Sığınağın havalandırma boşluğundan sızan o boğuk ıslık sesi, kırmızı acil durum ışıklarının altında bir ölüm marşı gibi yankılanıyordu. Aras, elindeki silahı havaya dikmiş, gözlerini tavandaki metal ızgaralara dikmişti. Damarlarındaki kanın çekildiğini hissedebiliyordu; ilk kez kontrolü kaybetmişti. Kendi kalesinde, kendi krallığında bir fare gibi avlanıyordu.
"Aras..." diye fısıldadı Gece. Sesi, sığınağın kalın beton duvarlarında soğuk bir yankı buldu. Yatağın üzerine çökmüş, üzerine sardığı yorganın altında adeta küçülmüştü. "İçeride. O burada..."
"Sus!" diye kükredi Aras. Sesi bir kırbaç gibi odada şakladı. Ama bu öfke Gece’ye değil, kendi yetersizliğineydi. Aras, yavaş adımlarla havalandırma girişine doğru ilerledi. Gözlerini bir an bile kırpmıyordu. "Dışarı çık, seni aşağılık pislik! Erkek gibi karşıma çık!"
Tam o anda, sığınağın ağır çelik kapısından tok bir ses geldi. Güm. Sanki dışarıdan devasa bir balyozla vurulmuştu. Ardından bir ses daha. Güm. Kapının yanındaki küçük ekranda bir görüntü belirdi. Bu bir güvenlik kamerası değildi; bir termal kamera görüntüsüydü. Kapının hemen arkasında duran bir silüet vardı. Ama bu silüet, bir insandan çok, bir gölgeyi andırıyordu. Ve elinde, Aras’ın o meşhur davette Gece’ye uzattığı şampanya kadehinin aynısı duruyordu.
Ses sistemi tekrar cızırtıyla açıldı. Metalik ses bu kez daha berraktı:
"Aras... Korumaya çalıştığın şeyin aslında senin en büyük günahın olduğunu ona söyledin mi? O yangını babanın çıkardığını, Gece'yi kurtarmak için değil, koleksiyonuna eklemek için aldığını anlattın mı?"
Gece, duyduklarıyla nefessiz kaldı. Başını hızla Aras’a çevirdi. Aras’ın silah tutan elleri ilk kez titriyordu. Gözleri kapıya kilitlenmiş, yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. "Yalan söylüyor!" diye bağırdı Aras, ama sesi bu kez ikna edici olmaktan çok uzaktı.
"Aras..." dedi Gece, yataktan yavaşça ayağa kalkarak. "Doğru mu? Yangını siz mi çıkardınız?"
Aras cevap vermedi. Kapıdaki güm sesleri hızlandı. Çelik kapı yerinden oynamaya, menteşeleri zorlanmaya başlamıştı. Aras aniden Gece’ye döndü, silahı beline taktı ve Gece’yi kollarından sertçe yakaladı. Gözlerinde saf bir delilik vardı.
"Önemi yok!" diye bağırdı Aras, Gece’yi sarsarak. "Geçmişin önemi yok! Şu an benimlesin ve buradan sağ çıkmanın tek yolu bana güvenmen!"
Aras, Gece’yi sığınağın arkasındaki gizli bir bölmeye, dar bir tünele doğru itti. "Buradan git. Ormanın çıkışına ulaşacaksın. Orada bir araba var, anahtarı torpidoda. Git ve sakın arkana bakma!"
"Ya sen?"
Aras, kapının menteşelerinden fırlayan kıvılcımlara baktı. "Ben yarım kalan hesabı kapatacağım."
Gece tünele girdiği an, arkasından ağır bir patlama sesi duyuldu. Sığınağın kapısı havaya uçmuştu. Gece, karanlık tünelde dizlerinin üzerinde sürünürken arkasından gelen boğuşma seslerini, Aras’ın küfürlerini ve o metalik sesin tüyler ürperten kahkahasını duyabiliyordu.
Tünelin sonundaki gün ışığına (sabahın ilk ışıklarına) ulaştığında, Gece kendini ormanın serin toprağında buldu. Üstü başı toprak içinde, geceliği yırtılmış bir haldeydi. Ama bir şey eksikti. Elini cebine attığında, sığınaktaki o gümüş anahtarın hala orada olduğunu fark etti.
Arkasındaki malikaneden siyah bir duman yükselirken, Gece ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladı. Ama bir şeyi biliyordu; kaçtığı şey sadece o hayalet değil, Aras’ın ta kendisiydi.