İki gün geçmişti…
Baran o iki gün boyunca Helin’e defalarca ulaşmaya çalışmıştı. Ama telefon her seferinde kapalıydı. Mesajlar gidiyor ama cevap gelmiyordu.
Baran odasında sinirle dolaşıyordu. Elinde telefonu vardı.
“Bu normal değil…” diye söylendi kendi kendine.
Helin böyle biri değildi. Hele ki son gün birlikte geçirdikleri o güzel günün ardından bir anda ortadan kaybolması… Baran’ın içine hiç sinmiyordu.
Telefonu masaya bıraktı ama birkaç saniye sonra tekrar eline aldı.
Bir kez daha aradı.
Yine kapalı.
Baran sinirle nefes verdi.
“Helin… neredesin?”
Kandemir konağında ise günler Helin için çok zor geçiyordu.
Helin iki gündür odasından pek çıkmamıştı. Babası hâlâ öfkeliydi ve onun fazla dolaşmasını istemiyordu.
Helin aynanın karşısında duruyordu.
Yüzündeki yaralar yavaş yavaş iyileşmeye başlamıştı. Tokat izi neredeyse geçmişti.
Ama kolunda hâlâ morluklar vardı.
Helin koluna baktı ve derin bir nefes aldı.
Sonra dolabından uzun kollu bir elbise çıkardı. Morlukları kapatmak için giydi.
Boynundaki Baran’ın verdiği kolye hâlâ oradaydı.
Helin kolyeyi eline aldı.
“Baran…” diye fısıldadı.
Onu aramak istiyordu. Mesaj atmak istiyordu. Ama telefonu yoktu.
Tam o sırada kapı çaldı.
Helin hemen toparlandı.
“Gel.”
Kapı açıldı. İçeri annesi girdi.
Annesi Helin’e dikkatle baktı.
“Yaraların biraz geçmiş…”
Helin başını salladı.
“Evet anne…”
Annesi kızının kolundaki morlukları görünce içi sızladı.
“Canın hâlâ acıyor mu?”
Helin sessizce cevap verdi.
“Biraz…”
Sonra annesine baktı.
“Anne… Baran geldi mi hiç?”
Annesi bir an durdu.
“Hayır kızım…”
Helin’in gözleri yere indi.
Tam o sırada aşağıdan arabaların sesi duyuldu.
Konağın avlusuna birkaç araba girmişti.
Helin ve annesi birbirine baktı.
Helin’in annesi pencereye yürüdü ve aşağı baktı.
Sonra şaşkın bir sesle konuştu:
“Helin…”
“Ne oldu anne?”
Annesi dönüp kızına baktı.
“Baran gelmiş…”
Helin’in kalbi bir anda hızla atmaya başladı.
“Baran mı?!”
Aşağıda ise Baran arabadan iniyordu.
Bu sefer yüzündeki ifade çok daha sert ve kararlıydı.
İki gündür Helin’e ulaşamamanın verdiği öfke gözlerinden okunuyordu.
Ve bu sefer Helin’i görmeden gitmeye niyeti yoktu.Baran konağın kapısından içeri girdiğinde yüzü oldukça ciddiydi. Gözleri hemen etrafa baktı. Sanki Helin’i arıyordu.
Helin’in babası salonda oturuyordu.
“Hayırdır Baran?” dedi sert bir sesle.
Baran sakin ama kararlı bir sesle cevap verdi:
“Helin’le konuşmam gerekiyor.”
Adam kaşlarını çattı ama bu sefer bir şey demeden başını merdivenlere doğru çevirdi.
“Helin!” diye seslendi.
Yukarıda Helin’in kalbi deli gibi atıyordu.
Annesi ona baktı.
“İnmek zorunda mısın?”
Helin yavaşça başını salladı.
“İnmezsem daha kötü olur…”
Sonra derin bir nefes aldı ve merdivenlere doğru yürüdü.
Adımlarını yavaşça attı.
Baran merdivenlere bakıyordu.
Ve Helin’i gördü.
Ama gördüğü şey onu bir anda dondurdu.
Helin’in kaşının üstünde küçük bir yara vardı. Morluk hâlâ tam geçmemişti.
Baran’ın yüzündeki ifade anında değişti.
Helin merdivenlerden aşağı indi.
Baran birkaç adım ona doğru yaklaştı.
Gözlerini ondan ayıramıyordu.
“Helin…”
Sesi bu sefer çok daha yumuşaktı ama içinde bastırılmış bir öfke vardı.
“Ne oldu sana?”
Helin hemen bakışlarını kaçırdı.
“Bir şey yok…”
Baran kaşındaki yarayı işaret etti.
“Bu ne?”
Helin kısa bir an durdu.
Sonra hızlıca cevap verdi:
“Kapıya çarptım.”
Baran birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Sadece Helin’e baktı.
Gözleri sonra yavaşça Helin’in kollarına kaydı.
Uzun kollu elbise giymişti ama bileğinin kenarında hafif bir morluk görünüyordu.
Baran bunu fark etti.
Çenesi gerildi.
Ama yine de sakin kalmaya çalıştı.
“Kapıya mı çarptın?” diye tekrar sordu.
Helin başını salladı.
“Evet…”
Baran bir süre daha ona baktı.
Helin’in gözleri dolmuş gibiydi ama saklamaya çalışıyordu.
Baran sonunda başını hafifçe salladı.
“Anladım.”
Ama gözlerinden hiç inanmadığı belli oluyordu.
Helin’in babası o sırada konuştu:
“Genç kızlar sakardır biraz.”
Baran yavaşça başını ona çevirdi.
Gözlerinde soğuk bir ifade vardı.
Ama bir şey demedi.
Tekrar Helin’e baktı.
Sonra daha yumuşak bir sesle konuştu:
“Helin… benimle biraz dışarı gelir misin?”
Helin bir an babasına baktı.
Babası sert bir şekilde cevap verdi:
“Gerek yok.”
Ama Baran gözlerini Helin’den ayırmadan tekrar konuştu:
“Sadece birkaç dakika.”
Helin’in kalbi hızla atıyordu.
Baran’ın bakışları ona şunu söylüyordu:
“Gerçeği biliyorum.”
Baran Helin’e baktıktan sonra tekrar konuştu.
“Helin… benimle biraz dışarı gelir misin?”
Helin bir an babasına baktı. Babasının yüzü sertti ama Baran bu sefer geri adım atmıyordu.
Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Helin’in babası isteksizce söyledi:
“Beş dakika.”
Baran başını salladı.
“Yeter.”
Helin yavaşça kapıya doğru yürüdü. Baran da onunla birlikte konağın avlusuna çıktı. Dışarıda hava sakindi ama ikisinin içinde fırtına vardı.
Kapı kapanır kapanmaz Baran Helin’e döndü.
İki gündür ilk defa onu bu kadar yakından görüyordu.
Gözleri hemen kaşındaki yaraya gitti.
Baran bir anda Helin’i kendine çekip sıkıca sarıldı.
“Helin…”
Sesi doluydu.
“Seni çok merak ettim.”
Helin bir anda o sıcak sarılmanın içinde kaldı. Kalbi hızla atmaya başladı.
Baran devam etti.
“İki gündür sana ulaşamıyorum. Çok özledim.”
Tam o sırada Helin’in yüzü acıyla buruştu.
“Ah…”
Baran hemen geri çekildi.
“Ne oldu?”
Helin istemeden kolunu tutmuştu. Sarılınca morluklara baskı gelmişti.
Baran bunu fark etti.
Kaşlarını çattı.
“Helin…”
Kolunu nazikçe tuttu.
“Canın mı acıdı?”
Helin hemen başını salladı.
“Yok… bir şey yok.”
Ama sesi titriyordu.
Baran kolunu biraz yukarı kaldırınca morlukların bir kısmı göründü.
Baran’ın yüzü bir anda sertleşti.
“Bu ne?”
Helin hızla kolunu çekti.
“Hiçbir şey.”
Baran’ın sesi bu sefer daha ciddi çıktı.
“Helin.”
Helin gözlerini kaçırdı.
“Kapıya çarptım dedim ya…”
Baran birkaç saniye ona baktı.
Sonra çok yumuşak ama kararlı bir sesle konuştu.
“Helin… kapıya çarpınca böyle morluklar olmaz.”
Helin’in gözleri doldu ama başını hâlâ kaldırmıyordu.
Baran bir adım daha yaklaştı.
Sesi bu sefer daha yumuşaktı.
“Bana bak.”
Helin yavaşça başını kaldırdı.
Baran’ın gözlerinde hem öfke hem de endişe vardı.
“Bunu kim yaptı?”
Helin’in dudakları titredi.
Ama hemen başını salladı.
“Kimse yapmadı…”
Baran derin bir nefes aldı.
Sonra çok sakin ama güçlü bir sesle konuştu:
“Helin… bana yalan söyleme.”
Helin artık gözyaşlarını tutamıyordu.
Ama yine de fısıldadı:
“Lütfen… sorma…”
Baran’ın çenesi gerildi.
Çünkü artık neredeyse emindi.
Ama Helin’i korkutmak istemiyordu.
Yavaşça elini Helin’in yanağına koydu.
“Tamam…” dedi yumuşak bir sesle.
“Şimdi anlatmak istemiyorsan anlatma.”
Sonra ekledi:
“Ama şunu bil…”
Helin gözlerinin içine baktı.
Baran çok ciddi bir sesle konuştu:
“Kim sana bunu yaptıysa… bunun hesabını verecek.”
Helin’in kalbi o sözlerle bir kez daha hızla attı.
Konağın kapısı arkasında kapalıydı…
Ama Helin ilk defa kendini yalnız hissetmiyordu.Baran hâlâ Helin’in karşısında duruyordu. Yüzündeki endişe gitmemişti.
Bir süre Helin’e baktıktan sonra kaşlarını çattı.
“Helin…”
Helin başını kaldırdı.
Baran telefonu hatırladı.
“Niye telefonunu açmıyorsun?”
Helin bir anda sustu.
Bakışlarını yere indirdi. Parmakları birbirine dolanmıştı.
Baran tekrar sordu.
“İki gündür seni arıyorum.”
Helin hâlâ hiçbir şey söylemedi.
Sadece sessizce duruyordu.
Baran artık anlamaya başlamıştı.
Yavaşça sordu:
“Telefonun sende değil mi?”
Helin’in gözleri doldu ama yine cevap vermedi.
Bu sessizlik Baran için yeterliydi.
Baran derin bir nefes aldı.
Sonra yavaşça Helin’in elini tuttu.
Helin başını kaldırdı.
Baran’ın bakışları bu sefer çok kararlıydı.
Elini hafifçe sıktı ve yumuşak bir sesle konuştu:
“Anladım.”
Helin’in gözünden bir damla yaş düştü.
Baran etrafa kısa bir bakış attı. Konağın duvarlarına, kapısına…
Sonra tekrar Helin’e baktı.
Sesi alçaktı ama güçlüydü.
“Az kaldı Helin.”
Helin şaşkınlıkla ona baktı.
Baran elini biraz daha sıkı tuttu.
“Seni bu evden kurtaracağım.”
Helin’in kalbi hızla atmaya başladı.
Baran devam etti:
“Biraz daha sabret.”
Helin’in gözleri doldu.
“Baran…”
Baran başını hafifçe salladı.
“Biliyorum.”
Sonra Helin’in gözlerinin içine bakarak tekrar söyledi:
“Az kaldı.”
Tam o sırada konağın kapısı açıldı.
Helin’in babasının sert sesi duyuldu.
“Helin! Süre bitti.”
Helin irkildi.
Baran yavaşça Helin’in elini bıraktı ama gözleri hâlâ ondaydı.
Helin birkaç adım geri çekildi.
Gitmeden önce son kez Baran’a baktı.
Baran çok hafif başını salladı.
Sanki yine aynı şeyi söylüyordu:
“Dayan.”
Helin konağın kapısından içeri girdi.
Kapı kapandı.
Baran birkaç saniye kapıya baktı.
Sonra çenesini sıktı.
Artık emindi.
Helin o konakta mutlu değildi.
Ve Baran kafasında tek bir karar vermişti:
Helin’i oradan çıkaracaktı.
Günler hızla geçti.
Konağın içinde büyük bir hazırlık vardı. Kına gecesi için her yer süslenmişti. Avluya kırmızı ışıklar asılmış, masalar kurulmuştu. Kadınların neşeli konuşmaları konağı dolduruyordu.
Helin odasında hazırlanıyordu.
Üzerinde koyu kırmızı, işlemeli bir kına elbisesi vardı. Başına ince bir duvak takılmıştı. Elleri ve saçları özenle hazırlanmıştı.
Ama Helin aynaya baktığında yüzündeki gülümseme çok zayıftı.
Kolundaki morluklar neredeyse geçmişti ama hâlâ biraz görünüyordu. Bu yüzden elbisenin kolları uzundu.
Annesi yanına gelip kızının saçlarını düzeltti.
“Çok güzel olmuşsun kızım.”
Helin annesine küçük bir gülümseme verdi.
Sonra aşağıdan davul ve müzik sesleri yükselmeye başladı.
Kadınlar Helin’i odadan çıkardı.
Avluya indirdiler.
Herkes Helin’i görünce konuşmalar bir anda kesildi.
Helin gerçekten çok güzeldi.
Bir süre sonra kına yakma zamanı geldi. Helin kırmızı bir örtünün altına oturdu. Kadınlar etrafında türküler söylemeye başladı.
Bazıları ağlıyor, bazıları gülüyordu.
Helin’in annesi kızının elini tuttu.
Helin’in gözleri dolmuştu.
Sonra kına yakıldı.
Kadınlar alkışladı, müzikler çaldı.
Gece uzun sürdü ama sonunda kına gecesi bitti.
Ertesi gün…
Kandemir konağında bu sefer düğün telaşı vardı.
Kuaförler, gelinlik, hazırlıklar…
Helin yine odasında hazırlanıyordu.
Bu sefer üzerinde bembeyaz bir gelinlik vardı. Uzun duvağı sırtından yere kadar uzanıyordu. Gelinlik zarif taşlarla işlenmişti.
Helin aynaya baktı.
Kendini tanıyamıyordu.
Bir yandan korku, bir yandan umut vardı içinde.
Kapı çaldı.
Annesi içeri girdi.
Gözleri dolmuştu.
“Hazır mısın?”
Helin derin bir nefes aldı.
“Hazırım…”
Aşağıda ise düğün başlamıştı.
Davullar çalıyor, insanlar konuşuyordu.
Ve Baran avluda bekliyordu.
Siyah bir takım elbise giymişti. Her zamanki gibi ciddi görünüyordu ama gözleri sürekli merdivenlere kayıyordu.
Sonunda biri bağırdı:
“Gelin geliyor!”
Herkes merdivenlere baktı.
Helin yavaş adımlarla merdivenlerden inmeye başladı.
Baran onu gördüğü anda adeta büyülendi.
Bir an gözlerini bile kırpmadı.
Helin gerçekten çok güzeldi.
Helin de Baran’a baktı.
İkisi birkaç saniye sadece birbirlerine baktılar.
Baran yavaşça fısıldadı:
“Çok güzelsin…”
Helin utangaç bir şekilde gülümsedi.
Ve artık düğün başlıyordu.