ŞEYTANLAR VE KURBANLAR

2186 Words
7.BÖLÜM ŞEYTANLAR VE KURBANLAR Koskoca dünyanın içinde yangınlar bir tek benim olduğum yere yayılmış gibi cayır cayır yandığımı hissediyordum. Etrafımı alevler sarmış ateşin rengi ise yüzüme yansımıştı. Küçücük bir yansıma bile içimi yakıyordu. Direniyordum. Direnişim beni daha da alevlerin arasına sürüklüyordu. Çaresizliğim büyüyor ve alevlerin arasına karışıyordu. Kalbimin acısından daha berbattı bu acı. Kulaklarım uğuldadı. Ateşin fısıltısı kulağımı deldi. Gözyaşlarım bir damlayla ateşi yok etti. Boğazım yandı. Yutkunamıyordum. Nefes alıp vermek bile işkenceye dönmüştü. Dişlerimi öyle bir sıkıyordum ki, biraz daha sıksam tüm dişlerim ağzıma dolacaktı. Gözlerim ağlamaktan yanıyordu artık. Telefon elimde kayıp düşecek gibi duruyordu. Mahkûmlar ve özgür kalanlar... Kötüler ve iyiler... Cennet ve cehennem... Sanki hepsi bir sözle birbirine karışmış gibiydi. Özlem duygusu kalbimin ta derine çökmüş ve acısı dinmeyen bir duyguydu. Benim yaptığım belki de bencilikti ama özlem duygum kabarmış ve artık kendini saklayamıyordu. Ayaklarım her an beton zeminde kayacak gibiydi. "Hera, annem!" annemin feryat figan çığlığı kulağımı buldu. Sesi cezaevinin dışına kadar çıkmış gibi gürdü. Bir mağaranın içinde sesin yankılanır ya? Annemin sesi de burada yankılanmıştı. Telefonun diğer tarafından bu sefer de ablam Biray'ın sesi yankılandı. "Hera mı, o?" evet abla benim. Çağrı uğruna sana rest çeken kişiyim. Beni affedemeyen ama içten içe affetmek istediğin kişiyim, Hera. Benim ikinci annem, Biray'ım... Hayatını mahvettiğim ablam... Nefesim daraldı o anda. Ablamın sesini duymak beni nedense kötü hissettiriyordu, belki de yaptığım hatalardan dolayı böyle hissediyordum. Cevap vermedim. Biraz daha konuşmalarını istedim. Telefondan nefes alışları çoğaldı. İç çekme sesiyle ben de istemsizce iç çektim. "Ablam, ses ver yalvarırım! Üç sene! Üç senedir sesine hasretiz. Susma ablam. Ben seni biliyorum. Böyle olacağını bilseydin ona koşmazdın. Biliyorum ablam, biliyorum." Aslında bu tüm vicdan azabı çekişlerim, susmam onlara ödetmek zorunda bıraktığım cezam değildi. Bu susmalarım babamın, beni cezaevine girdiğim gün kalp krizi geçirmesi yüzündendi. Babamın benim bedellerim yüzünden ölmesiydi, benim can çekişlerim... Vicdan azabı çekişlerim. "Hera yavrum... Sen kendine ceza verdiğini sanırken asıl bize veriyorsun. Susma yavrum. Konuş, dök içindeki zehirleri." Annemin yalvaran sesi benim genzimi yaktı. Kalbim göğsümden çıkmak istercesine can çekişiyordu. "Anne... " dedim can çekişen sözlerimle. Oysaki bugün sadece anneler gününü kutlamak için arayacaktım. Nasıl, yine üç senesinin öncesinde bulduk kendilerimizi? Sesimi duyan annem hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Tam üç sene sonra... Sesimi ilk defa duyuşu. Şeytanın inindeki kurbandım ben. Zehirli ellerinde benim kanlarım vardı. Bana kıymamıştı belki de... Ama zehirli iğnesi aileme değmişti. Asıl kurbanken şimdi ise sadece kurbanların kurbanıydım. "Meleğim! Hera'm. Sesine kurban olduğum." "Ben... Ben kapatmam lazım." gücüm tükendiği gibi telefonu yüzlerine kapattım ve yere çöktüm hızla. Başım arkadaki duvara değerken az ötede duran bana acıyla bakan Tuğra derince nefes çekti. Neden buradaydı? Neden hep yanımdaydı? Neden bana yardım etmek istiyordu? Duraksadığı yerden hareketlendi. Kaşları bu sefer öfkeyle çatılmıştı. Üstüne giydiği doktor önlüğün cebinden elini çıkartıp burun kemerine götürdüğü gibi sıktı. Tam ayaklarımın dibinde durdu. Elini uzattı ve o anda gardiyanın sesi ikimizin arasına girdi. "Hera, hadi koğuşuna dönmen gerek?" "Gardiyan, müsaaden olursa biraz konuşmak istiyorum Hera'yla?" bakışlarını benden çekmeden dile getirirken gardiyan ilk başta tereddütle karşıladı. "Ama..." "Lütfen." gardiyan başıyla onayladı ve bizi yalnız bıraktı. Yanına çöktü. Bir dizini kırarken üzerine kolunu yasladı. Şaşkınca ona bakarken bakışlarını benden çekip karşıda duran demir kapıya döndürdü. "Bugün anneler günü." diye söze başladı. "Ve sen onu mutlu etmek yerine ağlıyor musun?" kızdı bana. Bakışlarındaki kızgınlık büyüdü. "Artık ağlamayı bırak Hera! Yoksa bir gün gökyüzündeki bulutlarda yağmur kalmayacak, tükenecek. Ve ben senin tükenişini izlemek istemiyorum artık. Annenlere olan bedelini gülümseyerek öde. İşte o zaman yüreğindeki sessiz çığlıkların son bulunacak." Gözlerini bana doğru çevirdi. O karalarda istek veya rica yoktu. O karalarda artık bedellerinden kurtulma vakti emri vardı. 'Kurtul.' diye bas bas bağırıyordu. "Hadi?" dedi gözleriyle telefonu gösterirken. "Konuş ve gülümse onlara." kalbim bir anda ısınmaya başladı. Dudaklarım onun gözleriyle genişçe kıvrıldı. Bunu ben yapmıyordum. Bunu içimdeki kapalı hislerim yapıyordu. Tuğra güldü. Daha sonra daha da güldü ve dudakları genişçe aralandı. İçim yeniden ısındı. Ayağa kalktı, elini uzattı. "Bugün anneler günü." dedi yeniden. Onlara bir armağan sun. Ve bedellerinden kurtul." * Annemlerle dolu dolu sohbet ettikten sonra gardiyana defalarca teşekkür ettim. Çünkü bunu kimse yapmazdı. Koğuşun kapısı açılır açılmaz tüm bakışlar bana döndü. Yüzümde kocaman gülümseme vardı. Ardından kapı kapandı ve Sıla kolumdan çekiştirdi. Sandalyeye oturttururken kendisi de yanımdaki sandalyeye oturdu. "Neredesin kız sen, sabahtan beri?" sorguya çeken polis gibi beni sorguya çekti. Kaşlarını çatmış yüzünde merak dolu bir ifade vardı. "Kız bir soluklansın." dedi bir sandalye de kendine çeken Songül abla. "Annemlerle konuştum." dedim kocaman gülümseyerek. Bana büyümüş gözlerle baktı. Elleri ağzını bulurken dudaklarının arasından sevinç nidaları yankılandı. Ardından bana kocaman sarılırken ben de ona kocaman sarıldım. "Ciddi misin?" diye çığlık attı. "Ama bu çok güzel bir haber." "Çok sevindim senin adına, kızım." Songül ablanın sesiyle Sıla'dan ayrıldım. "Ben de." dedim mırıldanarak. "Ben de." "Bunu kutlamalıyız?" diye bağıran Sıla'yla "İlk önce karnımı doyursam?" dedim alt dudağımı büküp sofradaki yemeklere bakarken. "Olur." der demez gözümü kestirdiğim sarmalara daldım. "Bu sarmaların hasını kim yapmış olabilir? Düşüneyim, kesin Songül ablamın eli değmiştir?" ağzıma bir sarma atar atmaz lezzetiyle göz yumarken "Mmm." dedim uzun uzun. Songül abla gülümsedi. "Benim marifetim." "Hera yavaş yesene, kıtlıktan mı çıktın ne?" Sıla tedirgince sözlerini dile getirirken kısa bakış attım. "Tamam be! Yemedik!" diyerek yalandan üzülmüş gibi yaparken ellerimi sarmalardan çektim. Arkama yaslanıp kollarımı göğsümde bağdaş yaparken çaktırmadan Sıla'ya baktım. Bana hayretle bakarken gülmemeye çalıştım. "Ben onu mu dedim şimdi Hera?" "Bu kızın ateşi yok değil mi?" diye soran Songül ablayla dudaklarımın arasından bir kıkırdama döküldü. "Vah vah, Hera kızımı da kaybettik desene." kaşlarını üzgünce indirmiş dudaklarını da bükmüştü. "Songül abla ne yapsak, Tuğra'yı çağırsak ne?" diyen Eylül'le kahkahalarım yüzümde dondu. Bakışlarımı kaçırırken "Tuğra'nın ismini duydu kendine geldi." dedi kıkırdayarak. "Tuğra zaten Hera'yı görmek için can atıyordu, bu da bahanesi olur." ani bir öksürükle Sıla'ya kötü kötü bakarken yalandan iyi misin ayaklarına yatıyordu. Dudaklarını güçlükle düz hale getirmeye çalışsa da beceremiyordu. "Oradan buz gibi su getir de Hera içsin. Hararetini alır." "Sıla." diyerek ayaklandım ve dibine kadar geçerken benden kaçmayı başarmıştı. Ranzaların arasında küçük kovalamaca yaşarken o kadar eğleniyordu ki herkes. İstemsizce ben de onlara ortak oldum. Uzun zaman olmuştu sanırım bu kadar içten bir şekilde gülmeyeli. "Hera kızım dinlendiysen kalk da, halı yıkayalım çok kirlenmişler." salondan bağıran annemin sesini duyunca yataktan sıçrayarak uyanmıştım. Kendime bile gelemeden yerle bir olurken son dediğiyle gözlerim yuvalarından çıkacak gibi olmuştu. "Ne halı yıkaması?" diye yerden doğrulurken çığlık atarcasına bağırırken sırtımın acısı öne çıkmıştı. "Anne! Ben yokum, tamam mı? Ben öldüm, yokum!" der demez yatağın içine girmiş yorganı da kafama kadar örtmüştüm. Annemin ayak sesleri odama kadar geldi. Kapı pat diye açılırken yorgan bir anda üstümden kaldırıldı. Sinirli bakışları gözlerimi bulurken masum masum yüzüne bakmaya çalıştım. Göz kirpiklerimi kırpıştırırken "Halı yıkamasam olmaz mı, anne?" diyerek ikna etme çabasına girdim. Annem masumluğuma kanar mı? Tabii ki kanmaz. Koskoca Ayla Karaeski bu, niye kansın değil mi? Kaşlarını sorgularcasına yukarıya doğru kaldırdı. "Sen, hani ölmüştün Hera Hanım?" dedikten hemen sonra yorganı tamamen üstümden aldı. "Hadi, kalk kalk. Halı yıkayacağız." "Ölüler de konuşur ama." dedim ikna etmeye devam edercesine. Annem daha çok sinirlenmiş olacak ki ayağını tabana vurup duruyordu. Oflayarak yataktan kalktım. "Tamam, be kalktım ama sonra neden güzel fırçalamıyorsun deme! Valla yarıda bırakıp giderim." dedim parmağımı sallayarak. "İyi, iyi sen gel de söylenmem." dedi en son odadan çıkmadan evvel. "Nedir benim çektiğim yahu! Odamda ne güzel kitap okuyacaktım. Şimdi ise halime bak halı fırçalıyorum." söylene dururken bir yandan da fırçayı daha sert bastırdım halıya. Sağa sola ittikçe kollarım pert oluyordu. "Söylenmeyi bırak artık Hera! Kocaman kız oldun hala yemek yapmayı bile öğrenemedin." dediğinde anneme şokla baktım. Ben mi öğrenmiyorum yemek yapmayı? "Yahu anne sarmayı yapan babamdı değil mi?" dedim kızgınca. "Sarma yapmakta ne var kızım?" vallahi pes! "Halı yıkanırken yemek yapmaktan bahsedeni de ilk defa senin ağzından duyuyorum anne. Sen de gülme be orada. Al şu hortumu da elin boş durmasın. Oradan kahkaha atmakla olmuyor Mehtap Hanım!" anneme laf yetiştirip ayakta dikilen Mehtap'a fırça atmıştım küs olduğunu unutarak. Mehtap umursamazca burun kıvırıp "Bana ne Kunduz. Senin işin o, benimki değil. Benden sana yardım bekleme. Hala sana kırgınım ama bu şuan ki halini kaçırmama sebep değil." deyip ağız dolusu kahkahalar atmaya devam etmişti. Fırçayla halıyı fırçalarken çok kötü bir şey olmuştu. Leğene takılan eşofmanın ipi leğendeki suyu halıya birlikte üstüne boca edilmişti. Üstüm başım su içinde kalırken annem dair herkes gülmeye başlamıştı. Elimi silkeleyip "Anasını satayım ya! Leğenin de suyun da gelmişini geçmişi... Allah'ım reva mı bu ya bana?" somurtarak ayağa kalktığım zaman bakışlarım aniden karşıdaki caddeye kaydı. Zifiri karanlık gözler bana gülümseyerek bakarken ben ise şok içindeyim. Onun burada ne işi var ve evimi nereden buldu? Üstüne giymiş olduğu deri ceketiyle serseriye bürünürken ne tepki vereceğimi şaşırmıştım. Mehtap'ın koluna cimcik atıp başını yukarı kaldırmasını söyledim. "Benim gördüğümü sen de görüyor musun?" dedim dudaklarımın arasından zorlanarak. Mehtap ilk başta ne var dese de o da başını yukarıya kaldırmıştı. "Ne kolumu cimcikliyorsun Hera? Ana o ne lan?" dediğinde o da şoka uğramıştı. "Onun burada ne işi var?" diye sormaya devam etti. "Bilmiyorum... Neden burada?" "Cevabını bilsem sana sorar mıydım Kunduz?" dedi çıkışarak. "Ben de bilmiyorum o vakit. Ee ne yapacağız, nasıl öğreneceğiz geldiğini?" "Tabi ki de yanına gideceksin." dedi fikir vererek. Mehtap'a göz ucuyla bakıp tekrardan yukarıya doğru bakışlarımı kaldırdım. Sitemli bir şekilde "Hayatta olmaz Mehtap! Yanına gitmem ben." dedim kaşlarımı çatarak. "Hera birazdan herkes fark edecek buraya baktığını. O zaman ne cevap vereceğiz arkadaşımız mı diyeceğiz?" gözlerini bana dikmişçesine bakadururken sinirle "Hayır daha iyi fikrim var." dedim kurnazca. "Neymiş o fikir? Bana da söylesene?" "Çağrı'nın numarası var mıydı biz de?" diye sordum Çağrı hala yolda dikilirken. Mehtap kaşlarını alnına doğru getirip çattı. "Var olması lazım sen de." deyince başım ışık hızıyla Mehtap'a dönmüştü. "Oha, ben de mi var? Benim niye haberim yok bundan?" şaşkınlıkla sordum. "Şey ya... Lazım olur diye istemiştim. Bak lazım oldu şimdi. İyi ki de almıştım." dercesine ellerini çırpmıştı. İnanılmazca Mehtap'a bakmaya devam ederken arkadan annemin sesini duymuştum. "Kız tembel ikili, çabuk buraya gelip işinizi bitirin." diye bağırmıştı. Göz devirdim. Derdim yokmuş gibi bununla uğraşıyordum. Mehtap elini omzuma koyup gülümsedi dostça. "Sen git ben Ayla teyzeyi oyalarım." dedi. Tereddütle "Emin misin?" dedim. "Evet dedim ya. Bana bırak hadi git sen." dedi. Tamam dercesine kafamı sallayıp onun yanına gittim üstüm başım köpük ve sırılsıklam içinde. Sert adımlarla yanına ulaşırken kolundan çekiştirerek ilerlettim. Güvenli bir yerde duraksayıp bıraktım kolunu. Bana çarpık bir şekilde gülümsemeye devam ediyordu. Sinirlerim tavan yaparcasına "Niye geldin?" dedim tek düze. Çağrı elleri cepte bir şekilde dibime birazcık yaklaşıp gözleriyle beni gösterdi. "Bu halini görmek için." dedi. Kaşlarımı çattım anında. Tekrar ettim sorumu. "Niye geldin dedim sana?" "Hiç, nedeni yok aslında. Ayaklarım nedensizce buraya getirdi beni." dedi umutluca bakarak. Boğazım tahriş olmuşçasına yutkunmakta zorlanırken "Bahane yaratmayı ne kadar da çok benimsemişsin kendine. Doğruyu söyle neden buradasın?" dedim dişlerimin arasından. Zifiri karanlığa bürünen kara hareleri alev alırken dişlerinin arasından tısladı. "Nefesim daraldı nefes almak için geldim oldu mu?" "Nefes almanın nedeni yok ki burada? Git ormanda al nefesin daraldıysa?" dedim burun kıvırarak. "Ama benim nefes alma sebebim burada tam karşımda, o ne olacak? Gözlerini bana dikmiş öfkeyle bakıyorlar. Ben o gözlere bakmadan nefes alamam ki? O yeşil hareliler benden gittikçe, kayboldukça nefesim daralıyor, kalbim darlanıyor." dedi usulca. Dondum yeminle dondum. "Kalbin yarısı sendedir diğer yarısı da eline versem benden hiçbir şey kalmaz. İnsan kalbi olmadan yaşayamaz ki. Ben yaşıyorsam eğer kalpsiz, senden güç aldığım için yaşıyorumdur. Eğer ki sende gidersen yaşama sebebim kalmaz ki? Düşüveririm oracıkta kalbimi sana emanet edercesine düşerim oracıkta." dedi. Bu sözler o kadar güzel ki... Bunları ondan duymak apayrı bir güzellik zaten. Ama dediğim gibi ne ben ona yar olurum ne de o bana. Hiçbir şey demeden yanından ayrılacaktım ki kolumdan tuttu. Yüz yüze yaklaşırken nefes alış verişlerimiz birbirine karışmıştı. "Gitme Ölüm Perisi gitme, kaçma artık yalvarırım." dedi yalvarırcasına. Kara hareler bana yalvarır gibi bakıyordu. Bir elini ıslanmış belime koyarken daha çok kendine çekmişti beni. Halı yıkanacak diye başıma yazma taktığımda saçlarımın önüme düşmesini engellemiştim. Ama şimdi o yazma sıcacık olan elin sayesinde çözülmüş ve saçlarım dalgalanarak omzuma düşmüştü. Çağrı elini saçlarımın arasından geçirerek saçlarımdan gelen kokuyu derince içine çekmeye başlamıştı. Nefes alış verişlerim düzensizce havaya soluyordu. Gözlerimi gözlerinden çekerek başka yere bakmaya çalıştım. "Yüzüme bakmaktan kaçma artık Hera! Bak, yüzüme bak! Ne görüyorsun orada?" dedi etkileyici tonunu kullanarak. Tereddüt ederek bakışlarımı ona doğrultum tekrar. Bana sevgiyle baktığını gördüm. Bana bir şans ver der gibi yalvararak bakıyordu. Masallar hep bize prenses ile prensin aşkını anlatır dururdu. Hiç kimse gerçek ile bağlantısını çözmüş değil. Aslında hepsi hayallerden ibaretti. Ne gerçekte prenses vardı ne de prens. Prensesler hep prenslerini bekleyip dururlar. Aslında masalların hepsi yalandı. Hiçbir zaman prenses prensine kavuşamıyordu. Ne ben prensestim ne de Çağrı prensti. O benim gerçek kara şövalyemdi. Hiçbir Zaman birbirimize ait olamayacak kadar masalımsı değildik. Çünkü biz masal değil hayatın bir karakteriydik ve gerçek hayatta âşık olmak, uçurumun dibinde yapılmış salıncak gibiydi. Korkunç ve bir o kadar da ölüme yaklaşılmış... Ondan uzaklaştım anında "Hiçbir şey görmüyorum." dedim yalan söyleyerek. Bana baktı yapma der gibi. "Sen belki arkadaşım da olabilirsin ama asla sevgilim olamazsın." dedim canını acıtmak istercesine. "Avukat bey bir gelişme mi var?" günler sonra avukat benimle görüşmek istediğini söylemiş gardiyana. Nedenini bilmiyorum ama acil bir görüşme ayarlanmasını istemiş. "Hera hanım..." sesi tereddütlüydü. "Evet?" sabırsız bir ifadeyle konuşmasını bekliyordum ama avukat iki saattir tek kelime edemiyordu. "Avukat bey eğer önemli bir gelişme haber verme-" "Cezaevine girme nedeniz olan adam... Gerçekten ölmüş Hera Hanım."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD