ÇARESİZLİK

1075 Words
Çukurun içinde simsiyah diğer adıyla zift gibi bir çamur karışımı vardı. Toprağını ölü ormandan getirip içini kötülüğün yapışkan tozlarından döküyordu. Saf kötülükten elde edildiği söylenirdi. Nereden bulduğunu kimseye söylemediği ama herkesin teoriler ürettiği, saf nefret ile dolu tilki tüyleri ve bir ailenin sadece evinin önünden geçerek bile lanet bulaştırdığı farklı bir tilkinin gözyaşının bulunduğu şişelerden belli ölçekte kattığı söylenirdi bunların ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum ama yüzyıllar süren bir gelenekti ve bunun sayesinde gerçek lefalar erkenden bulunuyordu. Tabi şanslıysanız kuyruğunuzdaki zift o an çıkıyordu ama birkaç saat sonra o ziftti tekrar kuyruğunuzda bir parçasının yapışmış görmenizde an meselesiydi. Sıranın ortasındaydım. Diğerlerine oranlar daha kabarık ve büyük olan kuyruğumu sırtımda dikleştirdiğimde uç kısmını bükmeme rağmen kafamın yukarısında bir at kuyruğu misali salınıyordu. En kısa kuyruklu olan kız en arkada duruyordu. Kuyruğunuz sizin özgüveninizi oluşmasında en büyük etkenlerden biriydi. Saçınız nasılsa kuyruğunuzda odur. Ona iyice bakıp, temiz ve bakımlı olmasında özen gösterirseniz ilk defa sizinle tanışacak birinin bile ilk baktığı yer kuyruğunuzdur. Bu yüzden yolda giderken kuyruğunu montlarının altında saklayanlar veya renkli bir bez parçasına dolayıp gezenleri kimse yargılamazdı çünkü kendinde bir yanını sevmek ne kadar normal ise sevmemekte o kadar normaldir. Ama değişmeyen gerçek var ki kuyruğunu saklayan insanların diğer insanlara oranla özgüvenleri daha düşüktür. Neyse ki bu konuda şanslı doğanlardandım. Hacimli ve gür olan kuyruğum bitik olan özgüvenimi tazelemiş altını harlamıştı. Hele sevmediğim o kızın kuyruğu bile benimkinin yanında hiç olmasına rağmen sahte özgüveniyle gezmesi gururumu okşuyordu. Tabi o zamanlar kuyruğum bir karanlığı temsil etmiyordu. Güneşe çıktığımda turuncu renginin parlak tonları sayesinde göz kamaştırıcı bir şekilde parlıyordu ama şunu söyleyebilirdim ki kuyruğuma gerçekten iyi bakıyordum. Kucağıma yatırıp saatlerce onunla ilgileniyordum. Benim sonradan kazandığım bir parçam değil de yıllardır aradığım bir yanımmış gibiydi. Onunla dertleşirdim çünkü dışarıdan göründüğü gibi bir arkadaş grubum yoktu ama kuyruğumdan sonra bu değişmişti kimseye ihtiyacım olmadığını korktuğum anda veya heyecanlandığım o saniye de tüm kıvrımlarını belimin etrafına sarınca anlıyordum. Ama en çok babamın düşük getirdiğim boktan bir not yüzünden sinirden fırlattığı kitaptan beni koruyamasa da o anki kuyruğumun refleksi başımda bağırıp çağıran babama rağmen o kadar iyi hissettirmişti ki, yüzümü resmen sarmıştı ama neyse ki kitap ikimize de değmemişti gerçi bana değse bile her türlü acıyı ben çekiyor oluyordum o ayrı bir mesele. Kuyruklar canlı olmazdı ama ben canlıymış gibi davranmaktan da vazgeçmezdim. Sıra bana geldiğinde çukurun benden önceki kızın yaptığı gibi çukurun önüne eğildim ve kuyruğumun uç kısmını batırmak için, kabaran tüylerini yavaşça düzelttim. O kadar kötü kokuyordu ki kusmamak için acele etmem gerekiyordu aslında. Kuyruğumun ucunu ziftte batırdım. Kuyruğumun etrafına saran katı mı sıvı anlayamadığım çamur, kokusuyla midemi yakarken kalbimin bir duvarını çatlatmış oradan akan bir kan yerine bu çamur akıyormuş gibi bir hisle içimi karıştırdı ama garip yani göğsümün ortasında garip bir heyecanın karıncalanmasını o kadar net hissediyordum ki gören birinin dikkatle bakmasıyla o hissi fark edecekmiş gibiydi. Hiç sesini duymadığım yaşlı kadının yanında yardımcısı olduğunu düşündüğüm kadın, “Yeteri kadar batırdın çıkabilirsin.” dedikten sonra kuyruğumu yavaşça çıkardım. Turuncunun en koyu tonuna sahip tüylerimin arasında ince bir yol çizerek yere doğru akmaya başladı zift. Sıradaki geçebilsin diye ilerlerken daha önce ilk defa gördüğüm bir kadın elindeki –yapan herkese verdiği- bezi zifti temizlemem için verdi. O an o kadar kendimden emindim ki o bezi