3. bölüm

2162 Words
--- Ben ve Azra, bizi alkışlayan genç adama baktık. Şervan Ağa, Eyşa'nın büyük kaynıydı. Ellerini yere indirdi, yanımıza gelip Azra ile konuştu : "Sesin çok hoş, küçük hanım." "Şey... Ağam, ben değil, Hevi'ydi söyleyen," dedi Azra utangaçça. Şervan Ağa yavaşça bakışlarını bana çevirdi. "Gerçekten çok güzel bir sesin var. Peki ya bu peçenin ardındaki yüzün de sesin kadar güzel mi?" diyerek gülümsedi. Üst üste yutkundum. “Hadi Şervan, aşağı inelim,” diyen Hejar Ağa’ya baktı. Şervan Ağa, “Dur hele Hejar, bu hanımlarla biraz sohbet edelim,” dedi. Hejar Ağa, sert adımlarla Şervan Ağa’nın yanına gelip durdu. Şervan Ağa elini peçeme atıp açmaya çalıştı. Korkuyla geri çekildim ama tam bu esnada Hejar Ağa, Şervan Ağa’nın elini sert bir şekilde tuttu. Bir an içimden Hejar Ağa’ya minnet duygusu oluştu. Ama ağzından dökülen cümleler, kalbimde binlerce can kırığına sebep oldu: “Bırak Şervan, yanık bir yüz görmeye değmiyor çaban.” Dolan gözlerimi saklamak istesem de bu mümkün değildi. “Tüh... Üzüldüm. Bu güzel sese bir de güzel bir yüz yakışırdı,” dediğinde, oradan koşar adımlarla uzaklaştım. Ardımdan seslenen Azra’yı bile duymamazlıktan gelerek merdivenleri indim, konak kapısından koşup eve doğru yol aldım. Evin kapısını açıp içeri girdim, yüzümdeki peçeyi çıkarıp yere attım ve olduğum yere çöküp ağladım. “Aptal Hevi... Yüzü yanık olmayan ama kaderi yanık Hevi...” diyerek daha çok ağladım. Odanın kapısı açıldı ve saçlarımda önce bir öpücük, sonra sıcak ellerin dokunuşunu hissettim. “Abla, ne oldu?” Başımı kaldırıp Adar’ın boncuk gözlerine baktım. “Yok bir şey, ablam.” “Kim üzdü seni ablam, niye ağlarsın?” “Boş ver ablam,” diyerek yüzümdeki yaşları sildim. “Birileri yine dalga mı geçti seninle?” “İnsanların kalbi çok kötü, Adar’ım. Ama bir de bu kötü kalbe keskin dil eklenince, çok daha acı veriyor.” “Niye saklarsın ablam bu güzel yüzünü? Korkma artık, kimse sana zarar veremez.” “Ben de bilmiyorum Adar... Bu peçe o kadar ben olmuş ki, onu çıkarıp atmak çok zor geliyor. Bu sefer insanların yalancı dillerinden korkuyorum. Daha çok sorgulamalarından korkuyorum.” “Kimseden korkma ablam,” diyerek elimi sıktı. “Korkuyorum Adar... Bir gün babamın geri gelip beni sizden alıp götürmesinden korkuyorum. Siz benim her şeyim olmuşken sizden ayrılmak çok korkutuyor.” “Kimse seni bizden alamaz ablam,” dedi Adar. Ona sıkı sıkı sarıldım. “Esme annelere bir şey anlatma, olur mu? Benim boncuk gözlüm, benim yüzümden yeterince üzülüyorlar zaten.” “O zaman sen de artık üzülme. İnsanların laflarına aldırış etme.” Adar’a kocaman gülümsedim. “Acıktın mı?” “Hem de çok, ablam!” “Bize güzel bir tarhana çorbası, bir de makarna yapayım. Annemler de gelir, hep birlikte yeriz.” “Olur ablam,” dedi Adar. Yemek hazırdı, yer sofrasını serdim. Kapı açıldı, içeri Serhat Baba ve Esme Annem girdi. “Hevim, ne oldu? Niye ayrıldın konaktan? Hasta mısın?” “Yok annem, biraz yoruldum. Hem eve gelip yemek de yaptım, konakta çalışan çoktu.” “İyi etmişsin, gül goncam. Ev mis gibi yemek kokuyor, haydi sofraya geçelim.” Serhat Babaya gülümsedim ve hep birlikte yemeğimizi yedik. Serhat Babam, “Esme, yarın konağa yeni çalışanlar gelecek. Sen de daha az yorulursun ” dedi. “He, ben de duydum. İyi olur. Kim acaba? Allah versin, iyi biri olsun.” “İnşallah, Esme Hanım.” Sofrayı topladım, güzel bir çay demledim. Çayımızı içtikten sonra yatakları serdik. Yatağa girdiğimde Hejar Ağa’nın cümleleri kulaklarımda çınlıyordu: “Yüzü yanık birini görmeye değmez.” Hejar Ağa… Hem çok güçlü, hem de çok yakışıklı bir ağaydı. Tüm genç kızların dilinden düşmeyen Hejar Ağa, yüzü yanık olmayan ama kaderi yanık Hevi’ye mi bakacaktı? Gözlerimi sıkıca yumdum. Hem… O zaten çok kötü biri… Gözlerim, günün yorgunluğu ile karanlığa mahkum oldu... Sabah erkenden konağa gelmiştik. Dün nişan vardı, işler birikmişti. Ben etrafı temizlemekle sorumluydum, ama arada anneme de mutfakta yardım ederdim. Avluyu süpürüyordum. konakta dünün yoğun bir telaş vardı. Sessizce çalışıyordum, ama içimde hala Hejar Ağa’nın sözlerinin yankısı vardı: “Yüzü yanık birini görmeye değmez.” Her süpürge darbesiyle yüreğime bir şey batıyordu sanki. Tam o an, konağın ağır kapısı gıcırdayarak açıldı. Başımı istemsizce kaldırdım. Kapıda duran adama gözüm ilişti. Kalbim bir anda yerinden fırlayacak gibi oldu. Ellerimdeki süpürge sapı titremeye başladı. Gözlerimi kısmama rağmen silueti netti. Yaşlanmıştı, saçlarına aklar düşmüştü belki ama... o gözler... o soğuk, sert ve korkunç bakışlar hiç değişmemişti. Beni yıllar önce paramparça eden adam karşımdaydı. Babamdı o. Öz babam. Yutkundum ama boğazıma düğümlenen korku soluğumu kesti. Ayaklarım geri gitmek istedi, kalbim koşmak. Ama bedenim yerinden kıpırdayamadı. O, bana doğru birkaç adım attı, elini uzattı. Bir çığlık boğazımda kaldı. Geri çekilmek istedim ama bir anda sırtım sert bir bedene çarptı. Arkamda biri vardı. Döndüğümde, Hejar Ağa’nın sert bakışlarıyla karşılaştım. Eliyle beni tuttu. Titreyerek, kekeleyerek fısıldadım: "Özür dilerim... ağam..." Ama o, babama dönmüştü. Gözlerinde sorgu vardı. "Sende kimsin adam?" dedi, sesi kaya gibi sertti. Babam, hiçbir şey olmamış gibi dudaklarını araladı: "Şey ağam... bir adres ararım. Burası mı acaba?" deyip elindeki buruşmuş kağıdı uzattı. Hejar Ağa kağıda baktı. "Burası," dedi. "Sende kimsin?" "Ben... Beyim. Burada çalışmak için geldim." Hejar Ağa, “Serhat!” diye bağırdı. Serhat Baba koşarak geldi. “Buyur beyim?” “Şu adamla ilgilen, çalışmak için gelmiş,” dediğinde Serhat Baba’nın bakışları babama döndü. Panikle, “Cemil…” dedi. Tüm hayatımı mahveden bu adam… Önce Serhat Babamı tanımadı, ama sonra o da “Serhat…” diyerek cevapladı. Hejar Ağa, sert bir şekilde konaktan dışarı çıktı. “Serhat, sen de burada mı çalışırsın?” dedi babam. “He, ben de çalışırım. Sen nasıl burada işe alındın cemil ?” “Sağ olsun, Kadir Ağa’dan rica ettim. O aldı beni Serhat .” Derin bir nefes aldım ama bu, korkularımın geçmesine yetmiyordu. Koca şehirde, nasıl olur da bu konağa gelir? Bu kaderin nasıl bir oyunuydu… “Zarife kız, gelin içeri!” İçeri… Hasretinden günlerce ağladığım, bir daha telefonu çalmadı diye hastalanıp hasretinden yataklara düştüğüm, garip anam girdi içeri. Ne kadar yaşlanmıştı… Tülbentinin altından görünen saç telleri bembeyaz olmuştu. Kim bilir, ne acılar çekmişti… Olduğum yerde nefes almayı bile unutmuş, onu izliyordum. Kalbimde ona koşup sarılma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Onun yorgun ve acı bakışları, peçemin ardındaki gözlerime ulaştı. Gözlerimiz aynı anda doldu. “Anam…” dedim fısıltıyla. Adımları beni buldu. Gözlerime uzun uzun baktı. Kırışmış yüzüne yaşlar birer birer düştü. “Havin…” dedi, titrek ve acı dolu sesiyle. “Bu da hepten kafayı yedi… Her gördüğü kıza ‘Havin’ der durur,” dedi babam alayla. “Anam…” dedim tekrar, daha net, daha yüksek annemin duyacağı bir sesle. Ama annem korkuyla geri çekildi. “Kusura bakma kızım,” dedi titreyen sesiyle. Sanki… Babamın burada olduğunu yeni idrak ediyordu. Ardından içeri abim Ferman, Ali, Karan ve en küçük kardeşim Asaf girdi. Nefesim kesildi. Ne kadar değişmişlerdi… Benim küçüğüm Asaf, kocaman bir delikanlı olmuştu… --- Serhat Baba, gözlerimdeki korkuyu gördü ve: — Hadi Cemil, sen ve gençler gelin. Size çalışacağınız tarlaları gösterin. Esme Hanım da Zarife Hanım’a konağı tanıtsın. Diyerek konaktan çıktılar. **Annem**in boynuna atıldım: — Anam, niye aramadın, sormadın beni, anam? Diyerek yanaklarını öptüm. Yıllardır hasret kaldığım kokusunu içime çektim. — **Oy Havînim**, benim gül kokulu, ay yüzlü kızım! Yüzü güzel kızım, oy Havînim! Anasını bakamadığı tek kız evladı... Oy Havînim, anasının ayrı kaldığı gül kokulusu. sırma saçların bu ellere küstü mü? Oy Havînim! İkimiz de hüngür hüngür ağladık. Yılların hasretini bu kısa ana sığdırmaya çalıştık. Esme Anne: — Hadi mutfağa geçelim, kimse görmesin orada hasret gidersiniz . Mutfağa geçtik. Annem sandalyeye oturdu, ben dizlerinin önüne çöktüm. — Kalk yerden, Havînim. — Bırak ana, dizlerine başımı koyayım. Saçlarım bu ellerin şefkatini bekledi yıllarca... Annem ve Esme Anne de benimle birlikte ağladı. — Senden haber alamadık, Zarife Bacım. En son memlekete döndük, ama orada yoktunuz. — Sorma, Esme Bacım. Cemil hayırsızın yüzünden apar topar ayrıldık memleketten. Kaybettim numarayı, daha da arayamadım. Korktum, Cemil bulur Havîni’mi. Allah senden razı olsun, baktın gül kokuluma. — O benim de gül goncam, Zarife Bacı. Sen bana bir kız evlat verdin, sen benim oğlumun canını kurtardın. Allah senden de razı olsun. — Çok şükür Allah’ıma, bu güne kavuştuk. İnşallah bundan sonra bu hasret son bulur. — İnşallah, bacım. Benim gül kokulum, ne çok hasret kaldım bu kokuya... Diyerek saçlarımı öptü annem. Esme Bacı: — Cemil bilmesin Havîni’mi, yoksa alır, ona kötülük eder. — Kimse hiçbir şey edemez bizim Havînimize. Korkma, sen tek değilsin artık. Ben ,Serhat, Havînimizi , Cemil’e kurban etmeyiz. Gerekirse yine Havîn’i alır giderim. Lakin gönlüm el vermez senden ayırmaya. Elimden geldikçe, bu sır bizimle mezara gidecek. Annem, Esme Anne'min elini tutup öpmek istedi, ama **Esme Anne** izin vermedi: — Etme, bacım. Asıl senin elini ben öpmeliyim ki, evladına böyle koca bir dağ gibi durduğun için ... Birden avluda Hazan Hanım'ın sesi duyuldu. Hepimiz toparlandık. Çok sertti; bu evde merhametli olan tek kişi kadir Ağa'ydı. Hep birlikte avluya çıktık: — Buyurun, hanımım. Hazan Hanım: anneme baktı: — Bu kadın da kim, Esme? — Yeni çalışan, hanımım. Mutfakta yapılacak işleri anlatıyordum. — İyi anlat. Tek hatada koyarım kapının önüne. Sen de ne duruyorsun, Hevî ? Avlunun bu hali nedir? — Tamam, hanımım. Hemen süpürürüm. — Akşama misafir var. Her çeşit yemek olsun sofrada. Eyşan’ın kayınpederleri gelecek. — Peki, hanımım. Dedi Esme Annem. Hazan Hanım arkasını dönüp yukarı çıktı. — Hadi gel, bacım. İnşallah bundan sonra çok vaktimiz olacak. Hadi, Hevim , sen de avluyu süpür. Hazan Hanım ses etmesin. Anneme sarılıp yanaklarını öptüm, sonra Esme Anne'me sarıldım. Gülümseyerek: — Bu dünyadaki en şanslı kız benim. Dünyanın en iyi ve güzel iki annesine sahibim. Annemi görmenin mutluluğuyla tüm avluyu hızla süpürdüm. Her gün zorlandığım avluyu, bugün annemle vakit geçirmek için çabucak bitirdim. Son olarak yerdeki tozu toplayacakken, kapıda duran küreği almak için hızla yürüdüm. Ama birden karşıma çıkan Hejar Ağa’ya öyle sert çarptım ki... Hejar Ağa beni belimden tuttu. İnce belimi rahatlıkla kavradı. Gözleri gözlerime kenetlendi, uzunca baktı ve gözlerini yumdu. Derin bir soluk çekti, sonra yavaşça açtı. Korkudan mı, yoksa başka bir şeyden mi bilmiyorum, ama kalbim sanki yerinden çıkacaktı. Hejar Ağa'nın o ağır nikotin ,tütün ve ardıç ağacı kokusu burnuma doldu. Geri çekilmek istedim, ama o beni bırakmadı. Üzerime eğilerek: — Hayırdır? Sen ikide bir bana çarpıyorsun, önüme çıkıyorsun. Niyedir bu çaba, Hevi? — Yok, ağam. Ben kürek almak için size çarptım. Kusura bakmayın, beyim. Dedim, kelimeleri tam seçemeden. Sonra beni bıraktı ve gülerek yanımdan geçip gitti. — Kendine gel, Hevi! Ne oluyor sana? Diyerek kızdım kendime. Avlu işi bitsin de bu gün son bulsun da, annemle yılların hasretini gidereyim diye bekliyordum. Mutfağa geçtim. Annem ve Esme Anne her şeyi eksiksiz halletmişti. Sıra sofrayı kurmaya gelmişti. Üst katın avlusuna serilecekti sofra. Yaz ayında çok güzeldi üst