GÖRÜCÜ USULÜ GÖRÜŞME
Doğan’ın hayatında bir kadın tarafından utandırıldığı iki an vardı.
Birincisi üniversitedeydi. Kulüpteki yardımcısı Jale onun için bir doğum günü partisi vermiş ve herkesi davet etmişti. Jale ve Doğan flörtleşiyorlardı ama resmi bir randevuya çıkmamışlardı hiç. Tabi randevu haricinde her şeyi yapmışlardı. Doğan haftanın iki gününü onun yatağında geçiriyordu.
Parti fena değildi. Doğan neşeli tavrıyla herkesle tek tek ilgileniyor, hepsiyle şakalaşıyordu. Birinci sınıflardan biriyle konuşurken sanki biri onu izliyormuş gibi bir ürperti duydu. Etrafına bakındı ve şöminenin yanında bir süs bitkisi gibi dikilen şişman bir kız gördü. Kızın yüzü güneş lekesi ve sivilce doluydu. Kalın çerçeve gözlükleri ve diş telleri vardı. Çirkin Betty’nin şişman hali gibiydi. Doğan bu kızı kulüpte sürekli görüyordu. Ama birkaç kelime dışında muhabbetleri hiç olmamıştı.
Kız ona öyle dikkatli bakıyordu ki, Doğan kendisini rahatsız hissetmişti. Yanındaki çocuğa bu kızın kim olduğunu sorduğunda çocuk, kıza bakıp yüzünü buruşturmuştu.
“Züleyha! Çirkin ve şirret! Geçen gün kampüsün ortasında kilosuyla alay eden birinin üstüne oturup zavallıyı ezdiğini duydum.” demişti.
Doğan gülmüş ve başını iki yana sallamıştı. Kızın bunu yapabilecek bir tipi kesinlikle vardı ama hikayenin gerçekliğinden şüpheliydi. Bir süre sonra Jale gelmiş ve kucağına oturmuştu. O andan itibaren aklında hiçbir şey kalmamış, bedensel ihtiyaçlarına odaklanmıştı Doğan. Ta ki Jale’yle boş odalardan birine geçmeye karar verene kadar!
“DOĞAN ŞAHİNBEY!” diye bağırmıştı gür bir kadın sesi arkalarından. O sırada Jale’yle merdivenleri çıkmakta olan Doğan durup sese dönmüştü. Az önceki şişman kızdı. Züleyha mıydı neydi?
Kız yumruklarını sıkmış, ona öldürecek gibi bakıyordu. Ağır adımlarla salonun ortasına yürümüştü. Ama adımları sarsaktı. Yüzü kızarmıştı. Doğan onun sarhoş olduğunu yüz kilometre öteden bile anlayabilirdi.
“Doğan? Ben… Ben… Konuştuklarımız… Sandım ki… Beni sevmiyor musun? Ben… Ben seni çok seviyorum.” demişti kız. O kadar hızlı nefes alıp veriyordu ki gözlüklerinin camı buğulanmıştı.
Birkaç saniye sessizlik olmuş, sonra bir kahkaha dalgası kopmuştu. Doğan bile inceden gülmüştü. Bu çirkin şişko kız utanmadan sarhoş sarhoş aşkını ilan edip hem kendisini hem Doğan’ı rezil etmişti. Başını iki yana sallayıp, utandığını saklayarak kıza alaycı bir bakış atmıştı Doğan.
“Beni sevdiğin için… Teşekkür ederim. Ama seninle aynı duyguları paylaşmıyorum. Seni tanımıyorum bile.” demiş ve ona ufak bir el sallayarak Jale’yle birlikte yukarı çıkmıştı.
Son basamakta başını hafifçe çevirmiş, geride kalan kızın başının önüne düştüğünü ve diğer çocukların akbabalar gibi etrafına doluştuğunu görmüştü. Acımasızca çınlayan kahkahaları Jale’yle yataktayken bile duymuştu.
O çirkin kız şimdi tüm Türkiye’nin tanıdığı ünlü bir isimdi. Züleyha Zümra Zümrüt! Şarkıcı, oyuncu, dansçı! Seksi, güzel, vahşi! Artık ayrı dünyalardaydılar.
