Yüz Görümlüğü...

1897 Words
Köyden küçük büyük kızlar toplanmış Gülfidan'ı toy için hazırlamaya koyulmuşlardı. Gözüne yıllar evvel muhtarın umreden getirdiği sürmeden çektiler, başka da bir boyaya ihtiyaç duymadılar zaten. Sade o sürme bile Gülfidan'ın güzelliğini parlatmaya yetmişti. Bir de elindeki kınaya baktı genç kız. Dünden önceki gece oğlan evinden hatunlar kalkmış gelmiş; "gızımıza hakkatli bi ana ocağı eğlencesi yapalım. " demişlerdi. Defler çalındı, yanık seslilerden türküler dinlendi, gelinin etrafında dölendiler, şekerler, bozuk paralar, hedigler (buğday) saçıldı. Ağladılar, ağlattılar, sonra da geldikleri gibi zerafetle tuttular Aşağıberçim yollarını. Şimdi de gelinlerini almaya geliyolardı. Herkeste vardı damadı ilk defa görecek olmanın helecanı ama Gülfidan'ın ki bambaşkaydı ellam. Yüreği bir kuş gibi şuncacık kafesin içinde çırpınırken duruvercek gibi bir heyecan hem de. Az biraz değil, hatırı sayılır bir miktar da korku vardı yüreğinde. Aklna ilişmiş bir şeytan; "Sen bundan sonra çok ağlayacan Gülfidan." diyordu. Her ne kadar def etmeye çalışsa da; doğruluk payı vardı kör şeytanın laflarında. "Ya nasip" dedi içini çekerken. Sonra da mavi naylondan çerçevesi olan küçük kare aynadan, Sümeyye'nin yaşlı gözlerini gördü. - Etme böyle abam. Zaten yüreğim sıkışır durur, bari sen her bişey iyi olacakmış gibi umutlu bakıver yüzüme. - Elbet eyi olacak aba. Senin vardığın yerde şerin ne işi olur? Sen bakma bu gombak kafalıya. En iyi arkadaşım gediyo diye hüzünlendim ben. - Sen merakta kalma abam. Gittiğim yerde de telefon var elbet. Ben seni sık sık arar sorarım. Sen de ararsın beni. Her gün konuşamasak da canın sağ olsun yeter. Derken, evin oğlanı Samet'in sesi doldurdu harmanı. "Geliyolarrrr geliyolarrr. Gediği aştılar aba, geliyolar." Ah deli çocuk. Yedi tabi Seyit emmisinden şamarı. "Sus len dürzü." dedi. "Sanki canımızdan can yontmaya değil de dünyalar vermeye geliyolar. O ne hevesli ünlemek öyle?" Seyit de bilirdi ya abisi biraz da kendi yüzünden verirdi gül goncasını yabana. Vefa minnet deyince akar suları durduran Seyfi efendi, kızını yabana vermekten mi beri duracaktı sanki? "Umarım bahtın güzel olur emmisinin gülü. " diye niyetlendi, çıktı damat alayını karşılayacak olan adamların yanına. Gülfidan'ın odasındaki kızları da bi görüverseniz ellam. Sanki toy kendileri için kurulurmuş gibi bi süzülmeler, bi kırılmalar eyvahlar olsun . E belki damat tarafından bir kısmet de onlara çıkcek ne biliyonuz değil mi? Hepiciği doluştu harmanın kıyındaki makinenin yanlarına, arabalarından inip eve doğru yürüyen damat ve sadıçlarını beklemeye koyuldular. Hoca nikahı baba evinde kıyılsın dedi Seyfi efendi. Gelini alıp götürende damatla yan yana oturacaklar neticede, aralarında nikah olsun, benim içim öyle daha rahat eder diye düşündü zaar. Bilseydi ki; damat namzetinin kızının suretini dahi görmeye niyeti yoktu, bu kepazeliğe müsaade eder miydi hiç? Nazif efendi, kardeşleri, yeğenleri, büyük oğulları ve tabii eşleri ve kızları hep birden doluştular harmana. Ardları sıra da yelekli bir takım giymiş, uzunca boylu, kara kaşlı, kara gözlü bir delikanlı ve iki yanında da ona sağdıçlık edecek delikanlılar ayak bastı. Koca koca tarlaların ekinlerini günlendirdikleri harmanda ayak basacak yer kalmamıştı bundan kelli. Herkesin ağzında Gülfidan'ın