Düşüyordum.
Ama burası bir boşluk değildi.
Hissettiğim ilk şey, ağırlıksızlıktı. Rüzgâr yoktu, sürtünme yoktu. Sanki havada asılı kalmıştım ama aynı anda sonsuz bir derinliğe çekiliyordum. Yukarı, aşağı, sağ, sol… yön kavramı kaybolmuştu.
Gözlerimi kırpıştırdım, ama gördüğüm şeyler gerçekliğe ait değildi.
Boşluğun içinde şekiller titreşiyordu—bulanık, tanımlanamayan figürler. Bir an için gözümün önünden geçmişin soluk anıları geçti. Bir şehir. Bir sokak lambasının altında duran çocuk. Yüzünü seçemediğim bir adam. Karan mıydı? Onu çağırmak istedim ama sesim çıkmadı.
Bu görüntüler bana ait miydi?
Yoksa burası, başka insanların kaybolduğu yer miydi?
Düşüşüm devam ettikçe, boşluğun bir geçiş olduğunu anladım.
Burası beni bir yere götürüyordu.
Ama nereye?
Zihnim bulanıktı, düşüncelerim düzensizdi. Sanki hatıralarım bu boşluğun içinde çözülüyordu. Buraya nasıl geldiğimi biliyordum ama… ne zamandır düşüyordum?
Bir dakika mı? Bir saat mi?
Yoksa bir ömür mü?
Gözlerimi kapattım, odaklanmaya çalıştım.
Ben buraya ait değildim.
Beni buraya sürükleyen her neyse, yanlış yapmıştı.
Ve ben, buradan kurtulmalıydım.
Ama nasıl?
Elllerimi kaldırdım, bedenimi hissetmeye çalıştım. Varlığımın hala burada olup olmadığını kontrol etmek istedim. Ama ellerim… şeffaf mıydı? Yoksa sadece bu dünyada onlara şekil veren bir şey mi yoktu?
Panik, içime soğuk bir bıçak gibi saplandı.
Bu boşlukta kaybolmadan önce bir şey yapmalıydım.
Ama ne?
Bilinçsizce bir süre savruldum, düşüşümün ne zaman sona ereceğini bilmeden. Sonra—
Çakıldım.
Ama beklediğim gibi değildi.
Acıyı hissetmedim.
Dizlerimin, ellerimin parçalanmasını bekliyordum. Nefesimin kesilmesini. Ama hiçbir şey olmadı.
Sadece titreşimi hissettim.
Zemin, hafifçe yankılanan bir nabız gibi titredi.
Yaşıyordu.
Derin, boğuk bir nefes gibi yükselen bir enerji vardı burada. Ayaklarımın altında yankılanan, ama sadece kulaklarımla değil, tüm varlığımla hissettiğim bir nabız.
Yavaşça ayağa kalktım.
Dengemi bulmaya çalışarak etrafıma baktım.
Ve dünya… değişmişti.
Artık terk edilmiş sokaklar yoktu. Sessiz, soluk binalar, donmuş zamanın içinde bekleyen gri duvarlar yoktu.
Burası bir krallıktı.
Ama sıradan bir krallık değil.
Karanlıktan örülmüş bir krallık.
Devasa siyah kuleler gökyüzüne uzanıyordu, uçları boğucu bir sisin içinde kayboluyordu. Kulelerin yüzeyi düz değildi—dalgalanıyordu. Sanki taştan yapılmamışlardı da, canlı bir şeyin damarları gibi nefes alıyorlardı.
Zemin… kaygan, ama sertti. Metal değil. Toprak değil. Hiçbir şeye benzemiyordu. Bastıkça hafifçe çöküyordu, ama geri yaylanıyordu.
Hava ağırdı.
Soluk almak… çaba gerektiriyordu.
Burası bir zamanın içindeydi, ama aynı zamanda zamanın dışında. Hiçbir şey hareket etmiyordu ama her şey titreşiyordu.
Ve en kötüsü…
Ben yalnız değildim.
İçimde bir his, bir sezgi—
Bir şey beni izliyordu.
Görmüyordum. Ama hissediyordum.
Gölgenin içinde bir şey vardı.
Ve yavaşça, neredeyse fark edilmez bir şekilde, hareket etti.
İlk adımımı attığımda, zemin hafifçe titredi.
Ve o an, hareketi hissettim.
Sadece bir his değildi bu.
Bir şey… beni izliyordu.
Derin gölgelerin içinden yavaşça bir figür belirdi.
İnsan değildi.
Ama canlıydı.
Uzun, kemikli ve ürkütücüydü. Derisi yoktu—ya da belki de tamamen gölgeden oluşuyordu. Varlığı net değildi, sanki gözlerim onu tam olarak algılayamıyordu. Ama oradaydı.
Ve beni tanıyor gibiydi.
Gözleri yoktu. Ama… beni görebiliyordu.
Bunu nasıl bildiğimi bilmiyorum. Ama hissettim.
Sonra konuştu.
“Onu arıyorsun.”
Ses, yankılanarak içime işledi. Soğuk ve derin bir şeydi bu—sadece kulaklarıma değil, zihnimin içine fısıldayan bir uğultu gibiydi.
Karan’dan mı bahsediyordu?
Ama cevap veremedim.
Boğazım kurumuştu.
Çünkü o an, arkamda bir şeylerin kıpırdadığını hissettim.
Başımı yavaşça çevirdiğimde, gölgeler hareket etmeye başladı.
İlk başta sadece bir yanılgı sandım. Ama hayır—onlar oradaydı.
Ve giderek yaklaşıyorlardı.
Birkaç tane değildiler. Daha fazlası vardı.
Hareketsiz durup izleyen varlık, beni gözsüz bakışıyla süzmeye devam etti. Ama konuşmadı.