Doğan’ın hayatı boyunca bir kadın tarafından ikinci kez utandırıldığı an ise nişanlısı Fulya’nın onu terk ettiği zamandı.
Doğan bir istihbarat görevlisiydi. Devlet adına çalışıyordu. Sınır ötesi görevdeyken bir büyükelçinin kızı olan Fulya’yla tanışmış ve çok geçmeden sevgili olmuşlardı. Kendisi Doğan’ın ilk aşkıydı. Evlenme hayalleri kurduğu tek kadındı. Bu yüzden çok geçmeden ona evlenme teklifi etmişti. Aşk ve tutku dolu bir ilişkileri vardı. Doğan sırf ona yakın olabilmek için sınır ötesi görevini uzatmıştı. Her şey yolunda giderken Doğan’ın o sinsi hastalığı ortaya çıkmıştı. İnsülinoma diye bir hastalıktı. Pankreasında ortaya çıkan iyi huylu bir tümördü.
Ciddi bir hastalık değildi ama Doğan bir buçuk yıllık süreçte o kadar çabuk kilo almıştı ki 150 kilo olmuştu. Şekeri çabuk düştüğü için sürekli bir şeyler yeme ihtiyacı duyuyordu. Yedikçe kilo almıştı. Kilo aldıkça hantallaşmış ve sporu filan bırakmıştı. Sonuçta ameliyat olmadan spor yapmanın bir faydası yoktu.
O kilo aldıkça ve eski yakışıklılığı kalmayınca Fulya zamanla ondan uzaklaşmaya başlamıştı. Doğan en başta onun en ufak bakışından anlam çıkarmaması gerektiğine kendisini ikna etmişti ama mesleğinden dolayı dikkatli olmaya alışmış gözleri aslında gerçekleri görüyordu. Birlikte İstanbul’a dönüp önceden tuttukları eve bile yerleşmişlerdi ama Fulya artık aynı Fulya değildi.
Şimdi yatakta sık sık başı ağrıyordu. Başı ağrımadığı zaman gözlerini sımsıkı kapatıyor ve Doğan’la sevişmek, zorunda olduğu bir görevmiş gibi davranıyordu. Çoğu zaman Doğan buna sinirlenip yarıda bırakıyordu. Bir süre sonra iki haftada bir ancak birlikte olmaya başlamışlardı.
Bir gün doktorla randevusundan eve gelen Doğan onu koltukta kendisini beklerken bulmuştu.
“Konuşmamız lazım Doğan!” demişti.
“Konuşalım hayatım.” demişti Doğan. Konuşmanın özünü biliyordu. Son ümidi, onu öpmek için eğildiğinde Fulya’nın kafasını geriye çekmesiyle ölmüştü.
“Ben artık yapamıyorum. Nişanı atıyorum.” demişti Fulya.
“Neyi yapamıyorsun?” diye sormuştu Doğan. Ama cevabı biliyordu. Kapalı televizyonun ekranından kendisini ve Fulya’yı görebiliyordu. Güzel ve çirkin gibilerdi yan yana. Fulya zaten çok uzun bir kadın değildi. Göbekli, iri bir adam olan Doğan’ın yanında iyice ufacık görünüyordu. Doğan’ın sorusu üzerine sinirlenip yaş dolu gözlerini hırsla silmişti.
“Şu haline bak Doğan! Sen artık tanıdığım Doğan değilsin. Koluma takıp gururla gezdiremiyorum seni. Bütün arkadaşlarım alay ediyor benimle. Abim bile seni telefonuna ‘Ayı’ diye kaydetmiş. Yanıma yakışmıyorsun artık! Seni eskisi gibi arzulamıyorum. Beni öptüğünde midem bulanıyor. Yatakta sen ter su içinde kalmadan beş dakika düzgün sevişemiyoruz bile. Bu şartlar altında seninle evlenemem. Hayalini kurduğum koca sen değilsin!”
Doğan gülümsemişti ama acı bir gülümsemeydi .
“Ameliyat olunca…” diye söze başlamış ama Fulya alaycı bir kahkaha atıp sözünü kesmişti.
“Kilo vermeyi kolay mı sanıyorsun sen? Böyle tıkına tıkına yemeye alışkın bedenin hemen kilo verebilecek mi sanıyorsun? Bir hafta deneyeceksin sonra yemeye geri döneceksin. Eski bedenine dönmen düşük bir ihtimalle bile yıllar sürecek ve yaşlandıkça daha da zorlaşacak. Hayır! Boş bir ümide tutunup senin nazını beklemeyeceğim. Ayrıca zayıflasan bile bu halini, o zorlana zorlana yürümeni, üstümdeyken daha iki dakika geçmeden nefes nefese kalıp kalp krizi eşiğine gelmeni unutamam. Artık biz diye bir şey yok. Eşyalarını toplayıp Rüzgar’ın evine dönersen sevinirim.”
Doğan utancı ve öfkeyi iliklerine kadar hissediyordu ama sesini çıkarmamıştı. Olmayacak bir şeyi zorlayacak bir adam değildi o. “Eyvallah!” demiş ve eşyalarını toplayıp ahiretlik dostu Rüzgar’ın evine geri dönmüştü. Sonra uzun bir zaman aşk acısıyla kıvranmıştı.
————
Doğan’ın en yakın arkadaşı Rüzgar, uzun bir zamandır Doğan’ın Fulya meselesini atlatmasını bekliyordu. Fulya çok geçmeden yakışıklı bir sevgili edinmişti. Ancak Doğan ne zaman onu unutur gibi olsa bir şekilde iletişim kurarak kendisini hatırlatmayı ihmal etmiyor ve bıraktığı yaranın kabuk tutmasına izin vermiyordu. Sanki kilo alıp ilişkilerini mahvettiği için Doğan’dan intikam alıyor gibiydi. Ya da hiç umursamıyordu.
Sonunda beklemekten sıkılmış olan Rüzgar, Doğan’ı kendisine borçlu olduğu bir olay yüzünden köşeye sıkıştırmış ve nişanlısı Feride’nin arkadaşı Züleyha’yla bir randevuya çıkmasını istemişti.
Züleyha, o partide Doğan’a ilan-ı aşk eden Züleyha’yla aynı kişiydi. Ancak artık o çirkin, şişko kız değildi. Mezun olduktan yıllar sonra ülkenin en ünlü ve seksi isimlerinden biri olmuştu. Rüzgar’ın dediğine göre ise hala Doğan’a ilgisi vardı.
Doğan kilolu hali yüzünden Züleyha’nın kendisiyle bir ilişki yaşamak istemeyeceğini biliyordu. Fulya bile onunla sokağa çıkmaktan utanıyordu, herkesin tanıdığı Züleyha hiç insan içine çıkmazdı.
Öte yandan o da bir ilişki istemiyordu. Aşiret çocuğuydu Doğan. Züleyha ise, televizyonlarda öpmediği adam kalmamış, iç çamaşırı reklamlarında oynamış, yarı çıplak ve dansözleri aratmayan dans tarzıyla tüm Türkiye’nin ateşini çıkarmış bir kızdı.
Doğan onu ailesine asla kabul ettiremezdi. Ki kendisi de -Rüzgar’a belirttiği üzere- sevgilisinin açık saçık resimlerine akrabalarının bir tıkla ulaşmasını istemiyordu.
En kötü ihtimalle Züleyha onun kilolu halini yakından görünce ilişki ihtimalinden vazgeçerdi. En iyi ihtimalle birkaç hafta görüşürlerdi. Daha ilerisi olmazdı.
Züleyha bir ünlü olduğu için konuşurken rahat etmek adına özel bir yemek odası kiralamıştı Doğan. Yaklaşık bir saattir de hanımefendinin teşrif etmesini bekliyordu.
Tam ayaklanıp gitmek üzereyken odanın kapısı açıldı ve bir garsonun eşlik ettiği Züleyha içeri girdi.
Yıllar önceki kızla hiçbir alakası yoktu şimdi. Uzun ve esmerdi. Buğday tenliydi. Koyu kahve gözleri, aynı renk saçları vardı. Üstüne sarı, dantelli mini bir elbise giymişti. Uzun bacaklarında beyaz tül bir çorap diz üstüne kadar uzanıyordu. Ayağında sarı beyaz spor ayakkabıları vardı.
Klasik anlamda bir güzel değildi Züleyha. Feride ya da Fulya gibi duru bir güzelliği yoktu. Daha değişik bir yüzü vardı. Burnu günümüz güzellik standartlarına göre minik ya da kalkık değildi. Bir tık büyük bile sayılabilirdi ama yüzünün kalanıyla uyumsuz durmuyor, hatta ona tuhaf bir asalet havası veriyordu. Geniş ağzındaki dudaklarının dahi değişik bir dolgunluğu vardı. Ve çok çekici, kıvrımlı bir vücuda sahipti. Elde edemeyeceği çok az erkek vardı. Yine de burada, Doğan’ın karşısında duruyordu şimdi.
Doğan’ı ayakta görünce bir süre şaşkın bir şekilde onu süzen Züleyha’nın kaşları çatılmıştı.
“Afedersiniz! Ben Doğan Şahinbey ile görüşecektim ama… Yanlış geldim herhalde.” deyip geri çıkmak için arkasını döndü.
Doğan dişlerini sıkarak zoraki gülümsedi.
“Ben Doğan Şahinbey, Züleyha.” dedi.
Züleyha onun sesini tanıyınca arkasını dönüp onu bir kez daha baştan aşağı süzdü. Buruşan yüzü aklından geçenleri çok saklamıyordu.
“Çok değişmişsin.” dedi sadece ve gelip masaya oturdu.
Doğan’ın zoraki gülümsemesiyle ortaya çıkardığı gamzeleri olmasa asla o olduğuna inanmazdı Züleyha. O gamzeler için hayal kırıklığını bastırmaya ikna olmuştu. Hala burada oturuyorsa o gamzelerin hatrınaydı. Gözlerindeki yaşı geri itti. Yıllarca Doğan’la bir kez daha karşılaşacağı günü beklemişti ama şimdi…
“Sen de öyle.” dedi Doğan. Ve sandalyesine oturdu. Otururken sandalye gıcırdamıştı resmen. Doğan utanmış, Züleyha rahatsız olmuştu.
“Şey… Kilo verdim.” dedi Züleyha.
Doğan saatine bir bakış atarken güldü.
“Ben de kilo aldım.” dedi .
“Beni hatırlayacağından emin değildim.” dedi Züleyha birden. Rüzgar ona söylemiş olmalıydı. Yoksa hatırlaması mümkün değildi. Evrim geçirmişti çünkü Züleyha.
Doğan onu bir kez daha süzdü.
“Takdir edersin ki partinin ortasına atlayıp sarhoş sarhoş beni sevdiğini ilan eden kızı unutmam çok mümkün olmadı. Ayrıca benzersiz bir ismin var. Senden başkasında olduğunu sanmıyorum.” dedi.
Züleyha kızarmıştı. Yerinde rahatsızca kıpırdandı.
“Öyle yapmamın bir sebebi vardı. Kandırılmıştım. O Jale ve arkadaşları senin ağzından bana mesaj yazıp aylarca kandırdılar beni. Duygularımla oynadılar. O partide hala, konuştuğumun sen olduğunu sanıyordum ve… Beni görmezden gelmene üzülmüştüm. Gerçeği sonra öğrendim.” dedi.
“Bu ikimizi de rezil etmeni açıklamıyor.” dedi Doğan. Saatine baktı.
“Tamer, Pelin’e evlenme teklifi edip reddedilmişti ama kimse onları bizim kadar konuşmadı.” dedi Züleyha sinirle.
Yaptığı hataya rağmen kendisini o salonun ortasında bırakıp Jale’yle yukarı çıkan Doğan’a bir parça kırgındı hala. Başkası olsa yardım ederdi Doğan. Beyaz atlı bir prensti o. Nazik ve sevimliydi. Herkesin yardımına koşardı. Züleyha da ona bu yüzden aşık olmuştu o zamanlar. Ama şimdi karşısındaki bu toparlak Doğan’ın beyaz atlı prensle hiç alakası yoktu. Sadece göbeği değildi mevzu, o nazik ve sempatik adam yoktu karşısında. Alaycı ve sıkılmış görünüyordu. Saatine bakıp duruyordu. Sanki hala o partideydiler ve Züleyha şişmanken, o zayıf ve çekiciydi.
“Tamer ve Pelin birbirlerine denktiler çünkü.” dedi Doğan.
Züleyha bir süre onun ne söylediğini algılamaya çalıştı. Az önceki rahatsız ve çekingen hali kayboldu birden. Alaycı bir şekilde arkasına yaslandı.
“Ben sana denk değildim yani. Anlıyorum. Mantıklı tabi! Peki aynı mantıkla şimdi ne diye karşımda oturma cüretini gösteriyorsun? O zaman denk olmadığımız doğru ama şimdi denk miyiz sence?” dedi.
Doğan omuz silkti.
“Rüzgar zorladı.” dedi.
“Ben hiçbir zorunluluğum olmadan geldim. Görücü usulü sonuçta. Eskiden de tanıştığımız için bir şans vermeye hazırdım. Ama gittikçe daha az evlilik düşünüyorum seninle haberin olsun.” dedi Züleyha.
Doğan ona dikkatle baktı.
“Evlilikten bahseden kim? Ben buraya evlenme niyetiyle gelmedim.” dedi.
“Ya ne niyetiyle geldin? Hemen evlenecek değiliz sonuçta. Birbirimizi tanımamız lazım önce ama ciddi bir niyetle oturuyoruz şurada.” dedi Züleyha. Ah o gamzeler olmasaydı…
“Sanırım bir yanlış anlaşılma var. Ben ciddi bir niyetle oturmuyorum burada. Evlilik düşünmüyorum. Dediğim gibi Rüzgar zorladı.” dedi Doğan.
Züleyha derin bir nefes alıp yavaşça dışarı bıraktı.
“Benimle mi evlilik düşünmüyorsun yoksa hiç mi düşünmüyorsun?” dedi.
“Genel olarak evlilik fikrine uzağım şu aralar. Belki duymuşsundur, nişan attım. Ama seninle de düşünmüyorum. Benim için biraz fazla…”
“Senin için biraz fazlaaaa? Ne?”
“Ünlüsün diyelim. Yaşam tarzın bana uymuyor. Aşiret çocuğuyum ben.”
“Ne alakası var?” diye çıkıştı Züleyha.
“Karımın iç çamaşırlı halini herkesin bilmesini istemem çünkü. Ailem de istemez.” dedi Doğan.
Eğer bunu biraz öfkeyle söylese Züleyha’nın belki o kadar zoruna gitmezdi. Ama öyle doğal ve bariz bir gerçekmiş gibi söylemişti ki kan beynine sıçramıştı Züleyha’nın. Sinirle titreyerek ayağa kalktı.
“Bana bak ŞİŞKO! Bana bak Allah’ın obezi! Senin o bana fahişe muamelesi yapan ağzını yırtarım. Şurada seninle oturduğuma dua edeceğine bir de gelip bana söylediklerine bak! O koca götünü, dana yemişsin gibi duran göbeğini, pis gıdını görmezden gelip oturdum buraya. Asıl mağdur benim! Ben bir kaplan bekliyordum. Sen bildiğin dümdüz ayı çıktın. Yine de oturdum ve sana bir şans verdim. Belli ki sadece görünüşün değil, tavırların da ayıya evrimini tamamlamış. Dikkat et, seni domuz çevirme yapmasınlar burada!” dedi ve çantasını alıp sert adımlarla yemek odasından çıktı.
Geride kalan Doğan sinirle gözlerini kapatmış, içten içe kendisini bu duruma düşürdüğü için Rüzgar’ın büyük büyükannesine kadar bütün sülalesine içten selamlarını göndermekteydi.