katın avlusu. Geceleri Amed'in yanan ışıkları bir başka olurdu. Sofra bitince, kapıda bekledik. Gelen misafirleri ağırlamak için... Misafirler tek tek konaktan içeri girdi. En son, geçen benimle dalga geçen Şervan Ağa girdi. Çok kötü bir adamdı. Onlar sofraya geçti. Servisi yaptıktan sonra mutfağa geçtik. Anneme sarıldım sıkı sıkı. Serhat Babam , babam ve kardeşlerimi bizim eve götürmüştü. Adar konağa gelip söylemişti, benim bunu bilmem için haber etmişti. Ah, Serhat Babam! İyi ki yüce Rabim seni, Esme Annemi karşıma çıkarmıştı. Hazan Hanım: — Sofrayı toplayın! Diye çağırdı. Sofrayı toplarken, Kadir Ağa güler yüzüyle: — Havîn kızım, sen bize bir kahve yap. Sen çok güzel yaparsın. — Tamam, ağam. Ben hemen yaparım. Şervan Ağa bana bakıp: — Bizim kahveleri Hejar’ın çalışma odasına getir. Biz orada olacağız. Diyerek avludan ayrıldı. Bu adamdan çok çekiniyordum nedense. Aşağı inip mutfağa geçtim. Kahveleri hazır edip önce Kadir Ağalara ikram ettim. Kalan son iki kahveyi de Hejar Ağa’nın çalışma odasına götürdüm. Kapıyı çaldım. — Gir! Diye seslendi. Kapıyı açtım, içeri girdim. Ama Hejar Ağa yoktu, sadece Şervan Ağa vardı. Bir fincanı Hejar Ağa'nın masasına bıraktım, diğerini Şervan Ağa’nın önündeki sehpaya koydum. Geri çekilecekken birden elimi tuttu. Panikle çektim, çıkmaya çalışırken tekrar bileğimi kavradı. — Sen ne yapıyorsun, Şervan Ağa? Pis bir şekilde gülerek: — Ne yapmışım peçeli? Birden elini peçeme atıp açmak için çabaladı. Gözlerimi yumdum, korkuyla bağırdım: — Bırak beni! Birden acı dolu bir ses geldi ve Şervan Ağa’nın bileğimdeki eli çekildi. Gözlerimi açtığımda, Hejar Ağa sert bakışlarını Şervan Ağa’ya dikmişti. Kanayan burnundan belli oluyordu, yumruk atmıştı. Benim için mi yapmıştı bunu? — Sen ne yaptığını sanıyorsun, Hejar? — Asıl sen ne yapıyorsun, Şervan? Bu ne hadsizliktir? Benim konağımda, benim çalışanıma karışmak? Canına mı susadın? Şervan Ağa pis bir şekilde gülerek: — Ne, Hejar , seninle de mi oynaşıyor? Vay be! Yüzü yanık ama işini biliyor. Dediğinde ağladım: — Yalan, ağam! İftira eder. Ben bir şey yapmadım! Diyerek daha çok ağladım. — Çık dışarı, Hevi! — Ağam... — Çık dışarı, Hevi! Korkuyla geri çıktım. Hejar Ağa açık olan kapıyı sertçe kapattı. Korku ve gözyaşları içinde aşağı indim. Hazan Hanım annemi ve diğerlerini göndermişti. "El ayak altında gezmesin." diye. Ben ve Esme Annem kalmıştık. Mutfağa geçip: — Anne, ben çıkayım. Pek bir iş kalmadı. Zilşan’a uğrayacağım. — Bir sorun yok mu, Hevim? — Yok, ana. Biraz daraldım. Zilşan’ı da çoktan görmedim. — Tamam, kızım. Mutfaktan çıktım, koşarak konaktan çıkıp hep gittiğim tepeye ağlayarak gittim. Yüreğimdeki bu acıyı ancak bu zifiri karanlıkta ağlayarak dindirirdim. Ağacın dibine çöküp oturdum ve zaten akan gözyaşlarıma yenilerini ekledim. ---
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD