Yiğit Türkoğlu
“ALLAH KAHRETSİN!”
Öfkeden deliye dönmüştüm. Küçücük kız… resmen avucumun içinden kayıp gitmişti. Benim elimden. Hem de bir Yüzbaşının.
Sinirle alnıma vurdum. Nefesim düzensizdi. O üç kız… Hepsi aynı anda kafamı allak bullak etmişti. Arkama döndüğümde ise hiçbiri ortalıkta yoktu. Sanki yer yarılmış, içine girmişlerdi.
Çenem kilitlendi. Bu iş burada bitmezdi. Hızla cebimden telefonu çıkarıp timi aradım. Gelmeleri emirdi, rica değil. Taşak geçeceklerini adım gibi biliyordum ama umurumda değildi.
Sungur, İlyas, Çınar ve Savran… Dört bela.
“Alo…” dedim, Çınar’ı arayıp aceleyle.
“ Götün kaç kilo —”
Kaşlarım anında çatıldı.
“ Bırak zevzekliği!” diye kükredim.
Hattın diğer ucunda bir anda sessizlik oldu. Resmen hazır ola geçtiğini hissettim.
“Komutanım siz miydiniz? Ben Savran—”
“ Kes!” diye böldüm. “ Timi topla. Havaalanına geliyorsunuz. Şimdi. ”
“Emredersiniz komutanım.”
Cevabı beklemeden yüzüne kapattım. Adımlarım sertti. Güvenliğe doğru yürüyüp kimliğimi gösterdim.
“Buyurun Yüzbaşım… bir sorun mu var?” dedi adam hazır olda.
“Kamera kayıtları lazım,” dedim kısa ve net.
Başını salladı. Hemen bir arkadaşına işaret etti. Dakikalar içinde kameraların olduğu büyük, loş bir odaya alınmıştım. Ekranlar karşımdaki duvarı boydan boya kaplıyordu. Tam görüntülere eğilmişken kapı bir anda açıldı.
“ Komutanııım! ”
Bu ses…Savran. Arkasından tim doluştu içeri.
Sungur her zamanki gibi eller cebinde, sırıtarak yürüyordu.
İlyas etrafı inceliyor ama dudak kenarında o tanıdık muzip gülümseme vardı.
Çınar… Çınar zaten kendini tutamıyordu.
Savran ise gözlerime bakmamak için özel çaba harcıyordu.
“ Ne oldu komutanım? ,” dedi Çınar, ekranlara bakarak. “Kimi arıyoruz?”
" Kızı kaçırdım!" dedim sinirle.
" UYYY NE DİYORSUN DA KOMUTANIM!" dedi ağzını kapatıp şok olmuş şekilde Savran.
" KIZ MI KAÇIRDIN?" dedi İlyas gülerek. " Sonunda da bu bekarlık yetmişti. Evlen ki sıra bize gelsin komutanım."
" Eee kız nerde? Yengemiz... O bizi komutandan kurtaran mucizevi kişi nerede?" dedi Çınar gülerek.
Ağzım açık onlara bakakalmıştım. Ne saçmalıyordu bu lavuklar...
Sungur, İlyasın kafasına bir tane yapıştırdı.
" Kız kaçırmamış lan..." Bir güldü gözlerim sinirle kapandı. Şerefsiz iyi dalga geçerdi. " KIZI ELİNDEN KAÇIRMIŞ!" deyince tim bir anda gülmeye başladı.
" Ooo çok acemice komutanım!" dedi Savran gülerek.
" Yani Yüzbaşım size hiç yakışmıyor böyle çömezlikler..." dedi Sungur alayla.
" KESİN LAN! BANA O KIZI BULUN..." dedim sinirle. Zaten tepem atmıştı.
" Ateşi başına vurmuş bunun..." dedi İlyas. Bir tane kafasına yapıştırdım.
" Kesin zevzekliği yoksa ceza geliyor," dedim net ve sert bir şekilde. Hemen sustular. Cezalarımdan korkuyorlardı. Korkmaları da gerekiyordu.
Ekranlara döndüm.
“Gülmeniz bitti mi?” dedim dişlerimin arasından. Sungur hâlâ sırıtıyordu.
“Komutanım biz stres atıyoruz. Siz de rahatlayın. Sonuçta… bir kız için bu kadar gerilmek—”
Bakışımı çevirdim. Bakışımı yakaladığı an sustu.
“Kamera,” dedim. “Saat on yedi yirmi. Kapı üç.”
Savran hemen klavyeye abandı.
“Geliyor komutanım… aha!”
Ekranda görüntü aktı. Üç kız… Önce girdi. Sonra biz onunla lavabonun önüne gelmiştik.
" Boyu boyuna komutanım," deyince çınar. Kaşlarımı çatıp ona döndüm.
" He devrem he... Yüzbaşım siz nasıl gördünüz yengeyi? Ünlemle nokta gibisiniz," deyince Savran bu sefer ben onun kafasına vurdum.
" Boş yapma..." dedim sinirle. Sonra tam onun yüzüne kamera gelince durdurdum.
“Durdur,” dedim. Savran görüntüyü durdurdu. Ekrana yaklaştım. O kız…
Yüzünü kapatmaya çalışıyor ama o... Kızlar beni oyalarken hızla çıkıyor lavabodan... Yürüyüşü rahat ama fazla rahat değil. Kendinden emin ama etrafı kontrol ediyor.
Çınar kafamın dibine sokuldu.
“Komutanım bu kız yürümüyor… kaçıyor ama fark edilmemeye çalışıyor.”
“Sus,” dedim refleksle. Yaklaştım. Yüzünü yakınlaştırdım.
“Zoom.”
Savran görüntüyü büyüttü. O an… Gözler. Resmen onun gözlerini gördüm sanki. Gözlüğün altından bile hissedebiliyordum.
Asker yeşili. Net. Soğuk. Uyanık. İçimden küfür ettim.
“Yeşil…” dedim farkında olmadan.
" Ne yeşil?" dedi Sungur.
" Gözleri..." dedim bir anlık dalgınlıktan. İlyas hemen atladı.
“Komutanım siz kızların göz rengini mi ezberliyorsunuz artık?”
Sungurun dudakları kıvrıldı. Beni oyuna getirmişlerdi. İyice mala bağladım.
“Oğlum bu normal değil bak. Biz komutanımızı kaybediyoruz.”
“Kesin!” dedim ama sesim eskisi kadar sert çıkmadı. Çınar ekranı işaret etti.
“Komutanım bu kız… profesyonel. Bak adımlarına. Kamera açılarını biliyor. Şurada kafasını çeviriyor—”
“—şurada hızlanıyor,” dedi Savran.
“—şurada yavaşlıyor,” dedi Sungur.
“—şurada da Yüzbaşıyı kafalıyor,” diye ekledi İlyas.
Hepsi sustu. Ben sustum.
“Ne dedin?” dedim sakince.
İlyas gülümsedi.
“Komutanım kız sizi incelemiş. Siz onu incelemişsiniz. Karşılıklı tarama var.”
“Ben incelemedim,” dedim refleksle.
Sungur kahkahayı patlattı.
“Komutanım siz kızın yürüyüşünü, göz rengini, refleksini saydınız az önce.”
Savran başını salladı.
“Bu normal bir kaçma değil. Bu… kılık değiştirme.”
Kafamda şimşek çaktı.
“Kılık?” dedim. Savran ekrana vurdu.
“ Yeşil göz yok. Sizin tarif ettiğiniz kişi ortada yok. Bu farklı. Kız kendini silmiş resmen.”
Çınar gülerek bana döndü.
“Yengemiz asker kökenli galiba.”
“YENGE DEME!” diye kükredim.
Ama geç kalmıştım. İlyas ellerini kaldırdı.
“Tamam tamam… ama komutanım bu kız sizi fena tokatlamış.”
Sungur ekledi:
“ Tutuklayamadınız. Resmen kızı kaçırdınız. Ama elinizden...”
Sinirle nefes verdim. Ama içimde… Sinirin altında başka bir şey vardı. Merak.
“Çıkış kapılarını kontrol edin,” dedim. “Taksi kameraları, otobüs, her şey.”
Savran başını salladı.
“Emredersiniz.”
Çınar hâlâ sırıtıyordu.
“Komutanım bulunca ne yapacağız?”
Ekrana kilitlendim.
“Önce konuşacağım.”
Sungur kaşlarını kaldırdı.
“Sonra?”
Bir an durdum.
“Sonra kaçamayacağını anlayacak.”
İlyas sırıttı.
“Yandı bu Cemre—”
Donup ona döndüm.
“Ne dedin?”
Savran ağzını kapattı. Çınar kahkahayı bastı. Sungur duvara baktı. Sessizlik. İlyas yutkundu.
“Şey… komutanım… ben sadece… isim uydurdum.”
Gözlerim tekrar ekrana döndü. Asker yeşili gözler hâlâ oradaydı.
“Uydurma,” dedim alçak sesle. " Urfa'da neler olduğunu biliyorsunuz değil mi?" dedim sinirle. Hepsi güldü.
" Ulan... DEDİKODUCU KARILAR GİBİ OLDUNUZ HA!" diye bağırdım sinirle.
Sonra ben komutanı arayıp haber verecektim. Diğerleri bilgisayar başına geçti. Üç kızı da Cemreyi de araştırmaya başladı.
" O üç kızı da bulup sorgulayın!" dedim ve odadan çıktım. Bir an önce onu bulmalıydım. Altınları alıp kınasından kaçan biri olarak fazla masum duruyordu. Ama çok tehlikeliydi. Sahte kimlik ve gerçekçi bir masumluk kesinlikle iyi birinin yapacağı bir şey değildi. Onu bulup sorgulamalıydım.
Çınar hızla yanıma geldi.
" Komutanım taksinin plakasını aldık. İnternetten buldum numarayı. Yerini öğrendik. Gidelim mi?"
Güldüm. Yaktım seni Cemre hanım. Az kaldı bulacağım. İşte o zaman tövbe daha bırakmam seni.
" Gidiyoruz..."
Kelime ağzımdan çıkar çıkmaz tim hareketlendi. Savran anahtarı kaptı, Sungur hâlâ sırıtarak montunu düzeltti, İlyas telefona gömüldü, Çınar ise çoktan kapıya yönelmişti. Benim içimdeyse tek bir şey vardı: onu bulma hırsı.
Taksi plakasını almıştık. Sürücünün numarası bulunmuştu. Her şey kitap gibi ilerliyordu. Normalde bu noktadan sonra iş iki dakikalıktı.Ama bu kız… normal değildi.
Güvenliğe selam verip çıktık.
Araca biner binmez Savran gaza yüklendi. Siren yok, tantana yok. Sessiz ama hızlı. Camdan Ankara’nın gri sokakları akıp giderken çenemi sıktım. Kafamda sürekli aynı görüntü dönüyordu: tuvalet kapısından çıkışı, yürüyüşü, o soğukkanlılık.
“Komutanım,” dedi İlyas arkadan, “taksiciyle konuştum. Kızı Altındağ tarafına bırakmış.”
“Net mi?” dedim.
“Net. Oralarda yurt varmış...”
Başımı ona çevirdim. Kaşlarım çatıldı.
“Nasıl yani?”
" Yurtta olabilir yani komutanım." dedi bana şok olmuş şekilde bakıp.
" Ne var oğlum?" dedim sinirle. " Mal mal bana bakıyorsun!"
Ağzı açıldı ama sustu. Sonra Sungur devreye girdi.
" Komutanım bu kız sizin için niye bu kadar önemli! Biraz siz mal- " deyip durdu.
" Afallamışa benziyorsunuz?" demişti ki yurdun önünde durduk.
" Sizi bir mal ederim," dedim bende onun gibi sustum. " Afallatırım... Benim asabımı bozmayın da kızı bulun!" dedim öfkeyle. İşimiz kızı bulmaktı.
" Kılık değiştirmiş şuan. Gerçek adı Cemre Aşiyan. Gözleri..." Deyip durdum. Tim güldü. Parmak şıklatıp beni işaret etti.
" Asker yeşili..." deyip kahkaha attılar. Gözlerimi devirdim. Hızla araçtan indim. Yurdun önüne geldiğimde durdum. Bakındığım da bir şey görünmüyordu. Hızla içeri girdim. Gördüğüm güvenlikte hemen kimliğimi gösterdim.
Kadın güvenlik kimliğime baktı, sonra yüzüme. Bakışı netti ama gözlerinin içinde sanki bir tedirgilik vardı. Ama emin olamadım. En sinir olduğum türden.
“Bir kızı arıyorum,” dedim sesimi bilerek sakin tutarak. “Bugün buraya yeni gelen, kayıt yaptıran ya da misafir olarak giren biri oldu mu?”
Kadın dudaklarını büzdü. Bilgisayar ekranına baktı. Sonra klavyeye bir iki tuş bastı. Bilerek yavaş. Bilerek.
“Bizde kayıtlar gizlidir Yüzbaşım,” dedi. “Öyle herkese bilgi veremeyiz.”
Herkese. Kaşlarım çatıldı.
“Herkese…” dedim, kelimeyi ağzımda eze eze.
“Ben herkes değilim.”
Kadın bu sefer başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bakışı kaçmadı ama omuzları hafifçe gerildi. Yalan söyleyen birinin verdiği o mikroskobik refleksi yakaladım. Ya da çok şüpheliydim.
“Yanlış anlamayın Yüzbaşım,” dedi hemen, sesi bir tık yumuşayarak. “Kurallarımız var. Burası özel yurt. Devlet yurdu gibi giriş çıkış olmaz.”
Tam ağzımı açacaktım ki… Gözüm takıldı. Cam.
Güvenlik masasının arkasındaki uzun camdan, lobinin arka koridoruna açılan bölümden… Bir siluet geçti. Bir anlıktı. Bir gölge gibi. Ama… O yürüyüş. Kalbim resmen tekledi.
Başımı refleksle çevirdim. Kadın bunu fark etti. Çok hızlıydı. Önüme doğru bir adım attı, görüş açımı kesti.
“Şaka yaptım komutanım,” dedi ani bir gülümsemeyle. Fazla ani. Kaşlarım çatıldı.
“Ne şakası?” dedim.
Kadın gülümsemeye devam etti. Ama bu sefer dudakları gülümsüyordu, gözleri değil.
" Size tabiki söylemek zorundayız. İşinize saygımız büyük. Lakin..." dedi durdu. Arkasına bakıp.
" Lakin..." dedim.
" Yeni gelen kızımız yok... Olsaydı size söylerdim." dedi.
Arkamdan timin sessizliği bastı. Sungur nefesini tuttu. Çınar refleksle arkamdaki camlara baktı. İlyas kaşlarını kaldırdı ama konuşmadı.
“Hiç mi?” dedim. Kadın başını iki yana salladı.
“Yok.”
Sonra ekledi. Bilerek.
“Zaten biz herkesi almıyoruz Yüzbaşım. Burası… seçici bir yer.”
Seçici.
“Nasıl yani?” dedim.
Bir an durdu. Sonra o cümleyi patlattı.
“Yani… zenginler işte,” dedi hafif bir gülüşle. “Biliyorsunuz.”
İçimde bir şey yerine oturdu.
Zengin. Özel yurt. Kayıt yok. Kamera kör noktası. Kılık değiştirme.
Gözüm yine o koridora kaydı. Boştu. Ama az önce… Yemin ederim biri vardı. Kadına tekrar döndüm.
“Peki,” dedim sakin ama tehlikeli bir sakinlikle.
“Az önce geçen kimdi?”
Kadının kaşı titredi. Sadece bir saniye.
“Nazımın arkadaşlardır,” dedi hızlıca. Yalan. Arkamdan Sungur eğilip kulağıma fısıldadı.
“Komutanım… burada bir şeyler dönüyor.”
Başımı çok hafif salladım. Kadına son kez baktım.
“Eğer bu yurda bugün giren biri varsa,” dedim,
“ve siz bunu saklıyorsanız… sonuçları olur.”
Gülümsedi.
“Tabii Yüzbaşım,” dedi.
“Biz de kurallara uyarız.”
Arkamı döndüm. Kapıya yöneldim. Tam çıkarken… Camdan yansıyan görüntüde… Bir an. Bir çift göz. Asker yeşili. Göz göze geldik. Sadece bir an.