anne, ayşe ve ali

1175 Words
Annelerinin anlattığı bu hikayeyi can kulaklarıyla dinleyen çocuklar ağzı açık bir şekilde hikaye bitene kadar kulak vermişlerdi Ayşe annesinin bu anlattıklarına yenilerini daha ekleyip anlatmasını istiyor ve bugüne kadar neden kendilerine böyle faydalı ve bilgili olabilecek hikayeler anlatmadığı için annesine sitem ediyordu annesinin ard arda anlattı bu iki hikaye çocuklarına bu güzel ve öğüt verebileceği bir hikaye olduğu için çok mutluydu bir ara kendisi de Ayşe gibi neden bugüne kadar çocuklarıma böyle hikayeler anlatmaya başlamadım diye hayıflanırdı ve bundan sonra her fırsatta çocuklarına böyle şeyleri bulup anlatacağına dair söz verdim onlar mutlu bir şekilde sohbetlerine devam ederlerken dışarıda esmeye başlayan kış rüzgârı karı havalandırıp tipi oluşturuyordu dışarısı soğuk olabilirdi ama kalpleri ve evleri sıcacıktı anne hemen mutfaktan getirdiğim patatesleri sobanın fırında bölmesine koyup kızartmaya başladım Ali'nin en çok sevdiği yemeklerden biri buydu bir vakit paraları olmadığı için yiyecek bir lokma bile bulamazken şimdi annelerinin hayata olumlu bakıp ayakta durmaya çalışmasının meyvelerini yemeye başlıyorlar artık yiyecekleri yemeklerin hayalini kurmuyorlar direk canlarının istediklerini anneleri tedarik ederek ye biliyorlardı Ayşe Ali ve anne zorlukların içerisinden çıkıp gelmiş üç güzel insan. anne evlatları için elinden geleni yapmaya çalıştığı ve bunun karşılığını aldığı için bir hayli mutluydu. yüreklerinden gam ve kederin uzaklaşması onları mutlu ediyordu etmesine de bir gün ölüm gerçeği onları da bulacaktı. Ama onlar yine de her şeye rağmen ölüm onları bulana dek mutlu olabilmeyi başaracaklardı evlatlarına anlattı bu iki aile karşısında gitgide mutluluğu artan annem gözlerin içine bakarak onu dinleyen Ali'ye yavrucuğum anlattığın bu hikayeyi beğendin mi evet anneciğim çok güzeldi keşke bize böyle hikayeler anlatsan ve biz hep mutlu olsak diyerek mutlu mutlu dolu bir bakışla annesinin yüzüne baktım annesi yaşamanın mümkün olduğunu hayatta hala güzel şeylerin var olabileceğine inanmış olmanın verdiği huzurla elinden gelen her şeyi yapacağına tekrar tekrar söz verdim dışarıdaki rüzgâr etkisini arttırmaya devam ediyordu artık karşıdaki evler bile görünmeyecek kadar hava tipi etkisi altındaydı akşam yemekleri afiyetle yendikten sonra çayın yanında annenin fırına atmış olduğum Patateste bir güzel mideye indirildi saat gece yarısına yaklaştığı zaman anne yer yataklarını serip çocuklarını sıcacık yorganın altına alıp mutlu bir uyku için hazırlık yapmadan önce sobanın ateşini artırmak için birkaç yeri odun parçası atıp hazırladı ışıkları kapatıldıktan sonra sobanın deliğinden sızıp tavana vuran ışık yeniden belirmeye başlayınca anne evlatlarına bir hikaye daha anlatmak istedi. anne bu defa evlatlarına birden fazla hikaye anlatma onlara şimdiden hayatın iyi ve kötü yönlerini aşılamak istiyordu. ilk öyküsünün adı ''Hayat''Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli her şeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı. "Tadı nasıl?" diye soran yaşlı adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak, çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi genç çırak. "Tuzun tadını aldın mı?" diye sordu yaşlı adam, "Hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve söyle dedi: "Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey, ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış." ilk hikaye bitince annesine sıkıca sarılan ayşe ikinci hikaye için sabırsızlanıyordu. anne ara vermeden ikinci hikayeye geçti Azim Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karsısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına "hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek" dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu. Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, "hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim". Hocası ise "sen sadece hareketi yap" cevabını verdi.Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu. Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu "hocam nasıl olur, anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum". Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, "senin yaptığın hareket karatedeki en zor hareketlerden biridir. .. Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak". Yolumuzdaki Engeller Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak?. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde. "Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı. "Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır." anne hikayesinin bitirince boğazı kuruyup kalmıştı. baş ucunda duran sudan bir kaç yudum içip kendisi ve çocukları için en önemli olan sevgi adında ki hikayesini anlatmaya başladı. karanlık oda da çocuklarının uyuya kaldığını düşünüyordu ama bunun aksine çocukların gözleri tavandaki alevlerde kulakları ise annelerindeydi Gerçek Sevgi Bir gün sormuşlar ermişlerden birine: "Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" Bakın göstereyim demiş, ermiş. Önce sevgiyi dilden gönle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. "Ermiş bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz" diye bir de şart koymuş. Peki demişler ve içmeye teşebbüs etmişler. Fakat o da ne? Kaşıklar uzun geldiğinden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar ağızlarına. En sonunda bakmışlar beceremiyorlar, öylece aç kalkmışlar sofradan. Bunun üzerine şimdi demiş ermiş, sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya bu defa. "Buyurun" deyince, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak içirmiş. Böylece her biri diğerini doyurmuş ve şükrederek kalkmışlar sofradan işte demiş ermiş, 'kim ki gerçek sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz ve şunu da unutmayın, gerçek pazarında alan değil, veren kazançtadır daima.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD