Artık gözümden akan yaşlarla kafamı hızla sallayarak onu onayladım. Çenesiyle gitmem için işaret yaptı ama tam gidecekken yanımdaki kadın kolumu tuttu güvenliğin havalanmak için çırpınan kanatlar bu hareket ile durdu kadın onu görmezden gelerek, “Gel ilaçlarını vereyim. Gülçehre gel ve benim yerime bez dağıt.” çadırın içinden çıkan aynı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim kadın koşarak geldi ve kucağına aldığı bezleri artık bizi dinlerken de geleneği devam ettiren kızlara dağıttı. Güvenlikçi adam ilaç kelimesini duyunca umursamaz bir tavırla söylenip havalandı. Kolumdan tutan kadınla çadırın içine girdik. Çadır boştu. Beni bırakıp bir sandığın kapağını açtı içi sayamayacağım kadar çok renkli sıvıların bulunduğu şişelerle doluydu. Kadın kafasını kaldırıp çadırın girişinde öylece bekleyen beni görünce gelmem için eliyle çağırdı. Yanına gittim ama titreyen bacaklarım yüzünden bu eylem o kadar zor gelmişti ki, yanına onun gibi dizlerimin üzerine çökmem için işaret ettiğinde kuyruğumdan akan çamuru umursamıyormuş gibiydi.
Aniden yüzüme doğru yaklaştı ve etrafına kısa bir bakış attıktan sonra kulağıma, “Sakın korkma korkarsan kendini ele verirsin. Sen... sen bir lefasın.” avucumu sıkıca ağzımdan bir ses çıkmaması için kapattım. Göz yaşlarım avuçlarımı bile ıslattı. Kadın tekrar kulağıma eğildi ve annemin bile yapmadığı bir şefkat ile, “Şhh bu senin suçun değil bu kimsenin değil. Ama bununla yaşamak zorundasın seni şimdilik kurtarıyorum ama bir daha kurtaramayacağım. Şimdi eve gidecek ve kaynar su ile kuyruğunu temizleyeceksin. Kuyruğunun yanmasından korkma eski haline dönecek. Herkese aynı yalana söyle. Alerjin olduğunu ve eğer ailene güveniyorsan onlara bu durumdan bahset sana boya bulsunlar.”
Onun gibi fısıldadım. “Ama kimse boya satmaz, yasak.”
“Ailen bir yolunu bulacaktır şimdilik bunları düşünme,” elini yakamdan içeriye uzattı ve göğsümü kavrayan sutyenimin arasına soğuk bir nesne koydu ve elini hızla çekti. Tekrar çadırın içinden etrafına baktıktan sonra –galiba dinleyen var mı diye bakıyordu- yine aynı kısık sesle mırıldandı. “Verdiğim şişeyi iyi kullan, boya bulana kadar seni bir süre idare eder. Kuyruğunu yıkadıktan sonra geçmeyen siyah kısma bunu sür hiçbir şey yokmuş gibi görünecektir.”
Benden uzaklaştığında minnet dolu gözlerle ona bakıp teşekkür ettim sonra elime gerçekten alerji ilacını verdi ve çadırdan çıkmadan önce son sözlerini kulağıma fısıldadı. “Sana yardım ettim. Karşılıksız. Bunlardan kimseye bahsetmemelisin çünkü senin gibi birçok masumun ismi ortaya çıkar ve yarın mutlaka gel çünkü ismin kara listeye yazıldı. Onların bu konuda şakası yoktur.”
Başımı hızlıca onaylar anlamda sallarken elimde yüzümdeki yaşları sildim ve ellerim yanıyormuş gibi yaparak çadırdan, ilk ben çıktım. İsmini öğrenemediğim kadında benim beraber çadırdan çıktı ama yüzüme bile bakmadan hızla kara listenin olduğu kağıda bir şeyler yazıp ilk yaşlı kadına imzalattı sonra da bana ve o kağıdın mürekkebi bile kurumadan gözleri bizim üzerimizde olan kanatlı şerefsizinde imzalaması için verdi. İmzalamadan önce boş boş kağıda baktı ve acı çektirecek saniyeler süren bir incelemeden sonra imzaladı. Adının Gülçehre olduğunu artık bildiğim kız yüzündeki tebessüm ile, “Yarın bu saatlerde seni bekliyoruz tabi onlarda,” onlara bakmadan ama başıyla işaret ettiği kargalardan bahsediyordu. “Ve inan en çok onlar bekliyor bu yüzden birkaç dakikalıkta olsa okulundan izin al ve gel.”
“Mutlaka geleceğim.” dedim dudaklarımdaki ölü toprağa yeni aldığım fidelerin yapraklarının bile şimdiden solan yeşil kıvrımın yukarı büküldüğü gibi büküldü. Bunun adı gülümsemeydi ya da çığlık atamamanın verdiği acının tepkisiydi.
“Aferim sana, ilaçları sana verilen talimatlara göre kullan.” elindeki bezi yeni gelen kıza verirken cümlesini onun gözlerine bakarak tamamladı. Arkamı dönüp giderken bana yardım eden kadına özellikle bakmamıştım sanki bir kez bakarsam herkes anlayacaktı. Sanki hızlı yürürsem o kargaların pençelerine geçecektim. Sanki ağlarsam gözümdeki akan yaşın yansımasından bir lefa olduğumu anlayacaklardı.
Lefa...
Ben bir lanettim. Ben artık kimsenin yanına yaklaşmak istemeyeceği bir cennettim. Ben artık bir cehennemin karanlığını, kanında taşıyan bir soyun devamını getirecek olandım. Bu zamana kadar ayna da kime bakıyordum? Her soyun iğrenerek baktığı bir soydan gelen kıza mı? Ben asıl kimdim, günah keçisi mi yoksam günahın var olmasını sağlayan insanların gelecek versiyonu mu?
Titreyen ellerim ve bacaklarımla evin yolunu yürürken geçtiğim sokaklardaki insanların bakışlarına bile bakamayacak kadar kavgalı olduğum zihnimle o yolu yürüdüm. Önünden geçtiğim insanların bazı sözlerini duyabilmiştim.
“Yazık kıza nasılda korkmuş. Lefa olduğunu zannetmiş olmalı.”
“Neyse ki değil ama elindeki alerji ilacına bakılacak olursa durum ciddi, uzun zamandır alerji olan ilk defa görüyorum.”
Elimde varlığını bile hissetmediğim şişeye şükür ettim onun sayesinde bana sormadan direkt tanı koymuşlardı ama evimin sokağına giderken bir anne ve oğlunun benim hakkımdaki düşüncelerini gizleme gereği bile duymadan konuştular.
“Anne o kızın kuyruğunda ki ne? Çok iğrenç kokuyor.”
Kucağına aldığı oğlunun saçlarını düzeltirken, “Kızların lanetli olup olmadığını öğreniyor bebeğim ama sen bakma o tarafa.”
“Ama anne ablanın kuyruğundan siyah boya akıyor o ne?” kadın çocuğun kafasını göğsüne yaslarken hiç çekinmeden arkamdan bakıyordu.
“Alerji olmuş gibi ama bu büyük ihtimalle lefadır o yüzden sakın bakma böyle lanetler bakarak bile insanın içini soldurur.”
Evimin kapısını kapatmadan önce arkamı döndüm ve kadının tam gözlerinin içine baktım. Kadın şaşkın şaşkın gözlerime bakarken keşke düşündüğü gibi bir gücüm olsaydı diye içimden geçirdim o kadının ruhunu soldurmaktan asla çekinmezdim. Erkekler lefa olamazdı çünkü lefaların kayıp kraliçesi vardı. Yani sadece kadınlar lefa olabilirdi ve bu kraliçenin bir kralı hiçbir zaman olmamıştı ama nasıl olurda asırlar süren bir soydan sorumlu olurdu bunu hiç anlamamıştım.
Kadının gözlerine iğrenerek baktım ve kapıyı kapattım. Belli ki sadece bir çocuğu vardı ve de oda oğlan olduğu için hiçbir zaman lefa olabilecek bir kaygısı veya korkusu yoktu.
Peki benim böyle şeylerden yana korkusu olan anne babama bunu nasıl anlatacaktım. Abi dedim hiç çıkmak istemediğim merdivenlerden çıkarken, abi keşke gitmeseydin sana o kadar ihtiyacım var ki ben şimdi kendimden akıl alacaktım. Bu boktan aileyi terk edip giderken neden beni düşünmedin? Peki en yakınım olarak gördüğüm ve lefadan nefret edilen bir soyun insanı olan, lefaları öldürmek için eğitilen Yarkın, ben senden nasıl kaçacaktım?
--
Banyonun soğuk zeminine öylece bırakmıştım kendimi. Düşünemiyordum, sözcükler dilimin ucuna tek sıra halinde dizilmiş beklerken onların yerine gözümde biriken yaşlar izinsizce akıyordu. Çabalamıyordum. Zaman kavramını yitirmiştim, kaç saattir bu yerde oturuyordum? Akıyordu zaman, bir nehrin hırçın dalgaları gibi akıp gidiyor gibiydi. Ben şimdi ne yapacaktım? Zihnimdeki siyah perdede sadece bu kelimelerin silik yansıması vardı. Tekrar tekrar oynuyordu. Bir plağın bozuk iğnesi çızırtı halinde ‘sen bir lefasın’ diyordu.
Lefa... okulda, ders kitaplarında lefaların yaydığı lanetlerden, yıllar süren tükenmeyen soyundan, bunun için yapılan panzehirlerden hepsini öğrenmiştim ve bir diğer öğrendiğim şey ise lefa olan birinin öldürülmek dışında zehrini yaymasını engelleyecek bir kalkan bulunamamıştı.
2000 yıldır...