HAZAR SARUHAN
Geçmişten zor da olsa çıktım. Ne ben eski Hazar’dım. Ne de o eski Ruken…
Dakikalar geçti… Gitmeyecektim.
Ayaz ile Barut bir kenarda sessizce oturuyor. Arada fısıldaşmalarını duyuyordum.
Başımı kaldırıp saate baktım. Buluşmak istediği saate son otuz dakika vardı.
Kendime kızdım. Saate falan bakmama gerek yoktu. Gitmeyecektim!
Gerekirse gidip Kendalı kızını öldürmekle tehdit eder, yapmayacağım şeyi (bi kadını öldürmek) yapar ama yine de gitmezdim!
Kalkıp ilerdeki bara ilerledim. Bi votka şişesi aldım. Bardağa ihtiyaç bile duymadım. Koltuğa kendimi attım. Tırnaklarım koltuğun kumaşını sessizce tırmalarken şişeden bir kaç yudum aldım.
Ağzımda kalan keskin acı tad maalesef geçmişten daha acı ve keskin değildi.
Saatime baktığımda son on beş dakikayı gösteriyordu.
“Lanet olsun!” Diye öfkeyle mırıldandım. Şişeyi önümdeki sehpanın üzerine sertçe bırakıp fırladım.
“GİDİYORUZ!!!”
Ceketimi aldım. Adımlarım hızlandı.
Ayaz, “Ruken Azadiye mi gidiyoruz?” Diye sorarken ters ters baktım.
“He amına koyayım!” Diye kükreyip bi ‘ya sabır’ çektim.
Barut anında düştü ardıma. Hızla otelin en üst katında bulunan dairemden çıktım.
Telefonum çaldı o sıra. Ekrana baktım Rojin arıyordu. Umursamadan attım telefonu cebime.
Kat asansörüne ilerledik. Barut 0 a bastı. Ayaz arabayı otel girişine getirmelerini söylüyordu.
“Kaç adam alıyoruz abi yanımıza?”
Ters ters Ayaza baktım. “Ulan bi kadın çağırmış! Kaç adam alıcaksın?! Gidiyoruz işte?!” Diye çıkıştım.
“Abi pusu falan ol…” derken Ayazın sesi içine kaçtı. Seviyordum bu çocuğu ama arada mala bağlıyordu.
Asansör o bilindik sesle açılınca hızla otel girişine ilerledik.
“Benim aracımı getirin! Siz geriden takipte kalın” dedim.
Çok beklemeden kapıdaki güvenliğin telsizden anonsu ile kendi aracım da geldi.
Belki de Ayazın aptalca sorularından kaçıyordum. Ama bu gün bu aracın neden olacağı kazayı bilmiyordum.
Kağıtta yazılan adres aklımdaydı. Gazı köklediğimde Barutlar arkamda kaldı. Beni buca yıl sonra oraya neden çekiyor Ruken bilmiyordum. Fakat araç ilerledikçe dediği yerin anayolun içinde duvarları alçak küçük yazlık bir eve çıktığını fark ettim.
Evin önünde durmuş aracın tam önünde dururken saatime baktım. Dediği saatten beş dakika geç gelmiştim. Barutlar da muhtemelen birazdan gelirdi.
Araçtan inip etrafı kolaçan ettim. Belimdeki silahtan çok sanki geçmişten güç alıyor gibi hissettim.
Araçtan indiğim an, toprağın kokusu çarptı yüzüme. Duvarları dediğim gibi alçaktı, kapısı eski demir kapı… pas tutmuş, ama dimdik.
Kapıyı ittirdim.
Gıcırdayarak açıldı.
İçeri adım attığımda ilk dikkatimi çeken şey… bahçedeki o masa oldu.
Tomurcuklanmış ağaçların altında, güneşin tam vurduğu yerde duruyordu. Dalların ucundaki pembe beyaz çiçekler rüzgârla hafif hafif sallanıyor, aralarından süzülen ışık masanın üzerine düşüyordu.
Ve masa… Üzerinde ince belli bardaklar, yanında küçük bir tabakta şeker… ve ortasında hâlâ dumanı tüten bir çaydanlık. Yeni demlenmişti. Kaşlarım çatıldı.
Bu ev terk edilmiş gibi görünüyordu ama… bu masa öyle demiyordu.
Adımlarımı yavaşlattım. Gözlerim etrafta gezindi. Duvarlar, ağaç dipleri, kapının gölgesi… her yer kontrolüm altındaydı ama içimdeki huzursuzluk gitmiyordu.
Bu fazla sakindi. Fazla… hazırlanmış.
Masaya yaklaşıp çaydanlığa baktım. Buhar hâlâ ince ince yükseliyordu. Elimi uzatsam sıcaklığını hissedecektim.
Tam o sırada— Gözüm kapıya kaydı. İçerden gelen hafif bir ayak sesi… Ve sonra eski kapı aralandı.
Rüzgâr o an biraz daha sert esti. Baharın o tanıdık kokusu doldu içime… ama sadece bahar değildi bu.
Onun kokusuydu. Kapıdan çıktığında zaman bir anlığına yavaşladı sanki. Ruken…
Elinde bir tepsi vardı. Saçları… eskisinden daha uzun, daha dalgalı. Bahar rüzgârı savurdukça birkaç tel yüzüne düşüyor, o hiç umursamadan yürüyordu. Üzerinde sade ama göz alan bir elbise… yıllar geçmişti ama o hâlâ aynıydı.
Belki de daha güzeldi. Ve ben… Olduğum yerde çakılı kaldım. Gözlerim istemsizce onu izlerken, burnuma o tanıdık koku geldi. Hafif… ama vurucu.
Bir anlığına geçmişle şimdi birbirine karıştı. Ruken beni gördüğünde durmadı. Aksine— Gülümsedi.
O eski, içime işleyen gülümsemesiyle. Adımlarını hızlandırdı, gelip tepsiyi masaya bıraktı. Bardaklar hafifçe tınladı.
Ben hâlâ tek kelime edemiyordum. Sonra başını kaldırdı.
Göz göze geldik. Ve bir şey olmamış gibi…
Sanki yıllar, ihanetler, suskunluklar hiç yaşanmamış gibi— Bir adım daha attı. Ve aniden bana yaklaştı.
Kollarını boynuma doladı.
“Hoş geldin…” dedi, sesi yumuşak… neredeyse fısıltı gibi.
Vücudu bana değdiği an, reflekslerim bir anlık kilitlendi.
Ne itebildim… Ne karşılık verebildim. Ellerim havada kaldı. Gözlerim açık, zihnim darmadağın…
Şoktaydım.
Bu kadın… Yıllardır mezar gibi sustuğum geçmişimdi.
Ve şimdi… Kollarımın içindeydi. Kokusu ciğerlerimde…
Rüya mıydı lan bu?