amma da şanslı olduğu lakırdısı dolanmaya başladı. Kimileri maşallah dedi, kimisi dul adam değil mi, neyine maşallah diyecem diye hasetlendi, genç kızlar imrendi... Bi fasıl kalabalığa alışmakla geçti. Sonra da imam efendi aldı sazı eline. "Kız babası gelin ile helalleşsin de nikah akdi için salsın yanımıza." deyiverdi. Seyfi efendi için en azap verici andı bu ömründe. Ayakları ileri adım atsa da, gönlündeki bir pranga geri geri çekeliyordu adamcağızı. "Allah'ım sen kızımın yükünü hafiflet, girdiği evde hürmet görmesini sağla, canının yanmasına mühlet verme." diye diye saydı diline gelen duaları. Kapının yanıda Fadime hanım içli içli ağlarken; Samet oğlan anca varmıştı abasının bu evdeki son günü olduğunun ayırdına. Anası ve babasının ardından o da girdi abasının odasına. Hepsinin yüreği buruktu ama neticede Allah'ın gücüne giderdi biliyorlardı. Evden cenaze mi çıkardı ki ağlayıp dövünsünler? Allah'ın emirlerinden birini yerine getirmenin haklı gururunu yaşamak vaktiydi şimdi. Telli duvaklı gelin oluyordu Gülfidan. Duvağını kapatıp kuşağını bağlamadan evvel tuttu kızının ellerinden Seyfi efendi. - Gül'üm, nenesi gibi fidan boylum, figanım. Bu güne kadar zerrece eğmedin başımı. Yaradanıma ne gaden şükretsem az gelir, bilirim. Köy içinde bile hiç bir kapıya kıyamazken üç saatlik yola veriyom şinci seni. Sanma ki yüreğim bayram yeri. Ama o yürekten duam var benim sene. Allah ayağına taş, gözüne yaş değdirmesin kuzum. Ne geldiğin yeri unut ne de gittiğin yeri pişman et. Bilirim ben senin ne kaden hakikatli evlat olduğunu. Kayınbabana da bellettim, benim gözümden anlattım seni. Evel Allah'a sonra ona emanet ettim. O yaşadığı müddetçe bilirim ki kimse ezemez seni. Hama bu demek değil ki; erinle kapının arkasında olanı biteni ona duyur, erinin gururunu çiğne, onu atasına mahcup et. Sen akıllı kızsın, her bişeye vardır bi çaren, elin yordamlıdır. Bu sebebplen sadece çaresini bulamadığın dertler için kapılarını çal emi kızım. Kol kırılır yen içinde kalır emme, kolu bir kez kıran bir daha yeltenirse bilsin ki bu kız yalnız değil, benim anamı babamı da arkasına almış. Vel hasıl; çok konuştum gene. İmam bekler dışarıda. Benim hakkım sana helaldir kızım. Ummam o dur ki; vakti gelende sen de bana yürekten helallik veresin. Hayden Allah'a emanet ol. Dedi öpüverdi kızının gül kokulu anlından. Anası zaten kına gecesi koynunda uyutup, babasının dediklerinden eksiği yok, fazlası var tembihler etmişti. Şimdi sadece yavrusunun kokusunu doya doya ciğerine hapsetmek için sarıldı, öptü, kokladı. Samet ise bunca zamandır ilk kez gözünden yaş düşürdü abasının yanında. Kırmızı tel kırma duvağını çektiler yüzüne. Bir koluna babası, bir koluna da dadası (oğlan kardeş) girdi çıktılar usul usul harman yerine. Gülfidanın yüzünü o duvağın altından kimse seçemezdi zaten de, o da çekinip kaldırmadı bakışlarını. İmam efendi Allah katında kıyılan nikahın faziletlerinden, hanımların beylere emanet edildiğinden, kadınların haklarının korunması gerektiğinden kitaba uygun bir şekilde uzun uzun konuştu, Hak razı gelsin. Sonra da Nazif efendinin belirlediği mehir karşılığında kıydı nikahlarını. İki genç de birbirlerinin varlığından, ete kemiğe bürünmüş hallerinin leblerinden dökülen seslerinden haberdar oldu oracıkta. "Ne kadar derin bir sesi var" dedi Gülfidan. Ömer ise kızın sesinde bariz bir korkaklık sezdi. "Madem korkarsın gelin olmaktan, bu ne heves, bu ne tantana o zaman?" diye düşündü. Davullar, zurnalar, ıslıklar, alkışlar susmadı onlar arabalara binip yola koyulana kadar. Bir müddet yol gittiler, az biraz sonra gediği aşacaklardı ki; Gülfidan cesaretini toplayıp direksiyonda oturan kahyaya seslendi. "Az biraz durur musun ağabey. Hayır duasını almam gereken biri daha var." deyiverdi. Ömer bozuldu kendinin yok sayılıp, kahyanın muhatab alınmasına. Araba durur durmaz Gülfidan'dan önce iniverdi. Yalan yok, hiddetinden şimdiden ürktü Gülfidan. Daha yüzüne bile bakamamıştı ki. Duvağı da hükümet nikahından sonra açacaktı kocası, Samiye hanım öyle belletmişti. "Ne ettim, ne dedim de bu kadar celallendi. Daha şimdiden böyleyse çekilecek çilem var demektir. Allah'ım sen yüce katından sabır ver." dedi. Gülfidan önce Ömer'in dibindeki varlığından, sonra da üzerine eğilmiş gölgesinden buz kesti. Adamın sesi zaten buz saçağı gibi can yakan cinstendi. "Bir daha yanında ben varken kimseden bir şey istmeyeceksin." dedi ve çekti gölgesini. O görmese de başını hafifçe eğip, kendince "he" dedi. Telli Nizafet, köye çıkan tomofilleri görenden beri burada, koca kayanın önünde düğün alayının köyden çıkışını beklemeye koyulmuştu zaten. Bi mühlet kara kaşlı, kara bakışlı oğlanın al duvaklı kızına davranışına göz gezdirdi, sonra da Ömer'den beter kararttı kaşlarını ve iki adımda varıverdi yanlarına. "Bana bak Nemrut efendi" dedi. "bu kız sahapsız değil. Kimsesi yoksa bile telli nenesi burada. Benim gül çehreli, fidan boylu kızımın gülünü soldurur, gönlünü kurutursan iki elim hem burada hem de ahirette yakanda olur. Var gerisini sen düşün." Sade bir "eyvallah" çıktı Ömer'in ağzından. Ne koca karıya hürmet gösterip elini öptü ne de Allah'a ısmarladı Nizafet'i. Telli ise elini öptürdüğü kıza hakkını son demine kadar helal etti ve "asıl sen bana helal et kızım hakkını" dedi. Kimse bilmese bile Telli biliyordu bu, onların son buluşmasıydı. Sessizce süren yolculuk Aşağıberçim girişinde bi curcunaya karıştı ki sormayın. Te köyün girişinde karşıladı davullu zurnalı sancak alayı. Onlar önden tin tin, tomofil artlarında kağnı kimin meydana doğru ilerlediler. Koca koca kazanlar yakılmış, sayısız sofra kurulmuş, köylüsünden Tosya'nın kalantoruna onca insan toplanmış meğer bu alayı beklermiş. Beyaz örtülü masya oturtulu verdi Gülfidan tanımadığı bir kadın tarafından. Aynı kadın Ömer'i de çekeleye çekeleye getiriyordu. Sonra takımlı, kravatlı bir adam geçti masanın başına, önlerine bir defter bıraktı. İki de yabancı adam oturdu yanlarına. Bir de hükümetin önünde karıkoca oldular bizimkiler. Sonrası zaten Ömer'in yarasını kanırtmak istercesine vur patlasın, çal oynasın geçti. Ne Gülfidan kalktı yerinden, ne de Ömer. İlk zamanlar masalarına hayde demek için çok gelen giden oldu ama Ömer'in nemrut bakışlarından korkanlar bi daha yanaşamadı. Derken kalabalık usul usul dağılmaya koyuldu. Gülfidan'ın ailesi bu gece misafir olacaktı Ömer'in büyük amcası gilde. Sonra da kızlarını gün gözüyle görüp, Çakırlı'ya geri döneceklerdi. Gülfidan'ı masaya oturtan kadın, bu kez koluna girip kaldırdı ve konak gibi kocaman bir yapının içine soktu. Ortada büyük bir alan, sağ ve sol yanda, bir de karşı tarafta iki katı olan binalar vardı. Bunlar birbirine birleşik gibi görünse de hepsi kendi içinde bir mahremiyeti barındırıyordu. Arif ile Ömer tasarlamıştı bu yapıyı. Hatta belediyeden bile gezemek için gelenler oldu. Sağ kanadın merdivenlerinden kolundaki kadınla usul usul tırmanan Gülfidan, duvağının müsaade ettiğince de etrafı izlemeye koyuldu. "Kaybolmazsam iyi" dedi kendi kendine. Sonra yanıbaşından bir kapı açıldı ve kendini kadınla birlikte büyükçe bir odanın içinde buldu. Odanın ortasında kocaman, pirinçten yüksekçe bir karyola, bi duvarı boydan boya kaplayan oymalı bir dolap bir de dolabın yanında ayrı bir kapı vardı. Al duvağın altından bile meraklı çehresini hisseden kadın, konuşmaya başladı. Sesini ilk defa duyuyordu ve kim olduğunu da haliyle şimdi öğrenecekti. - Ben bu evin kahyasının hanımı Müzeyyen'im kızım. Evine, yuvana hoş geldin. Aileni az çok tanıdıysam sana bu gece hakkında belki bir iki kelam etmişlerdir. Ama dersen ki abla ben çok korkuyorum; korkma kızım. Ömer oğlum çok hiddetli görünür ama gönlü yumuşaktır. Seni incitmez, canını yakmaz. Sen sadece kendini rahat bırak. Ne kadar yüreğini korkutursan sızın o kadar keskin olur. Her şey kendiliğinden olacak zaten. Ben sana ne kadar akıl versem de herkesin zembereği başka işler. Ehven dur yeter. Gülfidan bir şey söyleyemedi ama titreyen ellerinden kadın onun korkusunu anlamıştı elbet. Ellerini tutup anaç bir şekilde okşadı ve geldiği gibi usulca çıkıp gitti odadan. Gözünün önündeki kırmızı perdenin hem bir an önce kalkmasını istiyor, hem de malum yüzleşme için deli gibi korkuyordu. Sanem; "Abim sana zorla dokunacak bir adam değil, sakın korkma" demişti ama şimdiye kadar hep bu evliliği ne kadar istemediğini duyup durmuştu Ömer'in. İstenmeyen birine neden merhamet göstersin ki? Zaman geçsin, korkusu dağılsın diye görebildiği kadarıyla bakındı odaya. Kapının ardında içi dolu orta boy bir çanta vardı. Ne olduğuna anlam veremedi ama üzerinde de durmadı. Sonra kapı önünden birkaç adım tokcana ayak sesi duyuldu ve dikleşti oturduğu yerde. Tek istediği ona kötü sözler edip gönlünü kırmamasıydı. Kapının arasından süzülen beden tam önünde tüm heybetiyle dinelip sert soluklar aldı bir müddet. Sonra da Gülfidan'ın gönlünü daha ilk geceden kurutacak zehir zemberek sözler söyledi. - İyi baktın mı etrafına, nasıl? Hayal ettiğin gibi zengin mi bu kapı? Karyolan som pirinçten, oturduğun yatak da en kalitelisi, bak bu dolabı da Nazif efendi Tosya'nın en iyi ustasına oydurmuş. Açıp baktın mı kapaklarını, rengarenk urbalar dizmişler senin için. Ama bak; benim bu evdeki varlığım bu çanta kadar. Bu gece sanki hiç gelmemiş, bu rezalet hiç yaşanmamış gibi çekip gideceğim geldiğim yere. Sen de ekmek elden su gölden yaşayıp gidersin. Duydukları tam da Telli nenesinin dediği gibi mızrap oldu battı etine. Ömer, "bu evdeki varlığım." dediği çantasını da alıp kapıyı yüzüne çarpmadan önce, yanına bir kutu fırlatmış ve "Al, bu da yüz görümlüğü diye elime tutuşturdukları ziynet. Ben yüzünü görmek istemesem de al senin olsun." demişti. Gün aydınlanıp dünürler kahvaltı sofrasına toplanana kadar çalınmamıştı kapısı. Müzeyyen kadın çekine çekine çaldığı kapıdan ses gelmeyince usulca açacak ve kapının ardında al duvağını yüzünden sıyırmadan tortop olmuş, yatağında uyuyan Gülfidan'la karşılaşacaktı...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD