Ardından elleri, Sinan'ın evinde giydiği o yumuşak pijama takımına gitti. Başta tereddüt etti. Bu pijamalar Sinan’ın kokusunu, onun teninin sıcaklığını ve o mahrem birleşmeyi taşıyıyordu. Ama Leyal için bu pijama, Sinan'la yaşadığı o saf aşkın içine bulaşan ilk günahın bir simgesiydi. "Bu kadar güzellik, bu kadar karanlıkla bir arada duramaz," diye düşündü. Sinan'la yaşadığı o anı, o masumiyeti korumak için, o geceye dair ne varsa yok etme isteği bir dalga gibi içini sardı.
Pijamayı çöpün kapağına doğru yaklaştırdığı tam o anda, sabahın soluk ışığı kumaşın üzerindeki bir detayı parlayıverdi. Leyal’in kalbi bir kez daha ağzına geldi. Pijamanın alt kısmında, Sinan’la uyurken fark etmediği, belli belirsiz ama net bir kan lekesi duruyordu.
Leyal, donup kaldı. "Yataktaki leke..." diye fısıldadı kendi kendine. "Sadece benim ilk gecemden değil... O gecenin kanı buraya da sıçramış."
O an, bu kıyafetlerden kurtulma isteği bir mecburiyete dönüştü. Pijamadaki o kan lekesi, Sinan’ın ona "Bu tutkumuzun lekesi" dediği şeyi zehirlemişti. Kendi masumiyeti ile o karanlık sokağın vahşeti birbirine karışmıştı. Dehşet içinde etrafını kontrol etti sokak hala ıssızdı, sadece uzaktan bir arabanın sesi geliyordu. Kimsenin onu görmediğinden emin olduktan sonra, pijamayı hırsla konteynerin içine fırlattı.
Kumaş yığınının üzerine düştüğünde çıkardığı o hafif ses, sanki Leyal'in omuzlarından bir tonluk yük kaldırmıştı. Artık elleri daha hafifti, ama vicdanı hala o çöp kutusunun dibindeki kanla kirlenmiş gibi hissediyordu. Çantasının fermuarını hızla çekti, başını öne eğdi ve adımlarını hızlandırarak annesinin onu beklediği o eve doğru, sessiz bir hayalet gibi süzüldü.
Leyal, çöp kutusunun yanından ayrıldıktan sonra adımlarını hızlandırmaya çalıştı ancak vücudu ona ihanet ediyordu. İstanbul’un sabah ayazı ciğerlerine dolarken, her adımında karın kaslarında ve kasıklarında ince, sızlayan bir ağrı hissediyordu. Bu ağrı, sadece fiziksel bir zorlanma değil dün gecenin, Sinan’ın o güçlü kollarının ve aralarındaki o yoğun tutkunun teninde bıraktığı bir imzaydı.
"Bu ağrı..." diye geçirdi içinden, bir binanın camından yansıyan solgun yüzüne bakarak. "Hayatımın tamamen değiştiğinin bedensel kanıtı." Bu sızının, hayatında ilk kez bir erkekle, üstelik çocukluk aşkıyla bu denli derin bir birleşme yaşamasının doğal bir sonucu olduğunu biliyordu. Canı yanıyordu ama bu acı, içinde garip bir hüzünle karışık bir huzur da barındırıyordu. Yine de annesinin karşısına çıktığında bu bitkinliği ve yürüyüşündeki o belli belirsiz değişimi gizlemek zorundaydı.
Yakındaki metro istasyonunun o tanıdık, soğuk tabelasını gördüğünde derin bir nefes aldı. Merdivenlerden aşağı inerken, karın kaslarındaki o gerilme her basamakta kendini hatırlatıyordu. Elini hafifçe karnına götürdü, sanki oradaki sızıyı bastırmak ister gibi parmaklarını sıktı. İstasyonun steril ve beyaz ışıkları altında, dün geceki loş odanın sıcaklığı bir rüya kadar uzak görünüyordu.
Turnikelerden geçerken yüzüne maskesini taktı bu maske sadece soğuktan korunmak için değil, ruhundaki o karmaşayı ve yüzündeki o mahrem yorgunluğu gizlemek içindi. Metro tünelinden gelen o rüzgarlı uğultu duyulduğunda, vagonun gelmesini bekleyen birkaç kişinin arasında bir hayalet gibi durdu.
Tren rayların üzerinde gıcırdayarak durduğunda, Leyal boş bir koltuk bulmak umuduyla içeri adım attı. Oturduğu an, vücudundaki o ağrı bir nebze hafifler gibi oldu ama zihni hala Sinan’ın "Kokunu içime çekmek..." diyen o boğuk sesiyle doluydu. Başını vagonun soğuk camına yasladı. Dışarıdaki karanlık tünel akıp giderken, o sadece akşamki kanlı ellerini ve Sinan’ın çarşafındaki o lekeli masumiyeti düşünüyordu.