aldım ve bir yere oturma gereği bile duymadan kadının yanı başında çamuru temizlemeye başladım. İlk beze bulaşan çamurla gereksiz bir şekilde tuttuğum nefesimi verdim ama sonra olmaması gereken bir şey oldu. Elimizde ki bez normal bir bez değildi. Siyah çamura dokundurduğum anda emiyordu ve tekrar aynı yere sürem bile kirini içine saklıyordu. Ama şu ansa ne yaparsam yapayım elimdeki bezin iç yüzeyi koyulaşmıyordu çünkü zift kuyruğuma yapışmıştı. Siyah siyahı çeker, tıpkı karanlığın karanlıkta var olabileceği gibi. Ne olursa olsun bir lefa olacağıma imkan vermiyordum. Kadına kısık bir sesle, “Bu bez bozuk lütfen farklı bez verir misiniz?” dediğimde kadının aniden bana dönüşü ve gözlerindeki o korkuyu gördüğüm an, öleceğimi düşündüm. Çünkü lefa olduğunuz öğrenildiği an kargalar meclisine haber gider ve bir hücrede hapis görürdünüz sonra lanetini kimseye bulaştıramadığı için kendi kuyruğu ihanet etti ve sahibini zehirledi yalanını söylerdi ama aslında buradan ayrıldıkları anda ölürlerdi. Nasıl öldürüldüğünü kimse bilmezdi. Eğer yakarak öldürülürse lanetli dumanı etrafa yayılırdı. Bir denize atarlarsa kuyruklarında ki zehir tüm sulara yayılırdı. Kafasına sıkıp öldürmek ise kargaların yapacağı basit bir eylemden çokça öteydi. Aldığım nefesin ciğerlerime battığını hissederken oradan kaçma duygusu yakamı sarsıyordu ama bilmiyordu ki bu gelenek yapılırken kaçma ihtimaline karşı kargalardan oluşan iki güvenlik olduğunu. Kadının dudakları hareket ederken elimle kapatıp yalvarmamak için direndim, direndim çünkü herkesin içinde bunu yapamazdım. Dolan gözlerimi ve titreyen ellerime baktı. Dudakları hareket ettiğinde çıkan narin sesiyle, “Bu kızın alın...” dedi. Bütün vücudum bir kar fırtınasının altında günlerce kalmış gibi dona kalırken hiç ummadığım kelimeler zinciri içimdeki yaşam alevinin altını körükledi. “Alerji yaptı, elleri kıpkırmızı ve kuyruğunun uçlarından yanık kokusu geliyor.” Karga görevlilerinden biri yanımıza geldi. Kontrol amaçlı geldiğini biliyordum. “Bezinde neden siyahlık yok.” artık gelenek durmuş ve herkes bize bakıyordu. Ben tek kelime edemeden dururken kendimi savunmam mı gerekiyor yoksam bağıra bağıra ağlayarak ölmemek için yalvarmam mı gerekiyordu bilmiyorum. Yaşadığım şok dudaklarıma ikinci kilidi vurmuştu, ilk kilit boğazımdaydı. Yanımdaki kadın geriye gitti ve yarısı koyulaşıp kirlenen bir bez getirdi. “Bezi iyi çekmiyordu. Böyle hatalar olabildiği için bir tane daha veriyoruz ve bu sefer verdiğimi de kızın elleri yandığı için dokunamıyor. Benim ise kuyruğa dokunmam yasak.” Kanatları boyunun yarısı kadar olan güvenlikçi bizden biraz uzakta ziftin başında onu sürekli karıştıran ve yapan kadının yanına uçtu. Uçmadan önce temas etmeden ellerime baktı ve gözlerimdeki akmak için an kollayan yaşları görünce uçma kararı almıştı. Gözlerim o adamla yaşlı kadına kaymadan önce yanımda en fazla yirmili yaşlarının ortasında olan güzel kadına baktım. Kuyruğu o kadar güzel olmasına rağmen havada durmuyordu. Arkasında öylece salınıyordu ama kadın bana bakmadı. Ona baktığımı fark etmesine rağmen bunu yapmadı. Saçlarımın savrulmasını sağlayan kısa bir rüzgarla güvenlikçi tekrar yanımdaydı. Bir elimde temiz bez diğer elimde ucundan zift akan ama kuyruğuma yapışmış bir çamurla çaresizlik yanı başımda nöbet tutarken adamın ağzından çıkacak kelimelerin hayatıma yapacağı etkili anı bekledim. “Bunak bunun olabileceğini söyledi...” bunları yanımdaki kadına bakarak söylemişti sonra gözleri bana döndü ve devam etti. “Sana alerji ilacı verecek ve söylediğine göre güçlü bir ilaçmış yarına kadar onu kullanıp buraya geleceksin ve ziftin temizlendiğini göstereceksin.” eğildi sanki benim duymamı istiyormuş gibiydi ama yanılmıştım herkesin duyabileceği ama benim gözümü korkutmak için yaptığı bir hareketti. “Eğer olurda yarın gelmez ve onlara kuyruğunu göstermez isen seni bizzat kendi ellerimle hücreye kapatırım. Anladın mı!?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD