6. BÖLÜM
İÇİNDEKİ ÇOCUĞUN SESSİZ HAYKIRIŞLARI
Yıllar sonra...
Yıllar sonra tam da karşımda. Yaptıklarından pişman ve bir şansı olduğunu zanneden Çağrı Dağırman. Ellerini masanın üzerine yerleştirmiş gözlerimin içine bir umutla bakıyor?
Hala onu affedeceğimi düşündüren ne, bilmiyorum ama karşımda ne kadar düşük düştüğünün farkında değil. Zamanla soğuyacağımı zannediyordu ama benim içim soğumak yerine daha da harlanıyordu.
Bakışlarına gözlerine diktiğimde kardeşimin sakat kalışını görüyordum. Ellerimin nasıl kanlandığını... Ablamın onun yüzünden terk edişimi görüyordum. Bu hep canımı yaktı. Hala da yakıyor...
Bitmeyecekti biliyorum. İçimde ona karşı beslediğim öfke hiç dinmeyecekti. Çağrı, benden her şeyimi çalmıştı çünkü.
İlk kez bir adama olan güvenimi.
İlk kez birini delicesine âşık olduğum o hissi.
İhanetini, sırtımda taşıdığım ilk o anı... Bana reva görmüştü.
"Sesini bile duymak..." dedim yüzümü ekşiterek. "Bana acıdan başka bir şey vermiyor! Biliyor musun?" dedim dibine hafif yaklaşıp ellerimi masada birleştirirken. "Tahammül edemiyorum! O yalan akan sesini duymaya. Ama şuan da mecbur gibi bir şeyim." bakışları ben de değildi. Bir şey dikkatini çekmişçesine oraya odaklanmış gibiydi.
Yüzü acıyla kavruldu bir anda. Eli ağır hareketle koluma giderken kendimi hızla geri çektim. Zorlukla yutkundu. Bakışlarındaki acı çoğaldı.
"Koluna ne oldu?" diye sorarken bakışları hala kolumdaydı.
"Seni İlgilendirmiyor!" desem de lafımı takmayıp kolumu bir tutuşla kendine çekti. Ara ara acısı tutuyordu ve şimdi de tutacağı tutmuştu. Hissettirmemeye çalışarak derin nefes almaya çalıştım. Kaşlarını çattı.
"Kim yaptı?" diye öfkeyle dişlerinin arasından tıslarken acısını yok sayarak kolumu ondan kopardım. "O adam ölmemiş?" dedim asıl konuyu dile getirerek. Yerinde kaskatı kesildi. Bakışları donuklaştı. Bunu sormamı beklemediği aşikârdı.
"Neden öldü dedin bana?" ses yok.
"Amaç neydi?" sorularımı yardırmaya devam ettim. Hala cevap yok. Ellerimi sertçe masaya vurdum. Masa yerinde titrerken onunla birlikte Çağrı da titredi. Çok kısık bir tonla "Kolun yaralı, sert vurma." deyince daha da çılgına döndüm.
Açık görüşmedeki diğer mahkûmlar ve aileleri bize döndü. Görmeye tahammül edemediğim adam bana yerinde küçücük kalmış gibi acıyla baktı.
"Kolum senin ilgilendirmez. Acısı da benim, acımaması da! Sen? Bana! Neden tuzak kurdun? Onu söyle! Sonra da o adamı bul ve beni buradan çıkart! Bana bunu borçlusun, anladın mı? Mecbursun!"
"Hera..." yutkunamadı. Bir şey söyleyecek gibiydi ama söyleyemiyor gibi yutkundu. Tekrardan "Hera..." diye fısıldarken nefesi kesilmişti. "Nasıl söylenir bilmiyorum ama... O adam..."
"O adam?" dedim sertçe ve o sırada görüşme saatti bittiğini haber veren gardiyan yanıma gelerek kalkmamı istedi. Hayır. Şimdi olmaz! Çağrı bana daha o adama ne olduğunu söyleyecek!
"Görüşme sona erdi." ayağa kaldırıldım. Kollarından kurtulmaya çalışarak Çağrı'ya baktım. "O ADAMA NE OLDU?" desem de bana bakmadı. Görüşme salonundan yak paça götürürken Çağrı arkamdan fısıldamıştı ama bu fısıldadığındaki sözleri anlayamadan salondan çıkarılmıştım.
"Kolunu acıtmayın... Ben yeterince acıttım, yaktım. Siz yapmayın..."
*
"Avlu saati!" diye bas bas bağıran gardiyanla yerimden kıpırdamadan durmaya devam ediyordum. Koğuştaki herkes hava almaya çıkarken yanımda sadece Sıla duruyordu. Bakışlarım donuktu, hissizdi, ruhsuzdu.
Dizlerimi kendime doğru çekmiş ellerimi de ellerimi de önünde sarmıştı. Karşımda duvar vardı. Onu bile umursayacak derecedeydim. Günden güne güçleneceğime daha da yıkılıyordum. Bir enkazın altında kalmamıştım belki de... Ama en sarstırıcı depremi ruhumda yaşamış ve kalbimde, gözlerimde enkazının çöküşünü izlemiştim.
Hayatımın tamamı sanki yerin altında kalmıştı ve üzerine yeniden beton yapılmış gibiydi. Kurtulmam imkânsızdı. Bağırsam duyulmaz, nefes alsam yaşanılmazdı. Hani bir anda takılı kalır ya bir insan. Ve o andan hiç çıkmaz istemez... Ben o andan kurtulmak, çıkmak istiyordum.
Boğuluyorum! Suyun içinde kalan biri gibi boğuluyorum! Ama tek fark vardı. Suyun içinde değil, sırtımdaki darbelerin oluştuğu ihanet kamçılarından boğuluyordum. Gözlerimdeki o buğulamada boğuluyordum.
Duvara baktıkça hissizleşiyorum. Hissizleştikçe kayboluyorum yıllarımın acı dolu haykırılarımda.
"Aileni özlüyorsun? Neden görüşme saatlerinde ziyaretlerine izin vermiyorsun? Onlar, ailen abla. Her ne olursa olsun büyüklük gösterirler?" Sıla'nın tereddütlü çıkan sesiyle kendime gelip iç çekişinde bulundum.
Sıla'ya hala bakmadım. Bana olan bakışlarını duvardaki gölgeden fark ediyordum. "Benim gibi bir suçluyu kim affeder Sıla?" dedim sorgular bir ifadeyle.
"Sen suçlu falan değilsin abla. Hiçbir suçun yok?" güler gibi tısladım. Başımı olumsuzca iki yana salladım. "Cezaevindeyim. Adam vurdum. Öldü deseler de bir cana kıyacaktım. Ben bir katil..."
"Katil olan sen değil sana bu acıları yaşatan kişidir abla!" dedi kaşlarını çatıp çıkışırken. "Katil..." dedim deli gibi kıkırdayarak. Dudağım iki yana kıvrıldı.
"Peki ya, Mehtap'ın o halde olması? Beni katil yapmaz mı? Benim yüzümden hayatı boyunca..." söyleyemedim. Dilim lal oluyordu. Sıla da yatağın diğer ucunda oturup bacaklarını bağdaş yaptı. Tam karşımdaydı. Önümde duvar yoktu. Sıla'nın tedirgince bakan gözleri vardı.
"Şey..." dedi bu sefer de. Bir şey istiyordu da çekiniyor gibiydi. Gözlerinin içine baktım. 'Evet' dercesine başımı öne doğru salladığımda derin nefes bıraktı.
"O adam? Ortaya çıkmadı mı?"
"HAYIR." dedim nefretle. "Söylemedi. Söyleyecekti aslında ama gardiyan görüşmenin sona erdiğini söylediği için yarım kaldı."
"Nasıl bulmayı düşünüyorsun?"
"Avukat bulacağım diyor ama güvenemiyorum." gerçekten de güvenmiyordum. Gizlediği bir şey vardı gözlerinde.
"İnşallah bulunur da bu yerden kurtulursun abla." inşallah. Kollarını omzuma sardığında karşılığını sonradan verdim. Daha sonra benden hızla ayrılarak yüzüne gülümseme eklemeye çalışarak "Hadi, vakit dolmadan avluya çıkalım?" diyerek ellerimden tuttuğu gibi kaldırdı.
Avluya çıktığımızda sıcak hava yüzüme vurdu. Havanın güzelliğiyle tellerle kaplanmış alana ilerlerken bizimkilerde oradaydı.
"Bugün annemler geldiğinde bir kez daha anladım, ne kadar özlediğimi." diyen diğer telin ardındaki kızla bakışlarım oraya doğru döndü.
"Aile özlemi bir başkadır. Keşke sık sık görebilsem? Bir gün öleceğiz hepimiz. Bunu farkında olarak keşke daha fazla ailemizle vakit geçirebilsek?" diğer bir kızın dedikleriyle boğazımda kocaman bir düğüm meydana geldi. Yutkunamadım.
"Yarın anneler günü. Babama söyleyeceğim çok güzel bir hediye alsın ikimiz adına!" o kadar hevesle o kadar heyecanla dile getiriyordu ki yutkunmalarım boğazımda dize dize olmuş gibiydi. Anneler günü! Tek bir cümleyle yıkılmam yok muydu?
"Ben de kuruş yok! Ne hediye alacağımı bilmiyorum." diyen diğer kızla genim yandı. Onun parası olmadığı için annesine hediye alamıyordu ve bunun için üzülüyordu. Peki ya ben? Daha yüzüne bakmaya çekindiğim o güzel yüzlü anneme ne yapabilirdim. Üç yıldır sesimi dair gizlediğim anneme ne hediye edebilirdim ki?
Bu kıza yardım edecektim. Benim yardımım olduğunu gizleyerek annesine hediye alacaktım. Bunu kendime borçluydum. Bunu anneme borçluydum.
Bunu o kıza borçluydum. Borcum olmadığı halde hem de...
"Hera nereye daldın yine kızım?" diyen Songül teyzenin yanımıza gelişiyle bakışlarımı konuşan kızlardan çekip önüme döndüm. Zorlukla tebessüm edip "Hiç." dedim 'i' harfini uzatarak. "Hiçbir yere."
"Ay Songül teyze!" diye cıvıl cıvıl sesiyle ellerini birbirine vururken aklına bir şey gelmiş gibiydi. "Yarın yemekler yapalım? Kutlama için süslemeler de hazırlarız. Çalgı çelgi günü yaparız." hevesle dile getirdi.
"Olur, yaparız." dedikten hemen sonra tedirginlikle bana baktı Songül teyze. Hafif çekingen duruşuyla ne hissettiğini anlayınca kocaman gülümsemeyle karşılık verdim. "Sorun yok." dediğim an içine bir rahatlama geldi az da olsa.
O sırada avluda görünen Tuğra'yla bakışları birini arar gibiydi. İstemsizce bakmaya devam ettim. Bakışları bir anda burayı bulunca anında yüzünde gülümseme oldu. Sanki aradığı şeyi bulmuş gibiydi. Yanıma doğru geldiğini fark eden tek ben değildim. Omzuma sertçe yumruk atan Sıla'yla yüzümü buruşturdum. Kulağıma doğru eğilip "Seninki, seni arıyor?" diyerek kıkırdadı. Ardından da Songül teyzenin kolundan tutarak uzaklaştılar.
"Hayret hiç revire gelmedin. Hoş hiç gelme de." Dediğinde sonradan ne dediğini fark ederek açıklama yapmaya çalıştı. "Şey yani... Revire gel de hasta olarak gelme, onu demek istedim. Yoksa gel yani... Hasta olarak değil yani..."
"Anladım." tek kelimeyle. Elimi ağzıma götürürken çaktırmayarak gülmeye çalıştım. Güldüğümü bıyık altında fark ettiğinde elini ensesine götürdü.
Bir doktorun burada ne işi olurdu ki? Yani mahkûmlarla dolu bir alanda. Cezaevinden daha güzel yerler vardı. Mesela sahil kenarı. Neden orada hava almaz kibir insan.
O, özgür biriydi. Ben ise mahkûmdum...
"Daha iyi misin?" diye düşünceli bir tavırla sorarken başımı salladım. "Çok iyiyim." dedim yalan söyleyerek. Kalbim yara bere içindeydi. İyiyim bile demek işkence gibi geliyordu.
"Gerçekten iyi misin?" diye diretirken cevabımdan tahmin olmaya çalışır gibiydi. Gerçekten 'iyiyim' cevabını duymaya ihtiyacı var gibiydi. Yine yalan söyledim kalbim yara bere içinde kalırken.
"Çok iyiyim! Hem de çok iyiyim." Çağrı'dan sonra ne kadar iyi olabilirsem o kadar iyiyim...
Sıktığı avucu usulca açarken bakışlarım avucundaki fulara gitti. Ablamın fuları... Zorlukla yutkundum. Bakışlarım zeytin rengindeki gözlerini bulunca onda ne işi olduğunu anlamaya çalıştım.
"Bunu revirdeyken düşürmüşsün?" dediğinde en son revirel gittiğim günü kastetti. O kadar zamandır aradığım fular Tuğra 'da mıydı? Onda ne işi vardı?
Elinden hızla aldım. Bileğime sararken çekingen bir tavırla yüzüme bakmaya devam etti. Ardından suçlu çocuklar gibi bakışlarını kaçırınca "Tamam itiraf ediyorum." diyerek asıl nedenini açıkladı.
"Bilerek getirmedim bu zamana kadar. Çünkü..." lafını bölen gardiyanın sesi oldu. Ah hadi ama! Yine mi?
"Avlu saati bitti. Herkes koğuşlarına." Tuğra sıkıntıyla ofladı. Sanki kızmış gibiydi. Mecbur içeriye geçerken kolumdan tutarak durdurdu. Yandan ona baktığımda gözlerinden geçen duyguyu anlamadım. Yüzüne boş boş bakındım. Daha sonra hiçbir şey demeden kolumu bırakarak arkasına dönüp gitti.
*
"Her şey tamam mı?" diyen Eylül'le başını salladı Sıla. Yemekler döktürülmüş, içecekler masaya donatılmıştı. Sanki parti veren bir hava vardı koğuşta. Bugün sensiz kutladığım anneler gününün dördüncü yılı...
Özür dilerim annem. Senin yüzünü eğdirdiğim için özür dilerim.
"Eğlence başlasın o zaman!" diyen Sıla'yla müzikte açılmış herkes eğlenmeye başlamıştı. Aralarına katılmadım. Zaten herkes o kadar eğlenmeye dalmıştı ki... Kapıya doğru gittim. İki kez tıklatırken kapının gözü açıldı. Gardiyan önümde belirince "Telefon edebilir miyim?" dedim yüksek sesle.
Onayladı ve kapıyı açtı. Kolumdan tutup dışarıya çektiğinde kapıyı tekrar açtı. Koğuş o kadar gürültülüydü ki kimse kapının açıldığını duymamıştı.
"Bu arada sizin de anneler gününüz kutlu olsun." dediğimde anlık duraksadı. Gözlerinde beliren şaşkınlıkla bana bakarken bunu beklemediği aşikârdı. Kekelercesine "Teşekkür ederim." deyince şaşkınlığı hala üzerindeydi.
Birkaç dakika sonra telefon kulübenin önüne gelirken yalnız bıraktı. Ellerim titredi. Kablolu telefona uzanırken nefesim kesik kesikti.
Ağırca elime alıp hatırladığım numaralara bir bir bastım. Gözlerimi yumarken titriyordum dakika başı. Uzun zaman olmuştu. Telefonun diğer ucundan gelen sesle daha çok sarsıldım.
"Alo, kimsiniz?" ciğerlerimdeki hava sertçe boşaldı. Elim, ayağım titreyerek boşaldı. Kalbim hiç durmaksızın çarparken bir kez daha sesini duydum o çok özlediğim sesi. "Yanlış numara herhalde Biray." ablam mıydı yanındaki?
Cesaretimi toplamaya çalıştım. Uzun bir soluk çekerek telefon kapanmadan o beş kelimeyi bir çırpıda söyledim.
"Anneler günün kutlu olsun anne..." ve gözyaşlarım sel gibi yanaklarıma aktı.