk zamanlar onun sadece yanında olmak yetiyordu ama şimdi onun güldüğünü her anını dakikasını görmek istiyorum. Bundan fazlasını beni sevmesini diliyorum. Biliyorum belki takıntı diyeceksiniz ama kendime alıkoyamıyorum. Sanırım bu kadar yakın olduğum için böyle bazen çekip gideyim diyorum. Sonra bir bakıyorum gittiğim her yere benimle geliyor. Onun bile faydası olacağını sanmıyorum. İçime her gün işlenen bir zehir gibi.”
Eda arkadaşını teselli etmek için sıkıca sarıldı: ”Bunda yanlış bir şey yok Süreyya. Asıl o onu bırakıp giden kadına sadık kalacak kadar aptal.” diye avutuyordu Süreyya’yı.
Bu sırada Ulaş, olay yerlerine tek tek giderek etrafı araştırıyordu. Yeni bulunan ceset kimliği belirlenmiş bir üniversitede ekonomi alanında akademisyenlik yapan kendi halinde bir adamı kim neden öldürmek isterdi ki.
Ulaş sonunda son cesedin bulunduğu yerin Manolya parkının yakınında olan Çörekli sahiline yakın ağaçlık alan olduğunu duyduğunda ona Elif Yağlı vakasını hatırlamıştı. Buraya tek başına gelmeliydi.
Ağaçlık alana girdikçe ağaçların gölgelerinden iyice kararıyordu etraf. Sonunda cesedin bulunduğu alana doğru gelmişti ve cam kırıkları ile sigara izmaritleri arasında yerde duran beyaz bir kağıt dikkatini çekmişti. Cesedin olduğu yerden iki üç ağaç uzaklaşmıştı.
Kağıdı aldı telefonunun flaşını açarak baktı.
“BURADA OLANLARI ULAŞ AKÇALI İYİ BİLİR.”
Y.
Sonunda katil kendine ait bir bilgiyi resmen Ulaş ile paylaşmıştı. Ulaş’ın buraya geleceğini biliyordu ve onu bu kadar iyi tanıyan kaç kişi vardı ki hayatta diye düşündü. Sonunda ise arkasından gelen hışırtı sesleriyle dönmeye çalışırken.
“Sakın arkana dönmeye kalkma, Ulaş Akçalı.”
Bu ses nereden tanıdık geliyordu. Ulaş bu sesin kime ait olduğunu çok iyi hatırladı yoksa tüm bunlar bir oyun ve Ulaş’ta piyon muydu?
Bütün bunları kafasına silah dayanmışken düşünüyordu.
“Evet, sana bugünün geleceğini söylemiştim demi ne de olsa burada olanları en iyi ikimiz biliriz değil mi?