Ormanın içindeki soğuk hava, Gece’nin yırtılmış geceliğinden tenine bir bıçak gibi batıyordu. Ayakları çıplaktı, dallar ve taşlar tabanlarını parçalamıştı ama acıyı hissetmiyordu bile. Zihninde tek bir şey yankılanıyordu: Aras’ın babasının o yangını çıkardığı gerçeği. Tüm hayatı, onu kurtardığını sandığı adamların yazdığı bir senaryodan ibaretti.
Aras’ın verdiği konuma, orman yolunun kenarında duran siyah cipe ulaştığında nefes nefeseydi. Torpidoyu açtı, anahtarı buldu ve motoru ateşledi. Ancak gaza basmadan önce dikiz aynasına baktı. Arka koltukta bir zarf duruyordu.
Titreyen elleriyle zarfı açtı. İçinden Aras’ın çocukluk yıllarına ait bir fotoğraf çıktı. Yanında küçük bir kız vardı; Gece. Fotoğrafın arkasında şu not yazılıydı: “Seni o gün o dumanların arasından çıkardığımda, babamın günahını seninle yıkayacağımı sanmıştım. Ama ben de babamın oğlu çıktım Gece. Seni sevmedim, sana sahip oldum.”
Gece hıçkırarak ağlamaya başladı. O sırada telefonuna bir video mesajı düştü. Malikanenin içinden bir görüntüydü bu. Aras, kanlar içinde yerde yatıyordu. Baş ucunda ise o maskeli silüet duruyordu. Maskeli adam kameraya yaklaştı, o metalik sesiyle fısıldadı:
“Aras bitti Gece. Ama senin borcun bitmedi. Şimdi başladığımız yere dönüyoruz. İlk buluştuğumuz o otele. Eğer gelmezsen, Aras’ın bu sığınaktan sağ çıkmasına izin vermem.”
Gece, Aras’tan nefret ediyordu. Onu bir kafese kapattığı için, ona yalan söylediği için... Ama aynı zamanda, Aras’ın kollarında hissettiği o yakıcı arzuyu da unutamıyordu. Aras, onun hem celladı hem de tek sığınağıydı.
Direksiyonu sertçe kırdı. Kaçmayacaktı. Bu oyunu başladığı yerde, o sahte ışıkların altında bitirecekti.