Yabancı

3000 Words
Flora Mcaverly Belimdeki yaralar sızlamaya başladığında acıyla gözlerimi açtım. Tek görebildiğim karanlıkken gözlerimi sıkıca kapatıp karanlığa alışmayı bekledim. Belimdeki yaralar yetmiyormuş gibi bir de başım ağrıyordu. Yavaşça doğrulup etrafa bakındım. En son kütüphanedeydim ve o kitaba bakarken bilincimi kaybettiğimi hatırlıyordum. Ay ışığı bulunduğum yeri küçük bir pencereden sızarak aydınlatırken nerede olduğuma baktım. Kütüphanedeydim. Tek bir farkla, burası bilincimi kaybettiğim kütüphane değildi. Kitaplıklar yine sıra sıra dizilmiş ve tavana kadar devam ediyordu. Tavanıysa devasa büyüklükteydi. Bir anlığına buradan korkmuştum. Sanki kütüphane kocaman değil de ben küçülmüştüm gibi. Kitaplıktan bir kitap düşse ezilip ölecekmişim gibi hissettim. Yerden destek alarak ayağa kalkıp bir adım attım. Vücudum o kadar yorgun ve acı içindeydi ki hiçbir şey yapmadan yatmaya devam etmek istedim. Ama buradan çıkıp gitmem lazımdı. Neden başka bir kütüphanede uyandığımı bilmiyordum bile... Yerde kitabı gördüğümde eğilip aldım. Bu kitaba dokunduktan sonra bayılmıştım. Bu yüzden onu yanımda tutmak istemiştim. Kitabı bir kez daha açmadım ve koltuk altıma sıkıştırmadan önce ismine baktım. Kahverengi deri cilt üzerinde altın yaldızlarla özenerek yazılmıştı. "Kelebeğin Rüyası" Kitabı iyice muhafaza ettim kollarımın arasında. Onu koruma iç güdüsüyle sıkıca sardım bedenime. Kitaplıkların arasından geçip kapıya yönelmek üzereyken yalnız olmadığımı fark edip durdum. Başından beri parmak uçlarımda yürüdüğüme sevinmiştim. Kitaplığı kendime siper edip yavaşça kafamı uzattım. Bir kaç blok ötede geniş, kahverengi, ahşap bir masa bulunuyordu. Beyaz ipek gömleğinin altında siyah kumaş pantolonu ve belinde metal olduğunu düşündüğüm gümüş bir kemer vardı. Belini neden rahatsız etmediğini düşünürken yüzüne baktım. Bakışları tavandaydı. Gözlerinde bir umursamazlık ve umutsuzluk vardı. Biraz da hüzün ama mutluydu. Dudakları yukarı doğru kıvrılmış, tebessüm ediyordu. Kemersiz burnuyla beraber gerçekten güzel bir insandı. Düz saçları vardı ama alnına düşen tutamlar dalgalıydı ve ona çok hoş bir görüntü kazandırmıştı. Beyaz teni karanlığı aydınlatan bir başka unsurdu. Ailemin kurallarını hatırladığımda bakışlarımı kaçırıp yeri izledim bir süre. Tuttuğum nefesimi yavaşça bıraktım. Şimdi nasıl çıkacaktım buradan? Bakışlarım tekrar masanın üzerinde yatan adamı bulduğunda bir çift kara gözle buluştu gözlerim. Doğrudan gözlerimin içine bakmasından korkup küçük bir çığlık atıp geriye doğru gittiğimde yere düşmüştüm. Sıkı sıkıya sarıldığım kitapla yeri boyladığımda sırtımdaki yaralar da acımıştı. Yüzümü buruşturup acıyla inlediğimde ayak seslerini duydum. Şimdi sızlanmanın sırası değildi ve benim hemen kaçmam gerekiyordu. Bir ihtimal doğrulup ayağa kalkıp kaçabilir miyim diye düşündüm. Yabancı bir adamdı ve ondan korkuyordum. Her şeyi boş verip doğrulduğumda siyah çizmeleri gördüm. Tam önümde duran adama kafamı kaldırıp baktım. Bana zavallı bir böceğe bakarmışcasına bakıyordu. Ve sanki birazdan o böceği ayağının altında ezecekmiş gibi... "Kimsin sen?" sert görünümünün aksine oldukça yumuşak bir ses tonuyla konuşmuştu. Şüpheci bakışlarıysa hala oldukça sertti. "Asıl sen kimsin?" yeni gördüğüm birine kendimden bahsetme fikrini doğru bulmuyordum. Ona güvenmiyordum hem. Görüp geçebilirdi, neden başımda dikiliyordu. Hırsıza da benzemiyordum ki.. Hem kitap çalan hırsız mı olurdu? Bakışlarımı yere indirdim. Bir yabancıya bu kadar bakmış olmak bile çok tuhaftı. Bu kapalı alanda bile her an babam ya da annem çıkacakmış gibi hissediyordum çünkü. "Elindeki kitap ne?" Soruya soruyla karşılık. Hırçın taraflarım inat etmekte ısrarcıydı. Neden ben bir cevap vermek zorundaydım ki? Vermeyeceğim. "Bilmem, sence ne?" Gözlerini devirip dudaklarından olumsuz bir ses çıkardı. Onu sinirlendirdiğim aşikardı ama ben de tıpkı onun gibi cevap istiyordum. Mesela ben neden buradayım ve sen kimsin? "Pekala küçük hanım." Eğilip benim gibi yere oturdu. Hoş ben düşmüştüm ama o benimle aynı seviyede olmak için oturmuştu. Aramızdaki yakınlıktan ürperip biraz kayıp uzaklaştım ondan. "Adım Dean. Bu kütüphanenin bekçisiyim." Bekçi? Bu tuhaf bir tabirdi. En azından güvenlik görevlisi diyebilirdi. "Ya sen?" Kendini tanıtması biraz da olsa güven vermiş olacak ki ona kendimden bahsetme kararı aldım. "Flora. İsmim Flora." Kafasını çevirip düşünceli bir hal takındı. "Flora... Güzel isimmiş." Gözleri kucağıma bastırdığım kitaba gitti. Hala merak ettiği bir şey vardı. Bu kitap. Bende merak ediyordum ama ona isminden başka söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. "O kitap ne?" Tereddüt etmeden yalan söyledim. Tereddüt edersem şüphe çekerdi. "Bu kitap bana ait. Kütüphanenizin değil." Kütüphaneden dışarı kitap çıkmazdı. Bu yüzden yalan söylemem lazımdı. Bu kitabın benimle gelmesi gerekiyordu çünkü. Derin bir nefes bıraktı sessizliğe. "Kontrol edip kendime iş çıkarmak istemiyorum. Bu yüzden sana güveneceğim." Bakışlarımı ondan çekip ayağa kalkmaya yeltendim. Sırtımdaki yaralar acısa da belli etmeden doğruldum. Hiçbir şey söylemeden öylece gitmek istedim. Fakat yine sesi beni durdurmuştu. "Hey sırtın!" Hızla ayağa kalkıp önüme geçtiğinde elini omzuma değdirmeden geri çekilmiştim. "Korkma, sana zarar vermeyeceğim." Buna inanmasam da belli etmedim. Kaçık bir ucube gibi görünmek istemiyordum. Zavallı bir böcek gibi görünmek istemiyordum. Ben... Güçlü davranmak zorundaydım. "Buna gerek yok. Ben iyiyim." Yalandı. Ama bu yabancının canımın ne kadar acıdığını bilmesine gerek yoktu. Tekrar hareketlendim gitmek için. Yanından geçmek üzereyken elini uzatıp kitaplığa yasladığında önüme engel olmuştu. Kafamı kaldırıp ona baktığımda benden ne kadar uzun olduğunu fark ettim. Bende uzun biriydim ama Dean en az yirmi santim daha uzundu benden. "Çekilir misin?" "Çekilemem. Sana yardım edeceğim. En azından yaralarını sarman için sana gerekli tedavi malzemelerini vermeme izin ver." Bu hiç de fena olmazdı doğrusu. Yaraları kapatmazsam enfeksiyon da kapabilirdi hem. Bunu istemezdim. Kafamı sallayıp bakışlarımı kaçırdım. "Pekala. Yardımını kabul edeceğim." Elinin altından geçip giderken arkamdan gelen adım seslerini duydum. Bir kaç adım sonra yolu göstermesi için yavaşladım ve önüme geçmesini bekledim. "Nereden geliyorsun?" Bu ne biçim soruydu böyle. Evden geliyordum işte. Herkes evinden