Metro vagonunun içindeki ritmik ray sesi, Leyal’in zihnindeki uğultuyla birleşiyor vagonun tüneldeki her sarsıntısı, karın kaslarındaki o ince ve mahrem sızıyı yeniden tetikliyordu. Leyal, kalabalığın arasında kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak sırt çantasını yanına, boş koltuğa doğru çekti. Parmakları, sanki bir savunma mekanizmasıymış gibi telefonuna uzandı.
Ekranı açtığında, o meçhul numaradan gelen mesajları tekrar incelemeye başladı. Tuhaf bir durum vardı. İlk geceye dair o tehditkar, karanlık mesajlar orada öylece duruyordu. Ancak Galata’ya gel dair gelen mesajların yerinde yeller esiyordu. Sanki birisi telefonuna uzaktan müdahale etmiş, sadece o gecenin izlerini silmişti. Leyal, ekranın parlaklığına bakarken kaşlarını çattı kalbi göğüs kafesinde düzensizce çarpıyordu.
Tam o sırada, vagonun soğuk havasında keskin bir esinti hissetti. Yanındaki boş koltuğa, yüzü derin bir gölgenin içinde kalmış, kapüşonlu bir adam oturdu. Adamın varlığı, metroda oturan diğer herkesten daha ağır ve tekinsizdi. Leyal, adamın kendisine doğru eğildiğini fark ettiğinde nefesini tuttu. "Dün gece nasıldı?" dedi adam, sesi metalik bir tınıya sahip, buz gibi bir fısıltıydı. "Anlaşılan senin için oldukça önemli, bir o kadar da unutulmaz bir geceydi."
Leyal’in kanı çekildi. Dehşet içinde kafasını çevirip adama baktı. Kapüşonun altından sadece çenesinin keskin hattı ve parlayan, soğuk gözleri seçiliyordu. "Neyden bahsediyorsun sen? Kimsin?" diye sordu Leyal, sesi titremesine rağmen sert çıkmasına çalışarak.
Adam, Leyal’in kulağına doğru biraz daha sokuldu tenine değen nefesi kış güneşi kadar soğuktu. "Sinan ile olan geceden bahsediyorum Leyal," diye fısıldadı her kelimeyi zehirli birer ok gibi ruhuna işleyerek. "Porselen bebeklerin ve porselen uykuların bittiği o geceden..." Ardından adam, yavaşça geri çekilip Leyal’in gözlerinin içine bakarak alaycı bir şekilde göz kırptı.
Leyal, duyduğu bu ismin dehşetiyle bir anlığına telefonuna baktı, elleri öyle bir sarsıldı ki telefon neredeyse kucağına düşecekti. Sinan’ın adını nereden biliyordu? Dün gece o odada olduklarını nasıl görmüştü? "Sen..." diyerek tekrar adama dönmek istediğinde, gördüğü şeyle nefesi tamamen kesildi.
Yanında az önce oturan o karanlık silüet yoktu. Kapüşonlu adamın yerinde, nur yüzlü, beyaz başörtülü yaşlı bir teyze oturuyordu. Yaşlı kadın, elindeki küçük çantasını kucağına bastırmış, Leyal’e şefkatli ve meraklı gözlerle bakıyordu. "Bir şey mi dedin güzel kızım?" dedi yaşlı kadın, sesi az önceki o tekinsiz fısıltının aksine yumuşak ve titizdi. "Kendi kendine bir şeyler mırıldandın sanki."
Leyal, donakalmış bir halde kadına bakıyordu. Etrafına bakındı vagon her zamanki gibiydi, insanlar telefonlarına bakıyor, monoton yolculuklarına devam ediyorlardı. O kapüşonlu adam sanki hiç var olmamıştı. Bir hayalin, bir vicdan azabının ya da zihninin ona oynadığı korkunç bir oyunun içinde miydi? "Hayır..." dedi Leyal, sesi bir fısıltıdan farksızdı.
"Hayır teyze, bir şey demedim. Kusura bakma." Kafasını tekrar vagonun camına yasladığında, kendi yansımasında gördüğü o korku dolu gözler, ona bu sırrın sadece bir mesaj değil, artık bir gölge gibi peşinde olduğunu fısıldıyordu.
Leyal, vagonun sarsıntıları arasında hâlâ kalbinin hızla çarptığını hissediyordu. Az önce yaşadığı o karanlık yanılsamanın, zihninin bir oyunu mu yoksa bir uyarı mı olduğunu ayırt edemiyordu. Titreyen elleriyle çantasından kablolu kulaklığını çıkardı dış dünyayı, ray seslerini ve o yaşlı teyzenin meraklı bakışlarını susturmak istercesine kulaklıkları kulaklarına yerleştirdi.
Müziğin ritmi, karın kaslarındaki o tatlı sızıyı ve Sinan’ın teninin sıcaklığını yeniden anımsatmasına izin verdi. Tam o sırada, kucağındaki telefon hafifçe titredi. Leyal ekranı açtığında, Sinan’ın ismini görmek yüzündeki tüm gerginliği bir anda silip süpürdü. Mesajı tıkladığında karşısına bir fotoğraf çıktı Sinan’ın az önce içinde birlikte uyandıkları yatağının fotoğrafıydı bu.
~~~
Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni bölüm...