Eliza kendisini kolundan tutarak sürükleyen annesinin peşinden giderken aklı geride kalan kardeşindeydi. Christina'yı acı çekerken görmek kalbine o kadar ağır geliyordu ki, eğer biraz daha güçlü ve cesur olsa annesine yaptığı şeyleri ödetirdi.
Lanet olsun!
Kesinlikle güçlü değildi. Hayatı bu kalenin içinde her şeyden korkarak geçmiş, şimdi ise daha büyük bir korkunun içine yuvarlanıyordu. Hiç sevmediği ve asla sevemeyeceği, babası gibi acımasız bir adamın karısı olacaktı. Bazı geceler o adamın kendisine dokunacağını hatırlayınca gözleri kızarana hatta şişene kadar ağlardı. Hayat kadınlar için ne kadar acımasızdı. Kaderine hükmeden tek kişi babasıydı. Kendisine iyi davranmasının sebebi sevdiği için değildi. Onun gözünde kızı sadece bir anlaşma ve onur meselesiydi. Christina annesinin kirli oyunları sayesinde hastalıklı biri gibi görünmeseydi aynı kaderi kendisi gibi o da paylaşırdı. Hatta genç kız kendisinden çok daha güzeldi. Uzun sarı saçları, mavi ve yeşil arasında gidip gelen göz rengi, altın sarısı teni ile muhteşemdi. Onun bu güzelliğini annesi kıskançlığı yüzünden öyle bir hale getirmişti ki zavallı kız yediği bir kaç gıdanın kendisine dokunduğunu bilmiyordu. En başta bezelye ve kara undan yapılan ekmek... Çocukluğundan beri kırmızı lekelerle dolu bir vücut ve bazen sinir bozucu bir kaşıntı ile yaşamaya alışmıştı.
Leydi Jasmine genç kızın odasına ulaşınca onu hızla içeri itip, kapıyı sert bir şekilde vurarak kilitledi. Az önceki öfkesi hala geçmemişti. Eliza korkudan titrerken başını yere doğru devirip, gözlerini annesinden kaçırdı.
"Senin cezan daha büyük!" diye bağırdı kadın öfkeyle. Annesinin sesi irkilmesine sebep oldu. "O kıza yakın olma dedim kaç kez. Ama sen benim sözümü dinlememekte ısrar ettin."
"Christina iyi biri anne..."
"Kapa çeneni Eliza!"
"..."
Yaşlı kadın odanın içinde gezinirken bakışları kızının üzerindeydi.
"O kız iyi falan değil. Lanetli! "
"Lanetli değil. Ayrıca hasta da değil. Bezelyenin vücuduna hastalık yaptığını bildiğin için ona sürekli bu yemeği veriyorsun. Onu bu hale getiren sensin."
"Senin derdin ne Eliza?"
"Anne..."
"Bildiğin her şeyi anlatıp bizi kaleden attırmak mı? "
"Yalan söylemeyi sevmiyorum."
"Yalan söylemiyorsun seni aptal! Sadece çeneni kapalı tutuyorsun. "
"Tanrıdan korkmuyor musun?"
Annesi alaycı bir kahkaha savurdu.
"Biz beş parasız ve aç kalınca sence tanrı yardım edecek mi?"
"Hayatımız yalan üzerine kurulu."
"Kim biliyor ?Sadece sen ve ben. Lord Harrıson senin onun kızı olmadığını öğrenirse ikimizin de başını uçurur. Ona ne cevap vereceğim Eliza? Seninle evlenirken aslında ben hamileydim mi?"
"O zamanlar yalan söylemeyecektin."
"Hala bana direniyorsun." Kızının karşısına geçip öfkeli yüz ifadesi ile ona gözlerini dikti."Yüzüme bak!"
Eliza başını kaldırıp, annesine baktı.
"Eğer birine bunları anlatırsan seni kendi ellerimle öldürürüm." dedi ciddiyetle Leydi. "Christina'nın değersiz hayatı yüzünden hayatımdan vazgeçmeye niyetim yok. Unutma ki sayemde senin de hayatın kurtuldu. İngiltere'nin en zengin adamlarından birinin karısı olacaksın.Ve bir düşes. "
"O adam benim babam yaşında."
"Ne olacakmış? Erkek erkektir. Hem olgun erkekler genç kızlara daha çok değer verir."
"Midemi bulandırıyorsun."
Leydi tek elini kızına doğru uzatıp, yakasını avuçlarının arasına aldı.
"Açlıktan ve sefaletten miden bulanacağına böyle bulanması çok daha iyi." dedi ciddiyetle. "Aklını başına al Eliza. Yoksa ben seni yola getirmesini çok iyi bilirim."
"Bundan daha kötü ne yapabilirsin ki?"
"Christina'yı yok ederim. Onun yaşamasını istiyorsan ben ne dersem yapacaksın."
İşte bu tehdit genç kız için gerçekten çok ağırdı. Christina anlamsız hayatındaki en değerli insandı. O yanında olmazsa bu kalede hayatı çok daha kötü olurdu. Ayrıca bir insanın kendisi yüzünden ölmesine asla müsaade edemezdi.
"Anne... Bunu yapamazsın."
"Her şeyi yaparım. Ve yapabileceğimi çok iyi biliyorsun."
Evet biliyordu. Annesinin kendi çıkarları için hiç kimseye acımadığını defalarca görmüştü.
"Tamam..." diye cevap verdi dudaklarının arasından sessizce. Bu öyle zor bir kabullenişti ki, kalbinden geçenleri sadece tanrı biliyordu. "Ne istersen yapacağım ama sakın Christina'ya dokunma. Eğer ona bir şey olursa kocan hakkındaki tüm gerçekleri öğrenir ve kendine kaçacak yer ararsın."
"Karşılıklı tehdit öyle mi?"
"Ne de olsa senin kızınım leydim. Öyle değil mi?"
Christina sırtının acısının geçtiğini hissedince arkasındaki duvardan destek alarak ağır hareketlerle ayağa kalktı. Üzerindeki elbisenin toz içinde kalan eteklerini iki eliyle çırparak derin bir kaç nefes aldı. Leydi Jasmine'e karşılık vermediği için kendine öfke duysa da, sabretmesi gerektiğini biliyordu.
Kahretsin!
Ortada Eliza olmasa o kadına yapacağını bilirdi. Ancak çok sevdiği kız kardeşinin annesinden işkence görmesini istemiyordu. Dünya üzerinde Leydi Jasmine kadar kötü bir kadın ya da bir insan var mıydı acaba? Kesinlikle olması mümkün değildi. Kalede yaşayan birkaç hizmetçi kızı nasıl dövdüğüne şahit olmuştu. Bu kadının aklı ile sorunları olduğu o kadar aşikardı ki, onun normal bir insan olmadığını anlamak için zeki olmak gerekmiyordu. İki farklı kişiliği vardı. Kocasının ve misafirlerinin yanında kanatsız bir melek, tam bir hanımefendi gibi kibar ve saygılı, son derece hoşgörülü iken, nefret ettiği insanların yanında inanılmaz öfkeli hatta onu tarif eden tek kelime şeytandı.
"Ah Tanrım... Sen bana yardım et..." dedi sıradan ve soğuk bir sesle. Bu ciddi bir yakarış ya da isyan değildi. Artık yalvarmamayı ve umut etmemeyi zor da olsa öğrenmişti. Yirmi bir yaşında ergenlikten çok uzak, genç bir kadındı. Bedeni zayıf olsa da duyguları ve aklı yerindeydi. Leydi Jasmine nin elleri arasında küçük bir çocuk gibi ağlamak kendisine yakışmazdı. Leydi sadece kendisini güçlü sanıyordu galiba? Yıllardır dövdüğü kızın, ağır meyve ve sebze sepeti lerini taşırken gelişen kaslarından, domuzları ve tavukları kovalarken nasıl hızlı ve çevik olduğundan haberi yoktu. Ayrıca bu hastalıklı kız her gece gizlice annesinin kendine bıraktığı kitapları okuyordu. Kız çocukları okuyamaz diyenlere inat, kendisini küçücük bir odaya kapatıp,hayatının yitip gitmesini izleyenlere inat sürekli okuyordu. Mutfakta işi bitince her öğlen Tom dan ata binmeyi de öğreniyordu. Çünkü buradan kaçmak için buna ihtiyacı olacaktı. Hem de herşeyden çok... Nereye mi gidecekti? Bir kitapta görmüştü geçen gece. Fransa... Evet oraya gidecekti. Çünkü orada insanlar İngiltere den daha özgür yaşıyorlardı. Ayrıca kadınlar sanatla uğraşıyor, erkekler sosyal hayat için mücadele veriyordu. Bir gün bir ihtilal olacaksa Fransa da olacaktı. Böyle yazmıştı yazarlar... Ve bir ihtilal olacaksa gerçekten bu ihtilal de bir kadın direnişçi de olmalıydı. Avery sayesinde Fransızca öğrenmiş,Fransız yazarların kitaplarını okuyordu çoğu zaman. İngiliz bir Lordun kızı olmasına rağmen kalede hizmetçi gibi yaşamak umurunda bile değildi. Nihayetinde kendini geliştirmesi için asil olması gerekmiyordu. Üstelik kaleye zaman zaman ziyarete gelen asil Leydilerin ne kadar boş zihinlere sahip olduğunu defalarca fark etmişti. Onlar davetlerde ne giyeceklerine, kendilerine yaklaşan erkeklere nasıl davranacaklarına, Londra cemiyet hayatında nasıl iyi bir yer edineceklerine kafa yormaktan başka bir şey düşünmüyorlardı.
Üzerindeki sarı elbise çok değil bir kaç saat önce tertemiz ve harika görünüyordu. Eliza ısrar etmese bu şeyi asla giymezdi. Fakat kız kardeşini üzmemek için kabul etmişti. Leydi Jasmine aniden odaya girince, ikisi de bir suçlu gibi yakalanmışlar, dakikalar içinde kendilerini bu odada bulmuşlardı.
"Sen tam bir ahmaksın!" Kendisine bir kez daha kızdı. "Ne zaman aklın başına gelecek Christina? Eğer bu elbiseyi giymeseydin Eliza şuan annesinin hedefi olmayacaktı. Kim bilir şimdi ne durumda?"
Kendi yaşadığı şey hiç önemli değildi. Şimdi önemli olan Eliza'nın ne halde olduğuydu. Ağır ve aksak adımlarla odanın dışına çıktı. Geçen gün üzerinden düştüğü at yüzünden şişen dizi hala acıyordu. Acemi olduğu için değil, at huysuz olduğu için kendisini yerde bulmuştu. Ve bu kazayı sadece bununla atlattığı için tanrıya şükretmişti. Şu an istediği tek şey bahçeye çıkıp temiz mayıs ayı havası ile ciğerlerini sonuna kadar doldurmak ve öfkesinin dinmesini beklemekti.
En yakın kapıdan kendini bahçeye attı. Önüne çıkan bir kaç tavuk dışında etrafta kimse yoktu. Gözleri çamı aradı. Onu sabahtan bu yana görmemişti. Karnını doyurduğuna göre bir ağacın altında uyumuş olabilirdi. Sevimli köpeği tembellik yapmayı seviyordu.
Zaten uyumasa ne yapacaktı ki? Av köpeği ya da bekçi köpeği değildi. Sıradan tüylü ve koca kulaklı şişman bir köpekti. Nerede ise yere değen göbeği Christina'nın eseriydi. Ona verdiği yemekleri üvey annesi görse bu kez öfkesini en ağır işkence yöntemleri ile çıkarırdı. Kalenin yeniden inşa edilen duvarlarının yanından dikkatlice yürüyerek, küçük havuzun bulunduğu arka bahçeye yöneldi. Hafif topallayarak ağrıyan bacağının üzerindeki baskının azalmasını sağladı. En azından ilk düştüğü andaki kadar ağrımıyordu. Ve bir daha asla o huysuz atın üzerine binmeyeceğine dair kendi kendine söz verdi. Havuzun kenarına ulaşınca arkasını dönerek kaleye doğru baktı. Kendisini gören kimse olmadığından emin olunca olduğu yere dizlerinin üzerine çökerek oturdu. Havuzun suyunun kirli görüntüsü bile huzur duymasına yardımcı olmaya yetti. Garip ama suyu seviyordu. En çok merak ettiği denizin nasıl bir şey olduğuydu. Onu hayal ediyordu. Ve kendini denizde yol alan bir gemide düşünüyordu. Nereye gittiği önemli değildi. Önemli olan gitmekti... Önündeki havuzun suyundan bile daha kirli olan yaşamaya mahkum edildiği bu dünyadan uzaklaşmak istiyordu.
Derin bir nefes aldı ve nefesini birkaç saniye içinde tuttu. Sonra tuttuğu nefesi vermek için yeltendi ancak bir anda dudaklarını kapatan sert parmakların ve inanılmaz bir baskının yüzünden nefesi ciğerlerinde sıkışıp kaldı.
"Sakın sesini çıkarma..."diye fısıldadı arkasında duran kişi. "Eğer bağırmaya kalkarsan boğazını keserim... Şimdi benimle geliyorsun. Anladın mı?"
Korkuyordu... Korkusu kalbini sert bir şekilde tekmelerken nefesinin kesildiğini hissetti.