çıkıp bir yerlere gitmez miydi zaten? Acaba nereli olduğumu mu soruyordu. Clia'da doğup büyümüştüm ben. Hep de buradaydım işte. "Lütfen bana soru sorma." Lütfen sorma çünkü ailemin kurallarını hala ensemde hissediyorum. Şu an burada değiller ama sanki hala beni izliyorlar gibi. Sabah beni bulamadıklarında işte o zaman sırtımdaki bu yük daha da artacak. Korkum daha da büyüyecek. "Sadece konuşmaya çalışıyorum." Durduğunda onunla beraber bende durdum. Küçük bir masanın yanındaki çekmeceye uzandı. Çekmeceyi açıp içinden tahta bir kutu çıkardı. Kutuyu açıp sargı malzemelerini ayarlarken oldukça tedirgin görünüyordu. "Dışarı çıktığında küçük hanım..." elinde tuttuğu kahverengi karışıma sarı bir macun dökerken konuşmasına devam etti. "Asla buradan olmadığını belli etme." Nereden olmadığımı? Bu ne demekti şimdi? "Ben doğduğumdan beri burada yaşıyorum." Dudağının sol köşesi yukarı doğru kırıldı, küçük bir gülüş yayıldı dudaklarından. "Küçük hanım hala gerçeklerin farkına varabilmiş değil." elinde tuttuğu karışımla yanıma yaklaştığında bir adım geri gittim. Deliydi bu adam ve ondan uzak durmak en mantıklısıydı. "Sen saçmalıyorsun." gülümseyip o da benim gibi geri çekildi. Elindeki karışımı masanın üstüne bırakıp iki elini havaya kaldırdı. "Pekala. Bana nereden geldiğini söyle o halde?" Sinirle öne doğru atıldım. "Hala nereden geldiğimi neden soruyorsun? Buralıyım dedim ya! Clia'lıyım ben!" Ellerini yere indirip pervasız gülüşünü takındı. "Üçüncü gezegenin, Avrupa kıtasının, Clia kenti." Ellerini önünde buluşturup ciddi haline döndü. "Yanlış yerdesiniz bayan. Burası beşinci gezegenin Paradoks'u. Paradoks'a hoş geldin." Kafam karışırken kucağımdaki kitaba daha sıkı sarıldım. Bu adam benimle alay ediyordu. Kafayı yemişti ve benim hemen buradan çıkıp gitmem gerekiyordu. "Sana inanmıyorum." Gözlerinin içine bakıp titreyen vücudumla ona baktım. Ona inanmak saçmalıktı. Arkamı dönüp kapıya doğru giderken bağırdı. "Seni burada bekliyor olacağım!" Kafamı olumsuzca salladım. Bu yere asla geri dönmeyecektim. Kapıyı sertçe itip dışarı çıktığımda soğuk hava sarmıştı vücudumu. Havanın aniden değişmesi beni ne kadar şaşırtsa da kendimi sokağa atmıştım. Hiç tanımadığım bir sokağa... Hayır, o adam haklı değildi. Muhtemelen şu an çektiğim acı ve az önce yaşadığım olay yüzünden halüsinasyon görüyordum. Bu durumun başka açıklaması olamazdı. Gözlerimi sıkıca kapatıp açtım. Soğuğun harmanladığı acıya katlanmaya çalışarak yürümeye başladım. Gecenin bu saatinde kimse yoktu dışarıda ve tanıdığım bir sokak değildi burası. Belki de karanlık olduğu için seçemiyordum. Belki de sadece sabahı beklemeliydim. Belki de eve geri dönmeliydim. Yabancı dünyanın evden daha korkunç olduğu gerçeği çarptı yüzüme ve koşarak evime gitmeye başladım. Kaçtığım yere sığınmak için koşmaya başladım. Dakikalarca koştum. Hiç durmadan döndüm sokak başlarından. Evimi aradım ama evim olduğu yerde yoktu. Karşımda yeşil tek katlı bir ev vardı. Bizim evimiz değildi burası. Bir kaç adım geri atıp bizim evin olması gereken yerde olan o yeşil eve baktım. Evimizi özlemiyordum ama evimizin nerede olduğunu merak ediyordum. Belki de sadece rüya görüyordum. Evet bu mantıklıydı. Aldığım darbeler sonrası bayılmış ve şu an bir rüyada olmalıydım. Geldiğim yöne doğru gidip etrafı incelemeye başladım. Evin olduğu sokakta köşede bir müzik dükkanı vardı. Okula giderken olabildiğince yavaş geçip müzik dinlemenin keyfini çıkarırdım. Ama şimdi o müzik dükkanı burada değildi. Tıpkı evim gibi. Adımlarımı hızlandırdım. Tanıdık bir yerler aradı gözlerim. O çocuğun haksız çıkmasını sağlayacak yerler... Yoktu. İşler yolunda gitse şaşırırdım zaten. Ümitsizce oturdum banka. Elimdeki kitaba baktım. Her şey bu kitap yüzünden olmuştu. Bu kitaptan sonra değişmişti her şey ve şimdi bu kitabı açmaya cesaretim bile yoktu. "Kelebeğin Rüyası" Ne anlatıyordu acaba? Ne rüyası? Kafam artık hiçbir şeyi algılayamıyordu. Güneş doğmaya başladığında bir insan sokağa çıkmıştı. "Dışarı çıktığında küçük hanım... Asla buradan olduğunu belli etme." Bunların hepsi birer saçmalık ya da rüya da olsa bu öneriyi dikkate almalıyım diye düşündüm. Peki ya onlar ve benim aramdaki fark neydi? Nasıl davranmam gerekiyordu? İşte bu da bir başka sorundu. Sokaktaki kişi sayısı arttıkça bakışlar üzerime çevrilmişti. Oldukça şık giyimli orta yaşlı insanlar ellerinde şemsiyelerle beraber yürüyorlardı. Bu da havanın bugün yağmurlu olacağı gerçeğini gösterdi. Zaten bu kadar soğuk bir havada kış ayında olduğumuz da oldukça belliydi. Clia sıcaktan kavrulurken, Dean'ın dediğine göre Paradoks soğuktan titretiyordu. Gençler de oldukça şık ama özensiz, soğuğa aldırış etmeden hafif kıyafetleriyle bana bakarak geçiyorlardı önümden. Bu kadar göz önünde olduğum için o an kaybolmak, yeryüzünden silinmek istedim. Bu isteğimin asla gerçek olmayacağını bildiğim için yavaşça yerimden kalkıp en azından daha kuytu bir yerde oturmak istedim. Ayağa kalkıp kitabıma daha çok sarılıp bana bakan bakışlar eşliğinde yürümeye başladım. Ailemden çok korkuyordum fakat şu an burada olmaktan istemsizce daha çok korkuyordum. Kendimi yabancı bir dünyada, bir başına ve yalnız bir şekilde bulmuştum. Ve neyin gerçek neyin doğru olduğunu bile bilmiyordum. Nasıl davranmam gerekiyordu, bilmiyordum. Köşeyi hızlıca döndüğümde birine çarptım. Elimdeki kitap yere düştüğünde dün okuldan sonrasını hatırladım. Yine böyle bir sakarlık ve yine o karanlık oda... Birazdan köşeyi dönüp babam gelecek gibiydi... Birazdan koşarak eve gideceğim ve o odaya hapsedilecek gibi... Nefesimi tutup elimi karnımın üstüne koydum. Karnıma kramplar giriyor, başım dönüyordu. Hızlıca arkamı dönüp babam geliyor mu diye bakındığımda iğrenç bir kahkaha duydum. "Ooo şuna da bakın, bir külkedisi!" Pis kahkahalarına yanındaki arkadaşı da eşlik ettiğinde kafamı kaldırıp nihayet onlara bakabilmiştim. Benimle dalga geçen sarı saçlı, kahverengi gözlü bir çocuktu. Muhtemelen benden bir kaç yaş daha büyüktü. Dudakları alaycı bir şekilde kıvrılırken gözleri de aynı üslupla üzerimde geziniyordu. Korkup bir adım geri çekilip duvara yaslandım. Yanındaki turuncu saçlı, yeşil gözlü ve çilli çocuk ona katılarak devam etti. "Külkedisini korkutma Sky." Arkadaşından gözlerini ayırıp bana baktığında tuttuğum nefesi bıraktım. "Pisicik, korkuyor musun gerçekten?" Ellerimi yumruk yapıp tırnaklarımı avcuma batırdım. Hayattan bu kadar