Holding binasının en üst katındaki VIP suitler, dışarıdan bakıldığında lüksün ve konforun zirvesiydi; ancak Gece için burası, Aras Karadağ tarafından tasarlanmış, camdan ve mermerden inşa edilmiş şık bir hapishaneydi. Şehrin ışıkları devasa camlardan içeri sızarken, Gece odanın içinde bir o yana bir bu yana volta atıyordu. Üç gündür bu katın dışına çıkması yasaklanmıştı. Yemekleri dışarıdan, Aras’ın özel güvenlikleri tarafından getiriliyor; tüm iş akışı ise dijital ekranlar üzerinden yürütülüyordu. Aras, dünkü o "hiçbir şey olmamış" tavrını sürdürmekte kararlıydı. Onu günde sadece birkaç kez, o da sadece işle ilgili direktifler vermek için görüntülü arıyor ya da odaya gelip masadaki dosyalara bakıp tek kelime etmeden çıkıp gidiyordu.
Gece için bu belirsizlik, fiziksel bir acıdan daha ağırdı. Aras’ın o suit odadaki yakınlaşmasını sanki bir rüyaymış gibi hafızasından silmesi, Gece’nin kendi gerçekliğini sorgulamasına neden oluyordu. "Gerçekten yaşandı mı?" diye soruyordu kendine aynaya bakarken. "Yoksa bu adam beni delirtmeye mi çalışıyor?" Aras’ın bu duygusuz profesyonelliği, Gece’nin içindeki o somurtkan direnişi yavaş yavaş bir yalnızlık korkusuna dönüştürüyordu. Aras ona dokunmuyor, ona bakmıyor, hatta onunla tartışmıyordu bile. Sadece bir eşya gibi, güvende olması gereken bir "varlık" olarak orada tutuyordu.
Hapis hayatının dördüncü gününde, Gece odanın sessizliğinden çıldırmak üzereydi. Dışarıdaki dünya akıp gidiyordu ama o, Aras’ın imparatorluğunun tepesinde bir süs bebeği gibi hapsedilmişti. Akşam saatlerinde odanın kapısı ağır bir sessizlikle açıldı. Gelen Aras’tı. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yorgun görünüyordu ama o asabi aurası hala üzerindeydi.
Gece, oturduğu koltuktan kalkmadı. Sadece donuk gözlerle adamın içeri girişini izledi. Aras, masanın üzerine bir dosya bıraktı ve Gece’ye bakmadan konuştu:
"Lansman konuşmasının son hali bu. Ezberlemeni ve sunum sırasında herhangi bir aksaklık çıkmamasını istiyorum. Yarın otel ekibiyle son bir toplantı yapılacak."
Gece, sessizliğini bozmadı. Aras, bir tepki alamayınca duraksadı ve bakışlarını ilk kez doğrudan Gece’nin üzerine dikti. "Bana cevap vermeyecek misin Aksoy?"
Gece, yavaşça ayağa kalktı. Sesindeki o cansızlık, Aras’ın en başından beri inşa ettiği o "hiçlik" duvarına atılmış bir çentik gibiydi. "Siz cevap bekliyor musunuz efendim? Ben sadece emirlere uyan bir mülk değil miyim? Mülkler konuşmaz."
Aras, çenesinin kasıldığını gizleyemedi. Adımlarını Gece’ye doğru yöneltti. Aralarındaki o gergin mesafe daraldıkça, odadaki hava yine o tanıdık, elektrikli ağırlığa büründü. "Bu tavrın sıkıcı olmaya başladı. Seni buraya korumak için getirdim, seni aşağılamak için değil."
"Korumak mı?" Gece, acı bir kahkaha attı. "Beni dışarıdaki bir hayaletten koruyorsunuz ama içerideki celladı görmezden geliyorsunuz. Beni buraya hapsettiniz, beni yok saydınız. O gece suit odada söylediğiniz her şeyi, yaptığınız her şeyi bir çırpıda sildiniz. Şimdi bana 'sıkıcı' olduğumu mu söylüyorsunuz?"
Aras, Gece’nin tam önünde durdu. Boynundaki o gümüş kolyeye, Gece’nin nabzının hızla attığı yere baktı. "Silmedim," dedi Aras, sesi aniden o asabi pürüzlülüğe bürünerek. "Sadece kontrol altına aldım. Duygular kontrol edilebildiği sürece değerlidir Gece. Sen ise kontrolünü kaybetmeye çok müsaitsin."
Aras, elini kaldırıp Gece’nin yüzüne doğru uzattı ama tam dokunacakken durdu. Parmakları, Gece’nin tenine sadece birkaç milim uzaktaydı. "Bu odadan çıkmak istiyor musun? Eski hayatına, o savunmasız haline dönmek?"
Gece, Aras’ın o yakıcı gözlerinin içine baktı. Korkuyordu, ondan çekiniyordu ama aynı zamanda bu "görünmez hapis" hayatında bile en çok Aras’ın varlığına ihtiyaç duyduğunu dehşetle fark ediyordu. "Benim eski bir hayatım kalmadı," dedi fısıltıyla. "Siz onu otoparkta, o suit odada ve bu hapishanede tek tek parçaladınız."
Aras, elini yumruk yaparak indirdi. "Güzel," dedi buz gibi bir sesle. "Kabullenmek, itaatin ilk adımıdır. Yarın akşam lansmandan önceki son gece. Seninle bir akşam yemeği yiyeceğiz. Burada, bu odada. Ve o zaman, dünkü o 'hiçbir şey olmamış' tavrımın aslında ne kadar büyük bir yalan olduğunu bizzat göreceksin. Ama o zamana kadar işine odaklan."
Aras odadan çıktığında, Gece kapının arkasından gelen kilit sesini duymadı ama o ses zihninde yankılandı. Aras, hem onu reddediyor hem de kendine bağlıyordu. Bu "görünmez hapis", Gece’nin Aras’a olan takıntısını besleyen en verimli topraktı.
Gece o gece, Aras’ın yemeğe geleceği saati bekleyerek pencerenin önünde oturdu. Dışarıdaki o gizli elin varlığını neredeyse unutmuştu. Şimdi tek dünyası bu suit oda ve o odaya giren adamdı. Çekmecesindeki gümüş anahtarı çıkardı ve parmaklarının arasında çevirdi. Takipçinin "Kapıyı açma vaktin yaklaşıyor" sözü, Aras’ın "Sen benimsin" sözüyle çarpışıyordu.
Gece, anahtarı tekrar sakladı. O an anladı ki; Aras onu sadece bir odaya hapsermemişti. Aras onu kendi varlığına hapsetmişti. Ve Gece, bu parmaklıksız hapishanenin anahtarını aslında hiç istemiyordu. Somurtkanlığı, artık Aras’a karşı bir kalkan değil, Aras’ın ona daha sert dokunması için bir davetiyeydi.
Yarınki akşam yemeği, ya bu soğuk savaşı tamamen bitirecek ya da Gece’nin ruhundaki son direniş kırıntılarını da yakıp kül edecekti. Gece, yatağına uzandığında Aras’ın o "hiçlik" tavrının arkasındaki fırtınanın ne zaman patlayacağını düşünerek karanlığı izledi.
Hapis hayatı, yerini yavaş yavaş bir bekleyişe bırakmıştı. Ve bu bekleyiş, Gece için dünyanın en ağır cezasıydı.