Angaralı Ayşe Dinçer ablamız boşuna dememiş: “Kalbim vuruyor tik tak tak, doktor ol da kendin bak.”
Ben de bu şarkıyı iki gündür günaydın–iyi geceler mesajlarını eksik etmeyen Mert Üsteğmen'ime armağan ediyorum.
Maşallah nazar değmesin, asker adam ama yazıyor. Hem de öyle kuru kuru değil; imalı, hafif sert, hafif sahiplenen… tam onun stili.
Kim olduğumu ucundan kıyısından anlamıştı gerçi.
o gün durup dururken,
“O çarpışma kaza değildi.”
diye yazdı.
İçimden dedim ki;
Aman sen ona gelene kadar neler kaza değildi… ama Binbaşı’nın kızı olduğumu bilmemesi şimdilik yeter.
---
Babam beni yanına çağırmıştı; konu her zamanki gibi abimdi.
Yine Foça Jandarma Komando Okulu’na gittim ama bu sefer Mert yoktu ortalıkta.
İçim bir tık buruldu.
Bir tık dediğime bakma, içimden “nerdesin be adam, çık karşımda iki dakika kendimi toplayayım” diye bağırıyordum.
Babam, abimin de asker olmasını istiyordu.
Ben de içimden,
“Baba, abimi bu kafaya sokmak için önce dünyayı döndüren kuvvetleri ikna etmem lazım”
dedim ama dışımdan sadece başımı salladım.
Abimi ikna etmek atomu parçalamak, hatta parçalanan atomu tekrar birleştirmekle eş değer.
Ama yine de babam rica etti… ben de sözde kabul ettim.
Babamın yanından çıkıp yürümeye başladım.
Hava hafif tuzluydu, Foça rüzgârı yüzüme vuruyordu.
Tam çıkış kapısına yaklaşmıştım ki… gözlerim bir şeye takıldı.
Daha doğrusu bir kişiye.
Daha doğrusu bir kas yığınına.
Üstü çıplak bir adet Mert Üsteğmen.
O an kalbim: BOOM BOOM BOOM.
Nabzım: Fırladı.
Ben: Sanırım öldüm, öldüğüm yerden melek gibi dirildim.
O ne omuz?
O ne sırt?
O ne karın kasları?
Of nenem of diye içimden feryat ettim.
Yemin ederim Foça’nın güneşi bir anda onun üzerine doğdu.
Ben daha ne olduğunu anlamadan hızla gözlerimi kaçırdım.
Kendimi yan taraftaki boş bir odaya attım.
Nasıl attım?
Ben de bilmiyorum.
Muhtemelen ani teleport yeteneğim açıldı.
Onun bot sesleri uzaklaşınca kafamı kapıdan uzattım.
O yoktu.
Ben de kalbim yerinden çıkacakmış gibi arabaya koştum.
Kapıyı zor kapattım, nefesim hala düzensizdi.
Derin bir nefes aldım.
Daha nefesimi tam vermeden telefonum titredi.
Mert:
“Ağzının suyu aka aka beni seyretmen çok ayıp.”
Ben:
“???”
Beynim:
“Ölmem gerek.”
Kalbim:
“Yanlış kişiye duygu yükledik, restart at.”
Gerçekten, o an dedim ki:
‘Ben bu adamla baş edemem.’
Nefesim kesildi, ellerim titredi.
Ama içimde bir yer, itiraf edeyim, bu meydan okumayı seviyordu.
Tam cevap yazacaktım ki ikinci mesaj geldi:
Mert:
“Kaçınca yakalamak daha eğlenceli oluyor bilirsin.”
Bilirmişim gibi…
Telefonu kapattım.
Düşünmemek için arabayı çalıştırdım.
Ama direksiyonu tutan ellerim bile titriyordu.
Ben daha kendime gelemeden, üçüncü mesaj düştü:
“Bir dahaki karşılaşmamız ‘tesadüf’ olmayacak Ayça.”
O an anladım ki…
Bu adam beni okumayı, beni izlemeyi, beni köşeye sıkıştırmayı çok iyi biliyor.
Ve ben?
Kalbim tik tak tak atsa da… hiç dur demeyecektim.