5. BÖLÜM
ÜÇ YIL SONRA BÜYÜK KARŞILAŞMA
'Kalbin yarısı sendedir diğer yarısı da eline versem benden hiçbir şey kalmaz. İnsan kalbi olmadan yaşayamaz ki. Ben yaşıyorsam eğer kalpsiz, senden güç aldığım için yaşıyorumdur. Eğer ki sen de gidersen yaşama sebebim kalmaz ki? Düşüveririm oracıkta, kalbimi sana emanet edercesine düşerim oracıkta.'
Kazanacaksın... Bu sefer yenilmek yok! Kazanmak var sadece kazanmak... Bu savaşın tek bir kuralı vardı. O da yenilmemek için her şeyi göze almak.
Aylardan Mart günlerden Cuma... Kılıçlar havaya kalktı. Göğe bir emir verildi. Kalplerin sesleri müebbet edilircesine susturuldu. Dillerde sadece bir tek cümle sarf edildi. 'Asla kalbine yenilme! Sırtındaki bıçakları unutma, onlar senin gücün...'
Kalp acısı nankördür, bir kere iyileşecek bir merhem buldu mu unutulanları yok sayar. Kalbinin sesini kıs sadece aklın konuşsun...
O günden sonra aradan dört beş gün geçmişti. Kolumdaki yanık, izle kalmıştı. Ve ruhumda... Tuğra benimle çok ilgilenmişti bu süre zarfında. Ona minnettardım gerçekten.
"Bir ize rastlayamadık Hera Hanım?" diyen avukatla düşüncelerimden sıyrıldım. Gözlerimi anlık kırpıştırıp derin bir soluk aldım. Ne demek bir iz yoktu? Kaşlarımı çattım. Ellerimi sertçe masanın üzerine koyup avukata doğru hafifçe öne eğildim. Ta gözlerinin içine bakarak gözbebeklerimi sağa sola doğru çevirdim.
"Nasıl, 'Bir ize rastlayamadınız.' Avukat bey? Bu adam ölmemiş ya? Yerin altına girmedi ya? Ne demek yok!" sonlarına doğru bağırdığımda zorlukla yutkundu. Dudağını zorlukla araladı. "Adamı saklıyorlar Hera Hanım? Bu zamana kadar ortaya çıkmaması onu gösteriyor?" 'öyle mi?' dercesine başımı yana kaydırdım. Bak, ben bunu düşünememiştim.
"Eh, bir zahmet!" diye sitemle ima ederken "Tabi ki onun parmağı var!" diye sözlerime çıkışarak devam ettim. Tahammülüm git gide azalıyordu. Sakin olmaya çalıştım.
"Aslında..." dedi söylemekle söylememek arasında kalarak.
"Aslında, ne?" dedim devam etmesi için. Ve sarf ettiği kelimelerle başımdan aşağıya kaynar sular dökülmesine neden oldu.
*
"Hera, tepemde dönüp durmasana!" diye azarlayan Songül teyzeyle daha da sinirlendim. Avukatın istediği şey kafamdan çıkmıyordu bir türlü. Delireceğim ya! Valla delireceğim! Etrafımda votka atarken saçlarımı çekişmeyi unutmuyordum. O sırada kolumdan tutularak sandalyeye oturtulmuştum.
Şaşkınca yanımda duran Sıla'ya bakarken 'ne' dercesine kaşlarını çattım. "Otur!" diye ikazda bulunurken surat astım.
"Hemen de surat as!" demişti Sıla burun kıvırırken.
"Başka yolu elbet vardır kızım. Buradan çıkacaksın da tamam mı?" teselli edercesine elini omzuma koyan Songül teyzeyle derin bir iç çektim.
"Çıkmam gerek!" diye kendi kendime fısıldadım. "Hakkım... Suçum olmadığı halde üç sene mahkûm edildim zaten. Daha fazla suçsuz yere yatmak istemiyorum. Kendimi affettirmem gereken bir ailem var. Ceza kesmem gereken biri var."
"Onu boş ver." dedi Sıla. "Ailenin yanında ol ve üniversite için hazırlık yap bir an önce."
"Okul..." diyerek alayla sırıttım. Doğru ya okul? Uğruna bir şeyden daha mahrum kaldığım eylem. Bursum yanmıştı. Bir yıl boyunca emek harcadığım sınava alınmamıştım. Geç kalmıştım. Çağrı, beni okulumdan da etmişti.
"Buradan çıkınca ilk işin okulun için bir şeyler yapmak olsun. Açıktan da olsa devam etmenin yolunu ara kızım." dedi içten bir tebessümle Songül teyze
"Aynen. Yeni bir sayfa açarsın hayatına, tertemiz."
"Bunun içinde o adama ulaşmam gerek." dedim yüzüm düşerken.
"Başka bir..." sözünü hızla kestim. "Yok!"
"Çelişkili bir durum." dedi bu sefer de Sıla. Başımla onayladım.
"Orada yakışıklı centilmen erkekler de vardır şimdi?" masanın üstüne koluna yaslanarak ellerini çenesinde kavuşturan Sıla öyle bir iç çekmişti ki... Uzaklara dalmış bir hale bürünürken içli içli ofluyordu.
"Nerede?" diye sorduğumda gülmemeye çalıştım.
"Nerede olacak!" diye çemkirdi. "Okuyacağın okulda."
"Okulda?" dedim hayrete düşerek. "Okula gidiyorum da ben mi bilmiyorum?"
"Paralel evrene geçiş yaptı bizim deli?" diyen Songül teyzeyle kahkahalara boğulduk. Sıla, kahkaha atışımıza kaşlarını çatarak karşılık verirken sandalyesine yaslanmış ellerini de gövdesinde kavuşturmuştu bile.
"Ne gülüyorsunuz ya? Yok, mu bir dirhemcik bile yakışıklı?" masum bir ifadeyle bize baktı.
"Deli kızım benim. Gerçek hayat, kitap, dizi bitti şimdi de paralel evrene mi başladın?" dedi Songül teyze yanındaki çaydan yudum alırken.
"Yoo." bir de itiraz etmiyor mu?
"Buluruz sana bir yakışıklı. Ama." deyip parmağını Sıla'ya doğru salladı. Uyarır gibi kaşlarını kaldırırken "Kukladan." deyince beni bir gülme tuttu. Karnımı tuta tuta kıkırdarken, Sıla bize ters ters kaşlarını çatarak baktı.
"Songül teyze ya! Geç dalganı. Sen de gül gül utanma!" demişti son sözünü bana dönerek.
"Utanmıyorum." diye onayladığımda inadına daha da güldüm.
"Pişkin pişkin bir de 'Utanmıyorum.' diyor? Bulacağım bir tane! Bakın o zaman göreceksiniz! Yüzünüzü kıpkırmızı yapacağım."
"Bulursan bana da haber ver." desem de işin aslısı şakaydı aslında. Buradan kurtulamayacağımızı bildiğimiz için dalgaya alıyorduk. Biz mahkûmduk bu hayatta. Ve kolay kolay da özgür olamayacaktık...
Çağrı tam bir çocuk gibiydi. Hasta olmasına rağmen inat ediyordu. Çağrı'nın iyice kötüleştiğini fark ederek "Eve git, dinlen." diye ikna ekmeye çalıştım. Siyah karanlık gözlerini bana dikerek koluyla ağzını kapatıp öksürmeye devam etti. Çağrı'nın bu çocuk gibi davranışı karşısında göz devirdim. Kollarımı gövdemde bağlayıp ayaklarımı salladım.
"Hayır!" diye öksürüklerin arasından itirazda bulundu. "O eve tek gidemezsin, son sözüm bu!"
Hala inat ediyordu. Sanki küçük bir yavru keçiyle konuşuyor gibiydim ve hasta olup olmadığına bakmayarak bana diklenmeye, ağır abi tavırları yapmaya devam ediyordu.
Tekrardan ciğerden öksürünce daha fazla dayanamayarak kolundan tuttuğum gibi dışarı bahçeye çıkardım.
Bana şaşkın bir ifadeyle bakınırken aynı zamanda da hareketlerimi gözlemlemeye çalıştı. Bahçeye vardığımızda az ilerdeki arabalarının yanına yürüdük. Ardından kolunu tutmayı bırakarak duraksadım. Bana hala şaşkınlıkla bakmayı sürdürürken "Anahtarı nerede?" diye arabasını işaret ederek keskin bir tavırla sordum.
Kaşlarını tereddüt edercesine havaya kaldırdı. "Ne yapmayı düşünüyorsun arabayla? Herhâlde beni eve postalamayı düşünmüyorsundur? Çünkü yapmam, ilk önce seni sağ salim eve bıraktıktan sonra eve dönebilirim belki..."
Bezgin bir edayla ofladım. "Çok konuşuyorsun ya! Anahtar dedim sadece, bin ton laf etmene gerekecek bir şey yoktu! Ben değil ayrıca..." deyip kısacık duraksadım. İtiraz etmesine müsaade vermeden tekrar dudağımı araladım. "Seni eve koruman bırakacak."
Dudaklarını itirazla araladı. "Hera, sinirlenmeye başlıyorum ama! Sinirlenirsem de hiç iyi şeyler olmaz!" dedi tehdit vaki bir tonlamayla. Kaşlarını kaldırdığında alnında oluşan kırışıklığa istemsizce kahkaha atmıştım. Yeri ve zamanı unutarak bana tuhafça bakış attığında "Kusura bakma ya sinirli çatılı kaş gördüm mü tutamıyorum kendimi, gülmeye başlıyorum." dedim kahkahalarımın arasından.
Çağrı bana uzaylı görmüş bakışı atmıştı. Ardından da 'sen iflah olmazsın' der gibi göz devirerek başını iki yana salladı.
Daha sonra kara harelerini koyulaştırıp öfkeli hale büründürdü. Bahçenin ortasında bizden başka tek tük kişiler vardı. Onlarda buralı değildi.
Dişlerinin arasından tıslarcasına kelimeleri sarf ederken gözlerini gözlerime dikti. "Şuan ki durumun farkında mısın? Ciddi bir şey konuşuyoruz ve sen alnımdaki çıkan kırışıklığa gülüp duruyor musun yani?" dedi, büyük bir ciddiyetle.
Ayakta durmaya devam ederken "Evet." dedim kısaca. Daha sonra tekrar kahkaha atıverdim.
Çağrı ya sabır çekercesine ellerini yukarıya kaldırmış sabır duası ediyordu. "Allah'ım sen bana sabır ver. Yoksa biraz sonra delirerek öleceğim şu kunduz belası yüzünden."
Sinirle karnına yumruk fırlatarak yüzünü ekşitmesini sağladım. Aniden gelen darbeyle bükülen Çağrı acı içinde kıvranarak söylendi. "Zalimin kızı elinin ayarı yok mu senin?"
Koskoca cüsseli adamı iki büklüm yaptığıma göre epey kendimi geliştirmişimdir. "Yok, maalesef, canımı sıkanlara acımam patlatırım iki yumruk." deyip tırnaklarımla oynamaya başladım. Sanki hiçbir şey yapmamışım gibi.
"Zalimin kızı ben hastayken yapma bari. Elinde kalmaktan korktuğumu söylesem sana koz vermiş olurum değil mi?" diye sordu emin olmak istercesine bakarak.
Umursamaz tavrıma takınıp "Doğru düşünüyorsun? Sinirlerimi bozmaya devam edersen de hiç acımam bilesin." dedim.
Göz devirdi. "Ona ne şüphe! Şimdi ne yapmalıyım sence? Biraz daha inat etmeye devam mı edeyim yoksa yumruklarına boyun mu eğeyim?"
"Cık, arabana binip tıpış tıpış eve gidiyorsun ve kendine çorba yaptırıyorsun?" dedim her kelimenin üstüne bastırarak.
Çağrı muzipçe dudak kıvırıp "Belli etmeyerek, umursamaz halini takınıyorsun ya aslında o tavrının altında ne kadar endişelendiğini görüyorum güzelim. İçten içe bana bir şey olacak diye korkuyorsun." dedi.
Bakışlarım anında bakışlarında bitti. Yakalanmış edasıyla itiraz etmeye çalıştım. "Yok, öyle bir şey!" istemsizce bağırdığımı anladığımda bahçedeki tek tük kişiler bakışlarını buraya yöneltmişti.
Onları umursamadan öfkeli bir şekilde kusmaya başladım. "Neden senin için endişe edeyim ki? Sen benim neyimsin ki korkayım senin için? Sen çok mu kaptırdın şu aitlik kavramına da benim üzerimde hâkim kuruyorsun?"
Çağrı duyduklarını idrak etmeye çalışıp kafasında tartmaya başladı. Cümlelerini toparlamış olacak ki dudağını büyük sakinlikle açıp konuştu.
"Aitlik?" dedi hayretle. "Kızım, ben senin üzerinde neden aitlik kurayım ki? Ait olmak, birine bağlı olmak değildir ki? Ait olmak, sevdiğini koruma içgüdüsüyle yaklaşmaktır. Ait olmak, ruhların birbirine kenetlemek değildir ki... Ruh eşini bulduğunda ona eşlik edebilendir." dedi keskin bir edayla.
Gözleri kararmışçasına bana bakarak teker teker aklıma kazımamı ister gibi söylemişti. Anlamayarak sormaya devam ettim.
"Nasıl yani? Tek kişilikte mi demek istiyorsun?" kafam karmakarışık olmuştu.
Alnını kaşıyıp dibime biraz daha yaklaştığında gerilemedim. Cesur harekette bulunarak bu sefer de bende ona yaklaştım.
"Ait olmak, tek kişilik değildir. Ruhların tekliğidir, aitlik. Birine âşıksındır ama o sana âşık değildir mesela. Sanki ona mecburmuşsun gibi ona kendini ait olmaya ikna etmeye çalışıyorsun ve farkında olmadan onu korumaya çalışıyorsundur korumaya ihtiyacı olmadığı halde."
Kafam iyice çorba olmuştu. "Ne yani korunmaya muhtaç mıyım diyorsun anlamıyorum dediklerinden? Garipçe konuşmayı bırakır mısın?" dedim.
Nefesini yüzüme üfleyerek yorgunca gülmeye başladı. "Anlamanı beklemiyorum zaten. Sen sadece şunu bil, yeterli. Seni her şeyden çok seviyorum ve korunmaya ihtiyacın olmadığı halde korumaya çalışmak istiyorum seni. Ait olalım birbirimize istiyorum."
Nefesim sıklaştı. Kalbim yanardağ gibi patlamak üzereydi sanki. İçimdeki yangın dışarıya taşacak diye o kadar endişeliydim ki... Tek bir şeyden emin olabilirdim, kendi duygularıma. Çağrı'nın duygularına bir türlü emin olamıyordum. Sanki her an yalan söyleyecek hissine kapılıyordum.
Her an altından bir sır çıkacakmış da yaralanacak gibiydim. Çağrı'yı bir kez daha duymazlıktan gelerek elimi cebine soktum. Elimin altına metal bir şey değince onu elime alarak çıkardım cebinden.
Bana anlamsız bakışlar atmaya devam ederken arabanın sürücü koltuğunun kapısını açtım. Daha sonra Çağrı'ya bakıp vermesi için işaret verdim.
Çağrı göz devire devire kapıyı kapatıp beni de arabayla arasına sıkıştırdı kıvrakça. Sesindeki yorulmuş tonu gözlerinde de meydana geldi.
"Daha ne kadar inkâr etmeyi düşünüyorsun? Her itiraf ettiğimde böyle mi tepki vereceksin, umursamaz. Çok sıkıldım ben bundan artık. Net bir cevaba ihtiyacım var benim. Cevap vermek bu kadar mı zor senin için? Katlanamıyor musun bana da yüzünü başka yöne çeviriyorsun? Eğer öyleyse..."
Sözünü kestim anında. "Çağrı..." dediğimde bu seferde o sözümü kesmişti. Kara harelerini yeşillerime dikercesine "Ne Çağrı, Çağrı... 'Net cevap istiyorum' diyorum sana! Bir cevap... Çok mu zor?" sonuna doğru sesi kısılmıştı.
Biraz daha ayakta durursa bayılabilirdi yorgunluktan. Yine sorusundan kaçarak "Ayakta durma daha fazla. Hastasın zaten yorgunluktan bayılacaksın biraz daha ayakta durmaya devam edersen..." dediğimde gürlemeye başladı bahçenin ortasında.
"Hera! Umursama ayaklarına yatmayı kes! İkimizde biliyoruz ki ben eve gider gitmez beş dakika sonra arkamdan geleceksin. Çünkü vicdanın el vermiyor ve en önemlisi de bana değer veriyorsun Hera. Kendine daha ikna edemiyorsun sadece." deyip derin nefes almak için duraksadı.
Sanki içimi okuyor ve ortaya çıkarıyordu hissettiklerimi. "Hera güzel meleğim benim... Hadi artık net bir şey söyle?" yalvarır gibiydi.
Beklentinin altından daha farklı acımasız sözler telaffuz ettim. Başımı dikleştirerek soğukça "Sana karşı hiçbir şey hissetmiyorum!" dedim.
Bana hayal kırıklığı ile umutluca bakınıp kısıkça mırıldandı. "Ya, o gün de mi yalandı? Bana sevdiğini söylerken yani..." o günü kast ediyordu. Üzerimize bomba atıldığı gün...
Net bir tavırla onu daha çok kırılacak şeyi söyledim, benim canım daha çok acıdığını fark edemeyerek. "O gün öleceğimizi sandım ve sana son iyiliğimi yapayım dedim. Nereden bilecektim ki o bombanın sahte olduğunu..."
Bana hiç bakmadığı gibi bakış attı. Hayal kırıklığıyla, kızgınlıkla, acıyla ve ilk defa ağlayacakmış gibi ağlamaklı. Daha sonra hepsini köşeye atarak en sinirli bakışını bahşederek parmağını savurdu öne doğru.
"Sonradan pişman olacağın şeyler söylüyorsun! Eğer niyetin, benim canımı yakmaksa... Tebrik ederim Hera, çok güzel kalbimi kırdın!" diyerek beni kenara iterek arabasına bindiği gibi gözümün önünden kaybolmuştu.
Yaptığım şeyden sonra içime büyük huzursuzluk gelmişti. Şimdiden pişman olduğumu hissediyordu. Çağrı çoktan gitse de ben oracıkta güneşin kavurucu sıcaklığına aldırmayarak durmaya devam ediyordum.
İçim buz gibiydi ama dışım terletecek kadar sımsıcaktı. Bulutlar ağlamak ister gibi aniden gürleyince yerimden titreyerek zıplamıştım. Bu havada yağmur da neyin nesiydi?
Hatırladığım anıyla canım bir kez daha yandı. Ruhum can çekişse de bunu yapmak zorundaydım. Tek kurtuluşum buydu. Boğazımın düğümü sıkı bir iple bağlıydı ve çözülmesi imkânsızdı.
Derin nefes aldım. Gözlerimi yumup sakinleşmeye çalıştım ve açık görüşme olan odaya geçerek onu bekledim. Ellerim tir tir titrerken bakışlarımı masadan ayırmadım. O sırada ayak sesleri gelmeye başlayınca bakışlarımı ağır bir şekilde masadan çekerek karşıya çevirdim.
Kalp atışım onu gördüğü için hızlanmıyordu. Kalp atışım bakışlarındaki gülümseme yüzünden ona karşı hissettiğim nefret duygusuyla hızlanıyordu.
"Bu anı o kadar çok bekledim ki Ölüm Perisi... Benimle görüşme istediğini kabul etiğin için çok teşekkür ederim."