silikleştirilmiş olmasam böyle bir durumda ne yapmam gerektiğini iyi biliyor olabilirdim. Ama bana susmam, bakışlarımı kaçırmam, boyun eğmem öğretilmişti. Kaçıp gitmem öğretilmişti. Çünkü ben bir kızdım. Yapmam gereken buydu. Gerisini babam ya da ileride bana uygun görüp evlendirdikleri kocam hallederdi zaten. Bu boyunduruk altında yaşamaktan sıkılmıştım artık. Ama korkumu aşamıyordum bir türlü. Kafamı eğip ezik bir tavır takındım yine. Bu hallerim artık benim gerçek kişiliğim olmuştu sanki. "Özür dilerim.." Bir adım atıp kitabı almak için eğildiğimde beyaz tenli bir el benden önce davranmıştı. Kitabı alıp gözlerini kapağa dikip bakmaya başlarken ben de ona bakmıştım. Arkadaşına çarptığımdan beri köşede durup bizi izlemekten başka hiçbir şey yapmayan o çocuğa... Siyah saçlarını siyah bir şapkayla kapatmıştı. Şapkadan çıkan tutamları alnına düşüyordu. Beyaz tenine oldukça zıt siyah gözleri vardı. Dudakları pembeydi fakat soğuktan olsa gerek mora yakın bir renge dönüşüyordu. Büyük bir burna sahip olmasına rağmen sırıtmıyor ve oldukça çekici bir hal katıyordu bu ona. Beyaz ipek gömlek ve siyah kumaş pantolon giymiş, belindeki siyah kemer tıpkı üzerindeki pelerin gibi sarı işlemeli detaylarla süslenmişti. Oldukça tuhaf bir giyimi vardı. Gerçi buradaki herkes bir tuhaf giyiniyordu. Ya da tek tuhaf giyinen bendim. Üzerimdeki çiçekli etek bile buradaki herkesin giyiminden daha modern duruyordu. "Kitabımı verir misin?" Elimi uzatıp kitaba doğrulduğumda kitabı benden uzaklaştırıp siyah gözlerini yüzüme dikti. Kara bakışları yüzümde gezinirken dışarıdaki havadan daha soğuk bir akım tüm vücudumu ele geçirdi. Bir insanın bakışları bile bu kadar rahatsızlık verebilir miydi cidden? "Vereceğim..." Gözlerini bir kez daha kitapta gezdirip tekrar kara bakışlarını gözlerimle buluşturdu. "Kelebek..." Kelebek. Bana kelebek olarak hitap etmişti. Diğerlerinden daha soğuk bir görünümü olsa da oldukça kibardı. Ya da bir anlığına yanılmıştım. Elinde tuttuğu kitabı parmaklarının arasında yaktığında gözlerim şaşkınlıkla büyüdü. Yanan kitaba şaşırdığım kadar yanan elleri daha çok şaşkınlığa uğratmıştı beni. Yüzünde mimik bile oynamıyordu üstelik eli yanarken. "Elin..." bu durumu izlemek o kadar tuhaftı ki bir şeyler yapmam lazım gibi hissediyordum. Eğilip ayak uçlarıma değen çiçekli eteğimin ıslandığı için gücünü kaybeden kısmını hızlıca parçaladım. Elimde tuttuğum kumaşı eline bastırıp alevi kapatarak söndürmeye çalışırken yanındaki arkadaşları tekrar kahkaha atmaya başlamışlardı. Elleri de aynı anda sönmüştü, alev kaybolmuştu. Şaşkınlıkla elinden gözlerimi ayırdığımda kızgın bakışlarına esir olmuştum. Az önce yanan eliyle bileğimi sertçe tuttuğunda elinin sıcaklığıyla bileğim yanmaya başlamıştı. Hayır yanmıyor da eriyordu sanki. Çenesini sıkıp daha korkutucu bir hal aldığında bakışlarından kaçmak istedim. Yine kaçtım. Bileğime bakarken gözlerimden bir damla yaş düşmüştü. "Bir daha bana sakın dokunma!" Elimi sertçe bırakıp arkadaşlarıyla giderken o ikisinin kahkahaları hala devam ediyordu. Bileğimi tutup yaktığı yere baktım. Acıyordu. Sırtımdaki izlerden daha çok acıyordu. Annemin eziyetleri bile bu kadar acıtmamıştı canımı. Kızaran deriye bakıp bileğimi tutup göğsüme bastırdım. Buradan gitmek istiyordum. Hemen. Gitmek üzereyken yerde kitabımı görmüştüm. Az önce yanan kitabım yerdeydi. Eğilip onu alırken ne kadar sağlam olduğu bir kez daha şaşırtmıştı beni. Burada şaşırmaktan başka ne yapabilmiştim ki zaten. Kitabı kucağıma sarıp acıyan bileğimle kütüphaneye doğru koşmaya başladım. Bu sefer kimsenin bakışı umrumda olmamıştı. Bir daha kaçmak istemiyordum. Bir daha korkmak istemiyordum. Tüm gerçekleri bütün çıplaklığı ile öğrenmek için var gücümle koştum. Kütüphanenin ağır kapısını ittirip içeri girdim. Gece olduğu gibi sessizdi. Kim okumak, araştırmak isterdi ki zaten. Teknoloji çağında yaşıyorduk, her şey bir cihazla hallediliyordu. Bu kadar basitken kim kütüphaneye gelirdi? Gece onu bırakıp gittiğim yere baktım ilk önce. Orada yoktu. Nerede bu kütüphane bekçisi?! Kitaplıklar arasındaki tüm koridorlarları tek tek kontrol ettim. Çık ortaya Dean! "Beni mi arıyorsun?" arkamı dönüp onu gördüğümde çok mutlu olmuştum. Nihayet tanıdık bir yüz. Bir gecede ona neden güvendim bilmiyordum ama ona güveniyordum işte. Bu bir hata da olsa şu an yapacak başka hata lüksüm yoktu. Ve ben bu yanlışı seve seve yapmaya razıydım. "Bana her şeyi anlat." Yanına yaklaşıp yardım istercesine gözlerinin içine baktım. "Bana yardım et. Lütfen." Gülümsediğinde içime su serpilmişti bile çoktan. "Yardım edeceğim Flora. Benimle gel." Onu takip ederken kitabıma daha çok sarıldım. Güven duygusuna sarılır gibi sıkıca... Kahverengi tahta kapının önüne geldiğinde kapıyı açtı. Arkasından odaya bakmak için parmak uçlarımda yükseldim. Geniş omuzlarından içeriyi görmek oldukça zordu. Neyse ki buna gerek kalmadan eliyle girmem için işaret etti. Kafamı sallayıp içeri girdiğimde güneş ışıklarının aydınlattığı küçük bir odadaydım. Duvarlar kitaplıklarla süslenmiş ve yüzlerce kitap vardı. Yerde küçük bir minder ve iki tane de sandalyeden başka hiçbir şey yoktu. Köşede çekmeceli bir masa vardı ve Dean o masaya doğru yaklaştı. "Otursana." Sandalyelerden birine oturduğumda o da elindeki pansuman malzemeleri ile yanıma gelmişti. Elimdeki kitaba bakarken gerginlikle kitabı yere bıraktım. "Bileğin nasıl yandı?" bileğime dönüp bakmıştım. Bazı yerleri su toplamıştı. Siyah saçlı o çocuk geldi aklıma. Önce kitabımı yakmıştı. Sonra elimi... Ve tabi birdenbire kitabım tekrar gözlerimin önünde belirmişti. Her şey tuhaftı ve bu tuhaflığın bir açıklaması olduğundan emindim. "Birine denk geldim. Birilerine. Ve işte biri yaktı elimi. Bilmiyorum her şey çok tuhaftı. Elinden ateşler çıktı... Bunu nasıl yapabildi?" "Önce derin bir nefes al. Gördüğün şey bir büyücü." "Büyücü mü?" "Evet. Büyücü. İlk defa gördüğün için şaşırmış olabilirsin ama bu dünyada işler böyle yürüyor." Kafam karışmıştı. Benim dünyamda illüzyonistler vardı. Şapkadan tavşan çıkaran sihirbazlar vardı. Fakat hepsinin bir göz yanılması olduğunu bilirdi herkes. "Buradaki herkes büyücü mü?" Kafasını sallarken yavaşça bileğime uzandı. Elimi geri çekmedim. Başka bir gezegendeyken ailem beni göremezdi ne de olsa. Yanık kısma yavaşça hazırladığı karışımı sürerken gözlerimi kapattım. Gerçekten çok acıyordu. "Hayır herkes büyücü değil. Cadılar, periler, şeytanlar ve büyücüler yaşar bu diyarda." Gözlerimi yavaşça açıp işine odaklanan Dean'a baktım. "Sen nesin peki?" Dean içtenlikle gülümsedi. Bileğime beyaz kumaşı sararken konuştu. "Bu kadar gücün arasında güçsüzler de olmalı ki denge sağlansın." Kaşlarımı çattım. "O ne demek oluyor?" Bileğimle işi bittiğinde arkasına yaslanıp kafasını yukarı kaldırdı. Tekrar yüzüne gülümsemesini yerleştirdi. Bu sefer ki buruk bir gülümsemeydi. "Burada herkes güçlü Flora. Kimse temizlik yapmaz, kimse tarım yapmaz, kimse okumaz, kimse öğretmez... Daha doğrusu cadılar, periler, şeytanlar ve büyücüler. İşlerini görecek bir ırka ihtiyaçları oldu. Yeni bir ırk yarattılar. Ve o ırka da..." durdu. "Köle deniyor. Biz köleyiz. Ben bir köleyim Flora." "Bu çok saçma. Zaten güçleri yok mu? Kendi işlerini kendileri halletsin. Neden yapmıyorlar?" gülümsedi. Bu kadar bilgisiz olmam hoşuna gidiyormuş gibi gülümsedi. "Doğanın kanunu bu. Güçlü olanların güçsüzleri ezdiği bir gezegen şart. Güçleriyle övünmeleri gerekiyor." Duraksadım. Hepsini anlayabiliyordum. Ama geldiğim yerde bu mitolojik kavramları duymuştum ve periler her zaman iyiliğin yanında olurdu. Burada farklı mıydı her şey? "Ya periler? Onların iyi olduğunu duymuştum." Sorarcasına kaldırdı kaşlarını. "Nerede duydun?" "Geldiğim yerde bu insanlardan efsanevi, mitolojik karakterler olarak bahsediyorlar. Periler her zaman iyilerdir. Öyle değil mi?" "Bu değişken Flora. Fakat burada kimseye güven olmaz. Hatta bana bile güvenme." "Sana güvenmekten başka çarem yokmuş gibi hissediyorum nedense." Ellerimi önümde birleştirip parmaklarımla oynadım. Burada ne yapabilirdim ki... Ona güvenmekten başka çarem yoktu. O bana yardımcı oluyordu en azından. Kötü biri gibi de durmuyordu tanıdığım kadarıyla. Üstelik o köleydi. Bana zarar veren büyücü zorbasıyla aynı ırktan gelmiyordu. "Beline bakabilir miyim?" Sorusuyla kafamı kaldırıp yüzüne baktım. Sadece yardım etmek istediği çok belli olsa da bu beni çok utandırmıştı. Kafamı olumsuzca salladım. "Ben halledebilirim. Daha önce de ben hallettim." Anlayışıyla karşılayıp ayağa kalkarken yüzünden hiç eksik etmediği gülümsemeyle konuştu. "Zor bir hayatın olmuş olmalı." Cevap vermek yerine başımı salladım. Daha fazla soru sormadı o da. "Dolapta senin için uygun kadın kıyafetleri var. İşine yarar. Yaralarınla ilgilen ve üzerini değiş. Seni dışarıda bekliyorum." Dışarı çıktığında dolabın önüne geçip açtım. Gerçekten de içinde kadın kıyafetleri vardı. Neden burada olduklarını aşırı merak etsem de bunu daha sonra sormak adına belleğime kaydettim. Elime aldığım krem rengi düz elbiseye baktım. Yaka kısmı beyazdı. Kolları uzun, üst kısmı düz ve belden sonra küçük pilelerle dizimden biraz aşağıda bitiyordu. Elbiseyi alıp dolabı kapattım. Üzerimdeki kirli ve kanlı elbiseden kurtulup sırtıma uzanıp verdiği karışımı sürdüm. Acısına artık alıştığım için işim kısa sürmüştü. Üzerine beyaz ve iki kat ettiğim tülbenti bastırıp başka bir kumaşla bağladıktan sonra elbiseyi giydim. Ellerimle saçımı da düzelttikten sonra nihayet normal biri gibi görünüyordum. Kapıyı açmadan önce fısıldadım. "Artık sadece normal bir hayatım olsun."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD