ACIMASIZ

1207 Words
Hayatım boyunca hiç lefa görmemiştim ama bir keresinde Yarkın ormanda gezerken bir lefa gördüklerini anlatmıştı. Kuyruğu simsiyahmış ama garip bir şekilde kolları ve yüzünün yarısının da siyah bir lekeyle kaplandığını onlara bakan gözlerinin ise sapsarı olduğunu söylemişti. Eve gelir gelmez banyoya saklanmıştım. Arkamda annemin birkaç bağırışını duymuştum ve defalarca kez banyonun kapısını sertçe çalmış ve hemen çıkmamı bu konuyu babama söyleyeceğine dair tehditler savurmuştu. Kaç saattir buradayım bilmiyorum ama babamın gelmesine az kaldığını tahmin edebiliyordum. Ama ne yaparsam yapayım ellerimi hareket ettirecek gücü kendimde bulamıyordum. Kuyruğumdan akan zift yüzünden kuyruğumu küvetin içine bırakmıştım ve hala son kalan umudumu kullanarak küvetin için sıcak suyla doldurmuştum. Ne kadar denersem deneyeyim tüylerimin arasına yapışan çamuru çıkaramamıştım. Dilimi damağımı kurutan gerçeği kabullenmem, tüylerimin bir kısmının kopmasına rağmen tenime bir dövmenin şekilsiz hali gibi işlemişti. Göğsümün arasına sıkıştırılan şişe avucumun içinde duruyordu. Şişenin içi neredeyse ağzına kadar doluydu ama şişenin boyutu avucum kadardı hatta parmaklarımı etrafına sarınca neredeyse şişeyi saklayabiliyordum. Bu şişe bana en fazla kaç gün yetecekti? Yardımcı kadın bir daha veremeyeceğini ve boya bulmam gerektiğini söylemişti. Ama kuyruk boyası özeldir ve devlet tarafından yasaklanmış bir maddedir. Onu bulmak imkansız iken bulmuş olsam bile parasını ödeyemezdim hadi onu da geçtim ya bu adamlar beni direkt şikayet ederse? Ağlamam şiddetlendi. Kafamda dönüp dolaşan senaryolar o kadar umutsuzdu ki, tek umut verecek yani bu şişe sayesinde yaşayacağım fazladan birkaç gündü. Tanıdık kapı sesinin sertçe çarpması yüreğimi titretti. Babam gelmişti. O annem gibi değildi, annem kapıyı çalıp gitti ama babam o kapı açılıncaya kadar beklerdi ve eminim ki alerji olayını da duymuştur çünkü hiçbir şey yokken o kapı o kadar sert çarpmazdı. Çaresizce çıplak dizlerimin üzerine oturdum. Ağlamalarım artık iç çekmelere dönüşmüştü ve kendimi sıkıp sessiz olmaya da çalışmıyordum o kadar yorgun hissediyordum ki parmağımı oynatacak halim bile yoktu. Suyun içinde uyuşan kuyruğumu çıkardım. Akan bütün zift suya karışmıştı ama tenime yapışanları bu şişe sayesinde çıkartacaktım. Şişenin içindeki sıvının rengi açık mor tonlarındaydı. Parmaklarım titrediği için şişeyi dikkatlice yere sabitledim ve kapak görevi gören küçük mantarı ağzından çıkardım. O kadın ilacı nasıl kullanmam gerektiğini söyledi mi hatırlayamıyordum. Avucuma bir miktar döktüm ve parmağımı bir fırçaymışçasına ilaca dokundurup kuyruğumdaki ziftin üzerinde gezdirdim. O an şaşkınlık dilimi bir örümceğin ağı gibi dolandı. Buna mucize mi denemeleri gerekiyordu bilmiyorum ama hayatımı kurtaracak bir şey olduğunu biliyordum. Avucumdaki ilacı bütün kuyruğuma bulaştırdım. Siyah ziftin yerini yavaşça turuncu ve bakırın parlak tonları almıştı ve en güzel yanı ise avucumda ki o birkaç damla bütün kuyruğuma yetmişti. Yeşereceğimi hissettim. Onların düşündüğü gibi ne kendimi ne de bir başkasının solmasına izin vermeyecektim. 2000 yıllık bu soy beni yakmaya çalışsa da ben küllerimi toparlayıp külden kaleler yapacaktım. İçime dolan umudun tarifi yoktu. Ayağa hızla kalkıp kirlenen banyoyu toparladım ziftleri temizledim. Zil çaldığında benim işim neredeyse bitmişti. Son kez yüzümü yıkayıp dağılan saçlarımı toparladıktan sonra ilacı banyo dolabının en altına saklayıp üzerini peçetelerle kapattım. Şimdilik güvendeydi. Banyodan çıkıp aşağının merdivenlerine inerken kargaşaya benzer bağırma sesleri geliyordu. Hala nemli olan kuyruğumla merdivenlerin sonuna geldiğimde babam ve annem kapının önünde birileriyle hararetli bir şekilde konuşuyordu. Yanlarına vardıklarım da bütün gözler aniden bana döndü pardon kuyruğuma desek daha doğru olur. Ben şaşkınlıkla kapının önüne toplanan tanıdık komşulara bakarken yanımdaki annem ve babam da dahil hepsi pür dikkat kuyruğuma bakıyordu. Babamın gür ve sert çıkan sesiyle olduğum yerde sıçradım. “Hepiniz gördünüz işte, kuyruğunda hiçbir şey yok.” Annem atıldı, “Alerji olduğunu söylemiştim!” Kalbimin sıkıştığını hissettim. Resmen benim için gelmişlerdi. Ya o ilaç olmasaydı? Gerçi alerji durumu olmasaydı bu eve bile giremeden öldürülmüş olurdum o ayrı bir meseleydi. Babam kapıya dayananların “kusurumuza bakma...” gibi sözlerini dinlemeden kapıyı suratlarına çarptı. Sertçe ardına dönüp göz göze gelmemizi sağladığında, gözlerinin içindeki öfke yangınını görebiliyordum ama her zaman yaptığı gibi bağırıp çağırmadı. İlk gözlerimin kenarlarına -o kadar çok ağlamıştım ki hala kızarık olduğuna emindim- sonra da kuyruğuma kısa bir bakış attıktan sonra hiçbir şey demeden yanımdan geçip gitti. Annem de onun arkasından giderken ikisinin ardından bakan ben oldum. Babam ilk defa anlayışla karşılamıştı beni, korktuğumu gözlerimden okuyabilmişti. Biraz önce hayatta olduğuma şükür ederken onu unutturacak bir hissi babamın yanı başıma bırakıp gitmişti. Babam on yedi yıllık kısacık hayatımda beni ilk kez anlamıştı. İndiğim merdivenleri yeniden çıkmaya başladım. Titreyen bacaklarım hala kendine gelememiş olmalı ki yürürken düşecek gibi görünüyordum. Odamın kapısını açarken kapı kulpuna çamur bulaştırmışım, kuruyan çamuru kirlenen kazağımın etek kısmıyla sildim ve odama girer girmez kapıyı kilitlemeye başladım. Sıcak bir nefes hemen arkamdan ince ince ensemden boynumun ince derisini sardı. Tanıdık koku burnuma dolarken sessiz ama ciğerlerimi onun kokusuyla doldurabilecek kadar derin bir nefes aldım. Burnunu saçlarıma sürterken, “Bugün neler yaşamışsın öyle.” dedi mırıldanarak. Yumuşak ve bir o kadarda erkeksi çıkan sesiyle bugün yaşadığım tüm duyguların üzerine ince bir çarşaf sermiş kısa bir süreliğine onları görmemi sağlamıştı. Yavaşça başımı salladım. Onun alnı bana yaslıyken benim alnım kapıya yaslanmıştı. Elleri usulca belimin kenarlarına yerleşmeden önce kuyruğumu okşadı. Kapıyla temasımı kesip yatağa oturduk. Duvar kenarına geçerken oda hemen yanıma yerleşti, sırtımı yatak başlığına yaslar yaslamaz tüyleri kurumuş kuyruğumu dizlerinin üzerine koydu ve okşamaya başladı. Bir an kasıldığımı hissettim. Kuyruğumun kuruduğuna emindim ama ya ilaç eline gelirse? Ne kadar yapmak istemesem de kuyruğumu yavaşça hareket ettirip parmaklarının arasından çekip aldım ve battaniyemin altına sakladım. Bu hareketimi beklemediğini biliyorum çünkü kuyruğum ilk çıkmaya başladığı günden beri sürekli ona dokunurdu hatta sadece o dokunabilirdi ama bugün farklıydı. Bu laneti öğrenmediğim herhangi bir günün geçmişine gitmek için her şeyimi verebilirdim. Gözleri yan profilimden geziyordu, hissedebiliyorum ama ona bakacak cesaretim yoktu ve yaşadığım benzersiz duygular o kadar uç noktaları yaşatmıştı ki bu sakinlik tekrar ağlama isteği uyandırıyordu. “Ben onları inanmadım. Senden şüphe bile etmedim.” fısıltısı içimdeki yangının zararsızca harlanmasını sağlayan bir meltem gibiydi. Konuşmadım. Sanki konuşursam her şeyi anlatacakmışım gibiydi ama bir tepki vermem gerektiğini de biliyordum. Başımı belli belirsiz salladım. Bana inandığını biliyordum çünkü kimse en yakını olduğu kişiye böyle bir şeyi istese de yakıştırmazdı. Koca bir ordu benim lanetli olduğumu söylese, Yarkın benim ağzımdan çıkan kelimeye bakardı. Biliyorum ve bu öyle derin duyguların esiri olmamı sağlıyordu ki canımın yanacağını bile bile ateşi kucaklamak istemek, gibiydi. Aramızda kabarık duran battaniyenin üzerine elini koydu ve sanki kuyruğumu okşuyormuş gibi sert kumaşın üzerini okşadı. Sessiz kaldı belki de ne yapması gerektiğini bilmiyordu, tıpkı benim gibi. Sürekli gözü üzerimdeydi, ya saçıma dokunuyor ya da parmağının yüzeyiyle yavaşça yanağıma dokunuyordu. Daha fazla sessiz kalmaya dayanamadım. Başımı çevirip yüzüne baktım ama zamanlamam fazlasıyla yanlış olmuştu çünkü yanağımdaki parmağı yüzümü çevirmemle dudaklarımın üzerine gelmişti. Hemen yakınımdaki yüzüne sanki daha bu sabah gitmeden önce görmemişim de aylarca hasret yolunu beklemişim gibi bir özlemle baktım. Geçen gün ettiği kavganın izi hala kaşının üstünde duruyordu. Keskin yüz hatlarına sahip olmasına rağmen gülünce yanakları al al oluyordu ve onları sıkıp kaçmak yaptığım en tehlikeli ama bir o kadar güzel şeydi. Tehlikeli yani, sizi acımadan bacaklarınızdan sallandıracak kadar gaddar birinin yanaklarını sıkıyor olmanızdı, tabi bu şartlar etek giydiğim zamanlar geçerli olmazdı bunda ise ceza benim sıkılan yanaklarıma oluyordu. Büyük bir cesaretle gözlerine bakmayı umut ederken o, dudaklarıma temas eden parmağına bakıyordu. Zihnimde sarsıcı bir deprem olmuş gibi yüzüne bakmaya başladım. Yarkın o kadar odaklanmıştı ki dudaklarıma göz bebekleri bile titremiyordu. “Yarkın...” diye fısıldadım. Nefesim parmağına çarpınca sanki karnına bir yumruk yemiş gibi irkilerek yüzüme baktı. “İyi misin?” dedim, neden hala parmağını çekmiyordu. Bir dudağıma bir gözlerime baktı. “Ben iyiyim asıl sen iyi misin?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD