Yeni bir dünyanın ilk adımları atılmaya başlıyordu. Gözlerimi kapadım ve derin bir nefes aldım. Burası artık benimdi; her bir karışı, her bir rüzgarı, her bir yıldız kayması… Hepsi benim kararlarımla şekillenecekti. Ama bu huzurun içinde bir sessizlik vardı, derin bir sessizlik. Henüz tam anlamıyla anlamadığım bir şey vardı ve o boşluk, yavaşça beni içine çekiyordu.
Beni tanıyan, bana sahip olmayı isteyen ne bir geçmiş, ne de bir gelecek vardı. Ama bir gerçek vardı; her şeyin, kendi ellerimde bir anlamı olacaktı. Tapınak, çöküşün ardından geriye sadece hatırlatıcı bir gölge bırakmıştı. Bir zamanlar var olmuş olan ama şimdi sanki tamamen silinmiş bir geçmişin kalıntılarıydı.
Karan, bir zamanlar beni tanıyan, beni takip eden adam, artık yoktu. Onun arkasında bıraktığı o karanlık izler, ben artık sadece alevler içinde kaybolmuşken, hiçbir şeyin geçici olmadığı gibi görünüyordu. Ama bir şey daha vardı. Bir his… Bir tehlike, derinlerde gizli. Ruhumu değiştiren, beni başka bir varlık haline getiren o güç, aynı zamanda bana bir sorumluluk yüklemişti.
Her şeyin başı gibi hissediyordum. Zihnimde yanan ateş, içinde sonsuz olasılıkları barındırıyordu. Bütün yolu, eski bir dünyadan yeni bir hayata geçiş yapmak gibi hissediyordum. Ama bu yolculuk, bana yeni bir şeyler vaat etmiyordu. Gerçekten ne vardı?
O an, bir ışık yanıp söndü. Her şey sessizdi ama o ışık, beni çağırıyordu. Gözlerimi açtım ve karanlık gökyüzü üzerime doğru alçaldı, yerden yükselen kırmızı ışıklar, bana adım atmamı söylüyordu.
Bir adım attım.
Ve başka bir dünyaya adımımı atarken, kaybolan geçmişin yüküyle birlikte bir gerçek beliriyordu. Bu yeni dünya, her şeyin başlangıcından farklıydı. Yalnızca ben ve bu yıkım vardı. Ama bir şüphe… Bir soru vardı, onu hemen fark ettim: Bu yıkımın içinde gerçek bir yenilik var mıydı? Gerçekten mi her şeyin bir başlangıcıydı, yoksa geçmişin tekrar edilen bir yankısı mıydı?
Her adımda yerin altındaki taşlar çatırtı yapıyordu, sanki geçmişin ağırlığı hala bu dünyada yankılanıyordu. O ışık, gitgide büyüdü, beni sarmaladı. Her şey kararmadan önce, bir çığlık gibi içimi parçalayarak bir anlık bir farkındalık beni sardı: Gerçekten özgür müydüm? Yoksa, başka bir tuzağa mı düşmüştüm? O eski tapınaktan çıkmak bana özgürlük gibi görünmüşse de, bu yeni dünya, henüz ne olduğunu anlamadığım bir girdap gibi içime çekiyordu.
Yavaşça ilerledim, adımlarım titrek ama kararlıydı. Arkama baktığımda, tapınağın yıkıntılarından başka hiçbir şey kalmamıştı. Bir zamanlar bu taşlarda tanrılara hizmet eden, ruhları hapseden varlıklar vardı; şimdi sadece toprak, küller ve karanlık boşluk vardı. Ama hâlâ içimde bir boşluk vardı. Beni buraya getiren şeyin ne olduğunu, ne için geldimi anlayamıyordum. Her şey değişmişti ama ben değişmeyen bir şeyleri arıyordum.
Ve o anda, içimde bir ses yankılandı. Güçlü, karanlık ve itici bir ses.
“Yolun sonuna geldin,” dedi ses. Ama ne bedenini, ne de herhangi bir şekli vardı. Beni takip ediyordu. Hissedebiliyordum, o bir varlık değildi. Daha çok bir düşünceydi; karanlık bir düşünce, zihnime yerleşen, beni kontrol etmeye çalışan bir şey. Ama bir şey vardı, bir farkındalık, bir irade, onun beni etkilemesine engel oluyordu. Bir zamanlar ben de onun gibi olmuştum. Ama ben… ben ona teslim olmayacak kadar güçlüydüm.
Sonsuzluğun gölgesi, zihnimi çevreliyordu, ama yavaşça buna karşı koymayı öğreniyordum. O ışık, hâlâ beni içine çekiyordu, ama bu kez daha dikkatliydim. Her adımımda, her hareketimde, bir parça daha fazla farkındalık kazandım. Yıkıntıların arasındaki her taş, bir anlam taşır gibiydi. Duvarda, taşların arasında eski, aşındırılmış yazılar vardı. Birçok farklı dilde yazılmıştı, ama ben, onları tek tek okuyabiliyor, anlamları çözebiliyordum. “Özgürlük, ancak teslimiyetle bulunur,” diyordu bir yazı. Bir başka taş, “Bu dünyadan kaçış yoktur,” diyordu.
Bir anlam vardı, ama bu anlam bana ait değildi. O taşlarda yazılı olan her şey, o eski dünyanın bir parçasıydı. O zamana ait, ama bir şekilde bu yeni dünyada yankılanan bir çağrıydı. Sesler, fısıldayan bir düşünce, bir uyarı… Ama neyin uyarısıydı? Ne için vardı bu sesler? Her şeyin ardında ne vardı? Gerçekten mi özgürdüm, yoksa yalnızca başka bir hapishanenin içine mi sürüklendim?
Birdenbire, zemin kaymaya başladı. Bir çığlık, derinlerden geldi. Ses bir kadına aitti. Ama tanıdık bir ses değildi. Yalnızca duyduğum bir yankıydı. O an ne olduğunu anlayamadım, ama bir şeyler kayıyordu. Arkamda bir şey vardı. Yavaşça döndüm.
Beni izleyen karanlık, çok daha belirginleşmişti. Başlangıçta sadece bir figür gibiydi, ama şimdi her köşeden, her taşın altından çıkıp geldiğini hissedebiliyordum. O eski tapınaktan kalan yıkıntılarda, her köşe karanlık bir yarıya açılıyordu, her bir taş, başka bir parçayı gizliyordu. Karanlık, bir yandan büyüyerek bana doğru ilerliyordu. Bir adım daha attım, ve o adım, beni daha da karanlığa yaklaştırdı.
“Çok geç,” diye fısıldadı o ses. Bu, eski tapınağın yankısıydı, her taşın içinde bulunan bir varlık… her taşın arkasında bir şey vardı.
Bir anda, o sesin her yönüyle içimi sarmasını hissediyorum. Ruhumun derinliklerinden bir çığlık yükseldi. Gözlerim karardı. Ve o karanlık, her şeyi içine alarak bir hiçliğe dönüştü. Ne vardı, ne yoktu, hiçbir şeyin anlamı yoktu. Tek bildiğim, o anın bir parçası olduğumdu.
Ve sonra birden, karanlık yerini göz kamaştırıcı bir ışığa bıraktı. Yavaşça gözlerimi açtım ve karşımda bir figür gördüm. Ama bu figür, sadece bir figür değildi.
O kişi, ben olmalıydım.
Kendimi gördüm, ama çok farklıydım. Yüzüm, karanlık bir bileşime dönüşmüş, gözlerim içine hapsolmuş bir başka insan figürünü andırıyordu. Ama her şey hâlâ devam ediyordu. Bunu biliyordum. Yıkım… ateş… ve alevler. Hepsi birbirine karışıyordu. Artık burada… bu yeni dünyada, bir zamanlar kaybolan kimliğimi bulmuşken, eski ruhumun her parçası, birbiriyle çatışıyordu. Kendi içimdeki savaş sona ermemişti. Beni yıkan ve yeniden yaratan şeyin tam olarak ne olduğunu hala anlamıyordum, ama bir şey kesinlikle vardı.
Bir şey…
Ve o an, ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Gözlerimi tekrar açtım. Hava, her zamankinden daha yoğun, daha sıcak ve boğucu hissediliyordu. Artık ne zaman gündüz, ne de geceydi. Bu dünya, bir ara devrilmiş zamanın kalıntısıydı. Benim içimdeki savaşın her patlamasında, her adımda bir değişim vardı. Her hareketimde bir anlık bir hüzün ya da öfke kabarıyordu. Ama bu sefer, hiçbiri bana yön vermiyordu. Şimdi ne hissettiğimi, ne yapmam gerektiğini biliyordum.
Karanlık, arkamda titreyerek artıyordu. Bir süre önce kaçmaya başladığım karanlık, şimdi beni sardı. Bir an olsun önümdeki yolumu görmedim. Adımlarımın yankıları duvarlarda kayboluyor, her şey siliniyordu. Ama bir şey vardı. İçimde hala o ses yankılanıyordu, uğuldayan, bir rüzgar gibi kulağımda.
“Burası senin yerin değil,” dedi bir ses. Karan’ın sesiydi.
Başımı çevirdim. Karan, birkaç adım gerideydi. Ama bu kez gözlerinde korku yoktu. Bir zamanlar korku, onun ruhunu saran bir zırh gibi görünürdü, ama şimdi… gözlerinde sadece boş bir ifade vardı. Ona bakarken, o eski korkunun, kaybolan her şeyin peşinden gittiğini fark ettim. O karanlık ses, beni takip ediyordu. Ama şimdi ben ondan daha güçlüydüm. Yıkılmamıştım.
Yavaşça, Karan’a doğru ilerledim. Gözlerim onu bulduğunda, bu kez onun korkusunu, onu saran çaresizliği hissedebiliyordum. Ama Karan’ın gözlerinde değişen bir şey vardı. O eski, kaybolmuş insana dair bir parça hâlâ vardı. Ama ben de bir şey hissediyordum. Bir farkındalık.
“Biz, burada mahkûmuz,” dedi Karan, sanki birini kurtarmaya çalışan birinin çaresizliğini taşıyarak.
Ama o an fark ettim. Burası, sadece bir hapishane değil, daha büyük bir labirentti. Bir yerde, derinlerde, bu karanlık duvarların arkasında her şeyin yerini değiştiren bir güç vardı. Bu dünya, özgürlüğün bir bedeli olarak yapılandırılmıştı. Bu tapınakta, bu labirentte, birbirimizi kaybediyor ve buluyorduk.
“Biz mahkûmuz… ama mahkûmların da bir özgürlüğü var,” dedim, sesim hiç olmadığı kadar sert çıkıyordu.
Karan, gözlerini kırpıp bana baktı. Bu sözler, ona tanıdık gelmişti. Ama o, ne kadar korksa da ne kadar sarsılmış olsa da, bir şey anlamıştı.
Bir adım daha attım. Arkamda karanlıkla birleşen alevler şimdi tamamen etrafımı sarmıştı. Bir çıkış, bir yol… bu labirentten çıkmanın yolu, içimdeki gücü çözmekti. Bunu yapmam gerekiyordu.
Karan’ın gözleri büyüdü. “Ne diyorsun? Buradan nasıl çıkacağız?”
Fakat cevap vermedim. O an bir şey fark ettim. Bu dünyada kaybolmamıştım. Çünkü kaybolacak bir şeyim yoktu. Beni bir zamanlar öldüren her şeyden, her korkudan, her kayıptan artık bağımsızdım. Burada bir zamanlar ben de yıkılmıştım. Ama artık kendi içimdeki gücü, kendi karanlığımı kontrol ediyordum.
Beni burada tutmaya çalışan şeyin bir parçasıydım. Ama şimdi onun zincirlerini kırma zamanıydı. Ben, buraların eski bekçisiydim. Hem gardiyan, hem hükümlü.
Ve Karan, şimdi beni anlamıştı. Gözlerinde bir farkındalık vardı, ama aynı zamanda şüphe de vardı.
Bir adım attım. Ardımda yıkıntılar geriye düşerken, her adımda bir şey daha kırılıyordu. Karan, geriye adım atarken, onun da bu labirentte tutsak olduğunu fark ettim. Birbirimizi birbirimize bağlayan iplerin kesilmesi gerekirdi.
Birden, tapınak sarsılmaya başladı. Taş duvarlar çatırdadı. Karan’a son bir bakış attım. O anda, içimdeki ateş, dışarıya fırlayarak her yeri sardı. Gözlerim ateşle parlıyordu. Karan, bu ateşi hissedebiliyordu. Ama o da biliyordu. Benimle gelmeden, bu labirentten çıkış yoktu.
Çünkü ben, artık sadece bir gardiyan değil, aynı zamanda bu labirentin sonuydum.
Beni takip et. Bu labirentten çıkmamız için başka bir yol yok.
Ve adımlarımı hızlandırdım. Karan, arkamda kalmıştı. Fakat her bir adımda, o da hızla bana doğru geliyordu.
Birlikte, karanlığın sonunu getirecektik.
Adımlarım hızla ilerledikçe, tapınak sarsılmaya devam etti. Duvarlar çatırdıyor, taşlar düşüyordu. Her bir çöküş, geçmişin yankıları gibiydi. Bir zamanlar varlığımın parçalanmasına neden olan bu tapınak, şimdi beni ve Karan’ı içine almaya çalışıyordu. Ama ben… ben artık burada mahkûm değildim. Burası, beni tutmaya çalışan bir hapishaneydi ve ben, o hapishanenin kapılarını yok edebilecek güce sahiptim.
Karan, bir adım geride kaldı. Ama gözlerindeki kararsızlık, içindeki savaş hala devam ediyordu. O hala bu dünyaya tutunmak istiyordu, çünkü bu dünyanın ona tanıdığı kimliği bırakmaya hazır değildi. Oysa ben, kim olduğumu biliyordum artık. Ve bu bilgelik, her geçen saniye beni daha güçlü kılıyordu.
İçimden bir ses yükseldi, sanki tapınağın çöküşüne, karanlığın içinde yankılanan acılara ve benliğimin birleşmesine bir yanıt veriyordu. Her adımda, etrafımdaki dünya daha da bulanıklaşıyor, yok oluyor gibiydi. Ama ben… ben artık bir parça olmaktan çok daha fazlasıydım.
Gözlerim Karan’a kaydı. O, hâlâ arkamda kalmıştı, ama o da fark etmişti. Beni takip etmeyi seçtiği an, onun kendi zincirlerini kırmaya başladığını hissedebiliyordum. Ancak Karan, kendi karanlığından çıkmaya kararlı değildi. Şüphe ve korku arasında gidip gelen bir yerlerde duruyordu. Ama ben ona yardım edemem. Bu yol, yalnızca benim yolumdu.
Bir kaç adım daha attım ve aniden bir patlama sesiyle tüm tapınak titredi. Duvarlar çatladı, tavan çöküyordu. Geriye baktım. Karan’ın gözlerinde bir korku vardı. O korku, her an her şeyin son bulacağına dair bir korkuydu. Ama benim için, bu tapınağın sonu, yalnızca başlangıçtı.
Yavaşça döndüm ve Karan’a baktım. Onun gözlerinde hâlâ o eski, korkmuş hal vardı. Yavaşça, ama kesin bir şekilde adımlarımı ona doğru attım.
“Buradan çıkmak istiyorsan, beni takip et,” dedim.
Karan, bir an bana bakarak kafasını salladı, ancak kafasındaki kararsızlık yüzünden iki kez düşünüp adım atmaya cesaret edemedi. Anladım. Karan’ın hâlâ korkusu vardı. Korktuğu şey, benden ve bu dünyadan çok daha fazlasıydı.
Ona elimi uzattım.
“Gel,” dedim, bu kez sesimde bir tını vardı. Bir ikna gücü, bir tehditten çok daha fazlası.
Karan, gözlerinde bir kavga ile ama sonunda elimi tutarak, yanıma geldi. O an, bir şey değişti. Bütün tapınak sarsıldığında, sanki her şey bir bütün haline gelmişti. Yıkıntılar, duvarlar, ateş… hepsi benim bir parçam olmuştu.
Gözlerim yeniden karanlığa kaydı. Tapınağın içine doğru ilerlerken, karanlık sadece bir arka plan gibi görünüyordu. Artık ben, bu karanlığın içindeydim ve onu kontrol ediyordum. Buradan çıkmak için tek bir şey yapmam gerekiyordu: Buradaki her şeyin üstünde olduğumu kabul etmek.
Ve birden, bir güç dalgası hissettim. İçimden gelen, yıllardır baskıladığım her şeyi saldım. Karan, yanında durduğunda, hissedebiliyordum. Onun da içindeki karanlık vardı, ama bu yolculuğa çıkan her kişi gibi, onu bırakacak kadar cesur değildi.
Yavaşça, ellerimdeki ateşi hissederek ileriye doğru yürüdüm. Gözlerim iyice parlıyordu. Karan da beni takip ediyordu. Her adımda, tapınak daha da sarsıldı. Taşlar düşerken, her biri birer yankı bırakıyordu. Ama ben… ben artık bu tapınağın sonuydum.
O an, derin bir nefes aldım. Karan’a baktım. O, hala belirsizdi. Ama ben ne kadar ilerlersem, o kadar netleşecekti. Karan’ın içindeki ışık da bir gün bu karanlıkla birleşecekti. Ama o an, o da bir karar vermek zorundaydı.
Bir adım daha attım. Ve o anda tapınak tamamen çökmeye başladı.
Karan’a son bir bakış attım. O, bana yaklaşıp adım atmaya cesaret etti.
Birlikte bu dünyadan çıkıyorduk.
Burası… artık sadece bir hatıra olacaktı.