Naz
Kapıdan çıktım. Yüzbaşıya döndüm. Beni orada görmeyi beklemiyordu; bakışındaki kısa tereddüt her şeyi anlatıyordu. Ama şimdi yapacağım şey, o tereddüdü yerle bir edecekti.
Hiç beklemediği bir anda, dişlerimi sıkarak, boğazımdan çıkan öfkeyle “Yüzbaşı!” diye bağırdım.
“ Naz, sakın—” demeye kalmadan Sungur.
Yumruğum kaçtı. Suratına. Tok bir sesle.
Yüzbaşı refleksle elimi yakalamaya çalıştı ama ben sokakta büyümüş, eğitimsiz biri değildim. Bileğimi çevirdim, boşluğunu yakaladım ve bir tane daha indirdim.
“ ULAN SİZ NE BİÇİM İNSANLARSINIZ!” diye haykırdım.
Bir üçüncüsü geliyordu ki Sungur arkadan hamle yaptı, kolumu sertçe yakaladı. Tutuluşu yumuşak değildi; bilerek canımı acıtıyordu. Ama umurumda değildi. Gözlerimi ona çevirdim. Öfkem artık taşmıştı.
“ BIRAK BENİ! ” diye kükredim, kolumu kurtarmaya çalışarak.
“ Naz, sakin ol— ” dedi Sungur, sesi ilk kez bu kadar gergindi. Ama çok geçti.
Bakışlarımı tekrar Yüzbaşıya çevirdim. Yüzü donmuştu. İlk defa kontrolü kaybetmiş gibiydi. Ne bağırıyordu ne emir veriyordu. Sadece bakıyordu. Bir adım attım ona doğru.
“ Vicdansızsın. ” dedim, her kelimeyi bilerek ve bastıra bastıra.
“ Onu bir kez daha zorla evliliğe mahkûm mu edeceksin? ”
Sesim titremiyordu. Bu bir rica değildi. Tehditti.
“ Bırakmam. ” dedim.
“ Sen koruyamıyorsan, ben korurum Yüzbaşı. ”
Bir adım daha yaklaştım.
“ Hem de onu zorlamadan. ”
Koridorda ölüm sessizliği vardı. Yüzbaşı hâlâ bana bakıyordu. Ve ilk kez… ne diyeceğini bilmiyor gibi duruyordu.
Koridorda hâlâ sessizlik vardı. Ben nefes nefese, yumruklarım sıkılı, gözlerim yanıyordu. Yüzbaşı bana bakıyordu. Bağırmıyordu. Emir vermiyordu.
Sadece… anlıyordu.
" Abi..." demişti ki Sungur. Yüzbaşı çenesini sıktı. Kısa bir an başını yana eğdi. Sonra bakışlarını Sungur’a çevirdi. Sesi sakin ama kesindi.
“ Haklı. ” dedi. Tek kelime. Sungur’un omuzları gerildi. Benim gözlerim Yüzbaşıya kilitlendi.
“Bugün…” diye devam etti Yüzbaşı, sesi sertleşmeden ama soğuyarak, “ Bugün daha fazla kadınla muhatap olmayacağım. ” Bir adım attı geri.
“ Al. Götür onu buradan, Sungur. ”
İşte o an… Kapı açıldı. Cemre çıktı. Kızlar çıktı. Onlar biliyordu ama Cemre beni tanımıyordu.
Gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bizi, ortamı, gerilimi bir anda süzdü. Bana baktı. Sungur’a baktı. Yüzbaşıya baktı.
“Ne oldu bura—” diyecekti ki… Yüzbaşı Cemre’nin bileğini tuttu. Sert değildi. Ama tartışmaya kapalıydı.
“Gel.” dedi sadece. Cemre hâlâ bana bakıyordu. Şaşkın, anlamaya çalışan bir ifadeyle.
“Yüzbaşı—” dedi kısık sesle. Ama Yüzbaşı cevap vermedi. Onu yanına aldı ve hiç arkasına bakmadan yürüdü. O an içimdeki öfke yeniden patladı.
“ KAÇMA! ” diye bağırdım arkasından.
“ İŞİNİ BİTİRMEDİK SENİNLE! HEPİNİZ AYNISINIZ. ANCA KAÇIN!”
Tam o sırada Sungur hareket etti. Bir saniye bile uyarmadı. Eğildi, belimden kavradı ve bir anda sırtına attı beni.
“N’APTIĞINI SANIYORSUN SEN!” diye çığlık attım, yumruklarımı sırtına vurarak.
“ BIRAK BENİ SUNGUR! ”
Adımlarını hızlandırdı.
“Kes sesini, Naz.” dedi dişlerinin arasından.
“ KESMEYECEĞİM! ” diye haykırdım.
“ SEN KİMSİN DE BENİ SÜRÜKLÜYORSUN! ”
" SEV-" deyip durdu. Bir kahkaha attım. Acı dolu, öfkeli.
“Ne oldu?” dedim.
“ Hiçbir şeyim değilsin. Sen sadece KORKAK BİRİSİN!" dedim sonunu bastırarak. Sungur’un adımları bir anlığına sendeledi.
“ Ağzını topla. ” dedi sertçe.
“Toplamayacağım!” diye bağırdım.
“ Beni bırakıp giden sendin! Şimdi kahraman mı oldun? ”
Omuzları daha da gerildi.
“Sus.” dedi.
“ Susmam! ”
“ Beni yarı yolda bırakıp şimdi emir eri gibi davranma bana! ”
Durdu. Bir anlığına. Beni hâlâ sırtında tutarken, başını hafifçe yana çevirdi.
“Eğer susmazsan,” dedi kısık ama tehlikeli bir sesle durdu. Sabır der gibi başını iki yana salladı.
" Susmazsam..." dedim sinirle. Bir kapıyı açtı. Hemen kapattı. Sonra beni yere indirdi sertçe.
Sungur tam dibimdeydi. Boyu, omuzlarının genişliği, duruşundaki askerî disiplin… Hepsi bir anda üzerime çökmüştü. Üniforma onu sadece güçlü göstermiyordu; sanki bedenine ait bir uzantıydı. Duruşu dikti ama sert değildi. Tehlikeli olan da buydu zaten. Gücünü bağırarak değil, varlığıyla hissettiriyordu.
Nefesi yüzüme vurdu. Sıcak. Tanıdık. Ve sinir bozucu derecede geçmiş kokan bir nefes…Yıllar geçmişti ama bazı hisler ölmezdi. Sadece üstü örtülürdü. Ve Sungur… tam şu an o örtüyü, tek bir bakışıyla paramparça ediyordu.
“ O zaman sustururum, Maviş…” dedi.
Sesini yükseltmedi. Fısıldamadı da. O ses… gece yarısı uykudan uyandıran, kaçamayacağın türden bir sesti. Derin. Tok. Erkek.
Maviş. O lakap. Kimsenin bilmediği. Kimsenin duymadığı. Sadece benimle onun arasında, yarım kalmış bir geçmişin içinde sıkışıp kalan o kelime…
Bir saniyeliğine nefesim kesildi. Ama geri adım atmadım. Atamazdım.
Gülümsedim. Bu bir mutluluk gülümsemesi değildi. Bu, yarası yeni kabuğu kaldırılmış birinin gülümsemesiydi.
“ Sakın.” dedim yavaşça.
“ Sakın bana o şekilde hitap etme.”
Gözleri karardı. Gerçekten karardı. O an Sungur’un yüzündeki maskenin çatladığını gördüm. Çenesindeki kas seğirdi. Gözleri beni izlemiyordu artık; tutunduğu son sabrı izliyordu sanki.
Eskiden de böyle bakardı. Kontrolü kaybetmemek için kendini zor tuttuğu anlarda…
“ Neye sinirleniyorsun?” dedim, sesimi bilerek sert tuttum.
“ Ben artık seni tanımıyorum. Ve tanımadığım birinin bana böyle seslenmesini istemiyorum.”
“ Beni tanımıyor musun?” dedi.
Sesinde kırgınlık yoktu. Öfke yoktu. Bu daha tehlikeliydi.
“ Tanımıyorum.” dedim gözlerini delerek.
“ Sen kimsin ki? Duygularından kaçan bir korkak mısın?”
Korkak kelimesini bilerek bastırdım. Canını acıtmak için. Gözlerini kırpmadı.
“ Hâlâ aynı,” dedi alçak bir sesle.
“ Hâlâ en canımı acıtan yerden vuruyorsun.”
Bir adım geri çekildim. Kaçmak için değil. Mesafe koymak için. Çünkü ona yaklaştıkça… geçmiş, tehlikeli bir hâl alıyordu.
“ Senin canın mı?” dedim alayla.
“ Sen benim canımı orada bırakıp gittiğinde düşünecektin bunu.”
Loş ışık yüzüne vuruyordu. Keskin hatları daha da belirginleşmişti. Sert çenesi, koyu bakışları, dudaklarının kenarındaki o kontrol altında tutulan öfke…
Herkesin “adam” dediği Sungur. Ama kimsenin bilmediği hâlini de ben biliyordum. Geceleri uykusuz kalan, omuzlarımda sessizce nefes alan adamı… Güçlü görünürken içinde parçalananı…
“ Gitmedim.” dedi. “ Gitmek zorunda bırakıldım.”
Güldüm. Bu sefer acıdan çok öfke vardı.
“ Ne fark eder?” dedim.
“ Sonuç aynı. Yalnız kaldım.”
Bakışları gözlerimden dudaklarıma kaydı. Nefesim kesiliyordu yavaş yavaş... Yine de zorladım ve derin nefes aldım. Şuan tartışmıyorduk aslında sadece yarım kalmış bir hesaplaşmamız vardı.
“ Naz…” dedi. Sesimdeki sertliği kırabilen tek kişiydi hâlâ. Ve bundan nefret ediyordum.
“ Bana adımla seslenme.” dedim hemen.
“ O hakkını da kaybettin.”
Bir an sustu. Sonra başını iki yana salladı. Gülümsedi. Ama bu pişman bir gülümseme değildi. Bu, kaderine sinirlenen bir adamın gülümsemesiydi.
“ Sen hâlâ aynı ateş,” dedi.
“ Ben hâlâ aynı aptalım.”
Bir adım attı bana doğru. Kaçmadım. Kalbim hızlandı ama bedenim yerinde kaldı. Çünkü bu savaşı kaçan değil… kalan kazanırdı. Ve ben hep kalan taraf olmuştum.
“ Yaklaşma.” dedim.
“ Burada asker değilsin, Sungur. Emir veremezsin.”
“ Emir vermiyorum.” dedi kısık bir sesle.
“ Hatırlatıyorum.”
“ Neyi?” dedim. Eğildi. Sesini sadece benim duyabileceğim kadar alçalttı. Kokusu burnuma doldu. O tanıdık, inkâr edemediğim koku… Yutkundum.
“ Hâlâ bana böyle bakıyorsun.” dedi.
“ Kızgın… ama vazgeçememiş gibi.”
Kalbim göğsümü yumrukladı. Ama gözlerimi kaçırmadım.
“ Yanılıyorsun.” dedim.
“ Ben sana bakmıyorum. Ben geçmişime bakıyorum.”
“ Ve bir daha… aynı hatayı yapmayacağım.”
" Halbuki sen benim en güzel hatamsın..." Sessizce bir şeyler fısıldadı. Ama ben duymamıştım.
" Anlamadım!" dedim ona bakarak. Ama o yutkundu ve kendine geldi. Yine buz gibi Sungur olmuştu. Umursamaz, sert ve kaçan...
" Yüzbaşı da bu evliliğe mecbur," deyince bu sefer gerçekten güldüm. Ama öyle böyle değil. Gülüşüm koridorda yankılandı. Acıydı. Alaycıydı. Kontrolsüzdü.
“ Mecbur mu?” dedim, gözlerim dolu dolu ama çenemi yukarı kaldırarak.
“ Siz askerler her şeyi ne kadar da güzel mecburiyet kelimesinin arkasına saklıyorsunuz.”
Sungur’un kaşları çatıldı. Dudakları aralandı ama konuşmadı. Ben devam ettim. Çünkü durursam… kırılacaktım.
“ Mecbur değildi Sungur.” dedim yavaş ama keskin.
“ Kimse kimseyle zorla evlenmek zorunda değil. Kimse bir kadının hayatını ‘görev’ diye masaya süremez.”
Bir adım daha yaklaştım. Bu kez korkmuyordum. İçimdeki öfke korkunun üstüne çıkmıştı.
“ Ama siz…” dedim parmağımı göğsüne bastırarak,
“ Üniformanın arkasına saklanıp her haltı hak sanıyorsunuz.”
Elimi bileğimden tuttu. Sertçe. Ama canımı acıtmadı. Bu daha tehlikeliydi.
“ Kendine dikkat et, Naz.” dedi alçak sesle.
“ Burada sınırlar var.”
Gözlerimi kaldırdım. Gözlerinin içine.
“ Benim sınırlarım, sen gittiğin gün yerle bir oldu.” dedim.
“ O yüzden sakın bana sınırdan bahsetme.”
Bir an… bir anlığına eli gevşedi. İşte o an kazandığımı sandım. Ama Sungur her zaman son anda toparlanan adamlardandı.
Elimi bıraktı. Geri çekildi. Omuzlarını gerdi. Yüzüne yine o asker maskesi indi.
“ Cemre’nin durumu sandığın kadar basit değil.” dedi.
“ Yüzbaşı tek başına karar vermiyor.”
“ Daha da kötü.” dedim.
“ Demek ki bu sistem baştan çürük.”
Sustuk. Aramızda ağır bir sessizlik çöktü. Birkaç saniye. Belki daha fazla. Sonra Sungur başını eğdi. Gözlerini kaçırdı. Bu… nadirdi.
“ Onu korumaya çalışıyor.” dedi sonunda.
“ Yanlış yoldan da olsa.”
“ Yanlış yol, doğru niyeti temize çıkarmaz.” dedim.
“ Sen de bunu çok iyi biliyorsun.”
Başını kaldırdı. Bu kez bakışı sert değil… yorgundu.
“ Peki ya sen?” dedi.
“ Sen ne yapıyorsun Naz? Herkese kafa tutup sonra yine yalnız kalmayı mı seçiyorsun?”
Kalbime saplandı. Ama belli etmedim.
“ Yalnız kalmak,” dedim gururla, “ Yanlış insanların yanında olmaktan daha onurludur.”