Bense sadece bir gerçeğin farkına vardım:
Burada güvende değildim.
Varlık bir adım attı.
Adımı attığı an, zemin tekrar titreşti.
Ve ben… geri çekildim.
İçgüdülerim bağırıyordu. Kaç!
Ama nereye?
Burada kaçacak bir yer var mıydı?
Siyah kuleler gökyüzüne uzanıyordu, geçitler kaybolmuştu. Zemin yaşıyor gibiydi, ama bana yol göstermiyordu.
Tuzaktaydım.
Varlık konuşmaya devam etti.
“Karan burada.”
Sesi, boşluğun içinde yankılanarak yayıldı.
Bir an nefesimi tuttum. Gerçek mi söylüyordu?
Ama sonra, sesindeki soğuk tonu fark ettim.
“Ama ona ulaşmak istiyorsan… bedelini ödemelisin.”
Bu sözler havada asılı kaldı.
Zihnimde yankılandı.
Bedel?
Kalbim hızlandı. İçimdeki korku, şüpheyle karıştı.
Ve tam o anda, etrafımdaki gölgeler harekete geçti.
Beni sardılar.
Sessizce. Ani bir hareket olmadan. Ama bir an bile gözlerimi kırpmadan baktığımda fark ettim:
Bana yaklaşıyorlardı.
İçimde derin bir ürperti yükseldi.
“Ne bedeli?” diye sordum, sesim titreyerek.
Varlık duraksadı.
Sonra…
Gülümsemiş gibi oldu.
Gözleri yoktu. Ağzı bile yoktu. Ama hissettim.
Ve o an…
Saldırdılar.
İlk darbeyi zar zor atlattım.
Bir pençe gibi uzanan gölge üzerime atladı, ama hızla yana sıçrayarak kaçtım. Her an bir darbe yiyebilirdim, ama korku içimi sarmadı. Sadece… hayatta kalma içgüdüm vardı.
Ama daha fazlası vardı.
Gölgeler beni çevrelemişti. Hızla hareket ediyorlardı. Bir adım bile atamam. Her taraftan sarılıp üzerime kapanıyorlardı.
Burası, bir savaş alanıydı.
Ve burada bir silahım yoktu.
Hiçbir korumam yoktu. Ama içimde bir şey uyanmaya başladı.
Bir his. Öfke mi? Korku mu?
Bilmiyorum.
Ama içimdeki karanlık, bana yeniden direnmeyi öğretiyordu.
Pes etmeyecektim.
Savaşmak zorundaydım.
Ve savaşmaya başladım.
İlk hamleyi yaptım.
Bedenim sanki kendi kendine hareket ediyordu. Bilinçsizce ama güçlüydü.
Gölgeler üzerime saldırırken, hızla eğilip sıyrıldım. Birini yakalayıp, diğerine doğru fırlattım. Gövdesi dokunmadan geçerken biri düşüp kayboldu. Ama bu yetmezdi.
Daha fazlası geliyordu.
Kendimi sıkışmış hissediyordum. Hepsi bana doğru geliyordu. Her birini geride bırakmak imkansızdı.
Bir ses yükseldi, ama sesimi çıkaramadım.
Beni burada bırakmayacaklardı.
Tam o anda, bir şey oldu.
Zemin titredi.
Gökyüzü karardı.
Ve devasa bir kapı açıldı.
İçeriden bir figür belirdi.
Yavaşça, korkunç bir sessizlik içinde adımlarını attı.
Ve nefesim kesildi.
Çünkü o figür…
Karan’dı.
Ama… değişmişti.
Gözleri… farklıydı. Ruhsuz bir boşluk, derin ve soğuk. Ve onunla birlikte gelen karanlık… beni boğuyordu.
Bu Karan mıydı?
Yoksa, her şeyin sonunda beni içine çeken bu karanlık… ona yeni bir şekil mi vermişti?
Ona doğru adım attım, ama her adımda içimde bir buz gibi korku yayıldı.
Bu Karan değildi.
Bedenine dikkatlice baktım. Gözleri… boştu. Her şey, bana onun eski halini hatırlatan her şey kaybolmuştu.
Derisi griye çalmıştı, damarları siyah bir sıvıyla kaplanmıştı, sanki ona hayat veren her şey tükenmişti.
Ve sesi… artık onun sesi değildi.
Beni tanımıyordu. Ama ben onu tanıyordum. Bu, bir zamanlar bildiğim Karan değildi.
“Buraya ait değilsin,” dedi, sesi bir yankı gibi çınladı.
Ve o an…
Bana saldırdı.
Son anda geri çekildim, ama o kadar hızlıydı ki…
Elini uzattı, ve gölgeler hemen beni sarhoş eder gibi sardı. Ellerim, bacaklarım, her şeyimi çekiyorlardı.
Bu Karan… artık benim bildiğim Karan değildi.
Onu burada bırakmıştım. Yani, ben mi? Bu… bambaşka bir varlıkydı.
Ve şimdi… o da beni burada bırakmaya kararlıydı.
Ama… kaçmam gerekiyordu.
Çünkü dünya çökmeye başlıyordu. Gökyüzü çatlıyordu, zemin parçalara ayrılıyordu. Her şey… yok oluyordu.
Ve ben… tek bir şeye odaklandım.
Buradan çıkmanın bir yolu olmalıydı.
Gözüm, uzakta beliren bir kapıya takıldı.
Bu bir çıkıştı.
Ama ona ulaşmam gerekiyordu.
Önümde tek bir engel vardı.
Karan.
Ona karşı koyabilecek miydim?
Ya da… onu kurtarabilir miydim?
Bir karar vermeliydim.
Ve… zaman tükeniyordu.
DEVAM EDECEK…