Gözlerimi ondan çekip perdesiz pencereye çevirdim. O günleri hatırlamak bana kazandırdığı tek şey acı ve hayal kırıklığı dolu bir arayıştı. Babasından sevgi görmemiş aptal bir kızın yabancı bir adamdan sevgi dilenmesi kadar daha rezil bir şey olmazdı. Onun benden istediği sadece bedenimken benim ondan istediğim imkansızında ötesinde bir şeydi.
Ellerim titremeye başlamıştı. Onun görmesini istemiyordum. Bu zayıflığımın fark edilmesi düşmanıma sadece koz verirdi. Hemen çarşafın altına sıkıştırdım ve birbirlerine kenetledim,canlanan hatırların acısıyla, öfkesiyle sıktım. Hiçbir şey bana o günleri unutturamazdı. Boğazıma oturan yumrular aslında o günlerin birer hediyesi gibiydi. Her anımsayışımda Boğazım düğümlenirdi. Kelimeler ağzımın içinde paramparça olur, asla anlamlı cümlelere dönüşmezdi.
"Git artık."dedim. Sesim kısık çıkmıştı. Boğazımı temizledim ve daha gür bir sesle konuşmak için elimden geleni yaptım."Skandallarım kimseyi ilgilendirmez. Özellikle de seni. Rica ediyorum evimden çık, git." Tek bir saniye gözlerine baktım. Gözlerimde ki asıl beni görmesinden deli gibi korkuyordum.
Yerinden kıpırdamadı. İçim daha da kaynamaya başladı. Gözlerimi sıkıca kapattım ve başımı yastığa koydum. Kafamın içinde annemin bana küçükken mırıldandığı o hüzünlü melodik şarkının sözleri akmaya başlamıştı. Akıntının şiddetine ruhumuz maruz bırakmak ve tüm o kurtulamadığım acılardan arınmak istiyordum. O tam yanı başımda kayıtsızca otururken bunu başarmak istiyordum. Oysaki biliyordum, atacağım kulaçlar beni yormaktan başka hiçbir işe yarayamayacaktı. Göğsümdeki sızı, yosunlara ayağı takılan bir kurbağa gibi beni hapsediyordı. Yavaş yavaş orada ölecektim. Bana kimse elini uzatmayacaktı.
"Bazen düşünüyorum da Ivy, aslında biz seninle aslında arkadaş olamamışız. Biz sadece evdeki kaosatan kurtulmak için sadece birbirimizdeki o enerjiyi emek ve o eve mutlu dönmek için aslında yan yana gelmişiz. Normal hayatta asla aralarında en ufak bir bağ olamayacak iki yabancıyız. Buraya gelirken sana haksızlık yaptığım düşüncesiyle geldim. Bu yüzden amacım senden özür dilemekti." Kısa bir an duraksadı. Tekrardan konuşmaya başlamadan önce belli belirsiz bir soluk aldı. "Ama hakkında öyle korkunç şeyler öğrendim ki,seni nasıl hiç tanımadığımı anlayınca gerçekten çok üzüldüm."Yüzüne baktım. Gerçekten bir kırılmışlık belirtisi görmek için. Ama bana alayla karışık nefret dolu bakan gözlerini görünce sarsıldım. Göğsüme katlanılması zor bir kramp saplandı."Çok fazla vasat ve değersiz bir hayatın peşinden yıllarca koşturmuş zavallı bir Ivy görmek asla beklemediğim bir şeydi." Kalbime saplanan o kramp, daha da derine ilişti. Tüm uzuvlarıma dokunup bir örümcek ağı misali beni sarmaladı. Yumrular zalimce acımadan ardı ardınca boğazıma dizildi. Tek bir kelime dahi edemedim. O ayağa kalkıp dalga geçer gibi, "Çok geçmiş olsun. Oldukça şanslısın. Bir türlü ölüm seni yakalayamıyor."dediğinde dudaklarım kifayetsiz kaldı. O gün benim için endişe duyduğunu sanmıştım. Ölmemi dört gözle heveslediğini asla tahmin edemezdim.
"Daha sonra görüşmek üzere sevgili Ivy." Elleri arkasında göz kırparak bana sırtını döndü ve kapıya doğru sesizce yürürken ona tek bir kelime dahi edemediğim için gerçekten ölmeyi diledim. Çünkü böyle bir acı öldürmek yerine yaşata yaşata öldürürdü. O daha da ağırdı.
Sağ avucumu gözlerime yapıştırdığım gibi koca bir bebek gibi hüngür hüngür ağladım. O gün, o odada tek başıma akşama kadar ağladım. Çünkü o bana hakaret ederken ağzımı açıp tek kelime dahi edememiştim. Bu öyle berbat bir hissti ki...olamadığım birinin varlığını deli gibi arıyordum ama yaptığım seçimler yüzünden içi kirli çamaşırlarla dolu bir hayata sahiptim. O da beni böyle tanımıştı. Kafasında ki o kadını artık değiştiremezdim.
Kapı hafifçe tıklatıldı. Sessiz kaldım ve büyük annem davet beklemeden içeri girdi. Kızarıp şişen yüzüme baktığında kaşlarını çattı ama hiçbir şey demedi. Zaten ne olduğunu bilmiyormuş gibi sadece onaylamadığını göstermek için tepkisini ortaya koyuyordu.
Yanıma geldi, ateşimi ölçtü. "Yemeğini getireyim mi?" Bu bir soru değildi. Bu kibar dille söylenmiş bir emirdi. Kabul etmemesem bile o yemeği yemek zorundaydım. Başımı salladım ve o yemeğimi getirmek için dışarı çıktı.
Uzun ve bitmek bilmeyen bir geceden sonra uyumak için uzandım. Büyük annem kapıdayken,"Işığı söndürür müsün?" diye mırıldandım. Işığı kapattı ve çıkmadan önce bana, "Bugün verdiğin piknik sözünü unuttuğunu hatırlarırım. Jeffrey çok üzüldü. Onu ikna etmek için rahatsızlandığını ve yarın için söz verdim. Sakın unutma."dedi ve çıktı.
"Özür dilerim Jeffrey." Hayattaki en değerli varlığım oydu. Dışardan evime gelen bir yabancının sözleri beni sırf acıtmasına izin verdiğim için ona zaman bile ayıramadım. İyi bir insan olmayı beceremediğim gibi ona iyi bir abla da olamıyordum. Ne kadar çabalasamda ta en başından bir şeyleri eksik ve yanlış yapıyordum. Artık böyle devam edemezdim. Bu hayatı yaşamayı ben tercih etmiştim ama artık başka bir yaşam istiyorum. İçinde huzurun olduğu bir hayat. Tüm o gereksiz insanlardan uzak hayat dolu mutlu ve bol gülümsemeli bir hayat. Sanırım benim de buralardan gitme vakti gelmişti. Ama önce bir piknik sözüm vardı. Hemen ardından limana gidip buralardan ve tüm o pisliklerden kaçıp uzlaklara gidecektik. Kışınım sıcak geçtiği ve hergünü güneşli olan bir ülke var demişti bir gün Sarah. Orada her şey daha rahatmış. Babası tüm mal varlığını kaybetmeden önce oraya seyehat edip duruyormuş. Bazen babasının getirdiği hediyeleri bana verirdi. Bazılarını da paketler,içine aşk dolu bir mektup yazıp Ahter'e gönderirdi. Ahter de ona her ay değerli taşlarla süslenmiş kıymetli mücevherler gönderirdi. Düşüncelerimin tekrardan geçmişe uzandığını fark ettiğim an silkelenip uyumaya çalıştım.
***
Hava güneşliydi. Soğuk bir esinti yüzlerimize vuruyordu. Bir kaç gün önceden kalma yağmurların sonucu yer yer su birikintileri oluşmuştu. Onlara bakmamaya dikkat ederek adım atıyorduk. Daha doğrusunu söylemek için bu durum sadece benim için berbattı. Jeffrey o birikintilerin üstünde atlarken dünyalara sahip oluyordu. O neşeli kahkahaları kulaklarımda titriyordu. Güzel geçen bir piknik sonrası sepetimizi toplamış eve gidiyorduk. Ara sokaktan geçerken Sarah'ı koştururak değirmenlere doğru gittiğini gördüm. Ardından seslendim ama beni duymadı. Telaşlı ve biraz acelesi var gibiydi. Bir şeylere yetişmeye çalıştığı belliydi. Ama onunla konuşmam gerekiyordu.
"Canım benim, hadi acele edelim. Benim bir işim çıktı da. Gidip onu halletmem lazım." Güldü ve başını salladı. Ardından daha hızlı adımlarla ilerlemeye başladık. Onu eve bıraktığımda sepeti hızlıca büyük anneme verip Sahra'nın gittiği yöne koşturmaya başladım.
Büyük annem ardımdan,"Ivy, nereye?" diye seslendi. "Henüz iyileşmedin. Nereye!"
"Hemen döneceğim büyük anne. Beni merak etme. Jeffrey'nin üstünü hızlıca değiştir sen." Köşeyi apar topar dönüp patikaya saptım. Ormana girince döşenmiş taşlar son buldu. Artık çamur ve yaprak öbeklerinin üstünden dikkatle geçtim. Küçük bir tepede çıktı karşıma. Onu da aşınca hemen ilerde engebeli bir araziye kurulmuş köyün eski harabe değirmenleri bulunuyordu. Yüksek oralardan akıp gelen nehir kuruyunca artık kimse buralara uğramaz oldu. En fazla ormandan kereste almak için gelirlerdi. Ama Sahra'nın orada ne gibi bir işi olurdu, merak etmeye başlamıştım doğrusu. Aklıma gelen şeyle dönüp gitmem gerektiğinin farkındayım ancak bundan tam olarak emin olamadığım için de dönem de istemiyordum. Belki sadece basit bir gezintiye çıkmak istemiştir.
Değirmenleri görünce nefes nefese durdum. Kaburgalarımda fiziksel bir acı vardı. Ovaladım bir süre. Acı dinmedi ama hafifledi. Kalan yolu yürümek zorundaydım. Koşabilecek kadar kendimi güçlü hissetmiyordum.
Bir kaç değirmeni geride bıraktıkttım ve henüz bir kaç adım atmıştken Sahra'nın ismini duydum. Tatlı tatlı, yumuşak bir seste biriyle konuşuyordu. Onu görebilmek adına etrafıma baktım. Bir duvarın ardından gür kestane rengi saçları ve vücudun sadece bir kısmı görünüyordu. Kiminle konuştuğunu öğrenmem gerekiyordu. İçimde bir ses onu kim olduğunu biliyorsun diye şeytanice kulağıma fısıldadı. Onu duymazdan gelip yoluma devam ettim. Sessizce ağır ağır yaklaştım. Tam görecekken önünde durdukları değirmenin içine girdiler ve kapıyı kapattılar.
"Kahretsin!"Elimi duvara dayadım. Küçük bir pencere vardı. Oraya doğru gitmem ve görünmeden içeri bakmam yeterliydi. Dikkatli ve tedbirli adımlarla ilerledim. İçerden Sahra'nın kıkırdamaları yükseliyordu. Bir hareketlilik vardı. Bir kaç şey devrildi. Merakım git gide artıyordu.
İyice yaklaştım ve parmaklarımı küçük pencerenin kenarına koydum. İçerdeki sesler hızlı nefeslere ve birbiri ardınca yükselen inlemelere bırakmıştı. Daha o dakika ne olduğunu anladım ama şeytan beni elinden bırakmadı. Kalbim küt küt atıyordu. Ellerim ve ayaklarım titriyordu.
Sahra'nın çığlığını duyunca irkildim. Yutkunup başımı pencereye yaklaştırıdım ve içeri bakma cesaretini gösterdim.
Gördüğüm şeyle aniden dizlerimde ki tüm güç çekildi ve yere devrilmeden hemen önce duvara tutunmaya çalıştım. Çıkardıkları ıslak ve yumuşak sesler kulağıma ulaşmaya devam ediyordu. Bunca zamandan sonra ayrılmış olabileceklerini düşünmem ne büyük aptallıkmış. Şimdi birbirlerine dolanan çıplak vücutları yıllarca hiç bitmemiş bir günahın kor alevleriydi.
Göğsümdeki ağrı şiddetini artırdı. Hızlı hızlı ovaladım ama hiçbir faydası olmuyordu. Onlar benim burada olduğumu bilmeneliydiler. Ayağa kalkamayı denediğimde ağrı buna izin vermedi. Şiddetli soğuğa rağmen alnımda ve sırtımda boncuk boncuk terler birikmişti. En sonunda yerde emekleyerek gitmeye çalıştım. Bir yerde düşüp bayılacaksam bile bu uzakta bir yerde;onların beni görmeyeceği bir yerde olmalıydı.
Acı içinde inleyerek bir taşın arkasına geçtim, taşa sırtımı yasladım ve soluklanmaya çalıştım. Başım dönüyor, etraf arada kararıp aydınlanıyordu. Gözlerimi kapattım ve kapattığım gibi az önce içerde gördüğüm manzara gözümün önüne geldi. Gözlerimi telaşla açtım. Buraya göreceğim şeyi bile bile geldim. Başım omzuma doğru düştü.
O an kuyruğunun bir kısmı çamur içinde kalan bir sincap fark ettim. Benim gibi canı acıyordu sanki. Bana doğru bir sağa bir sola yalpanarak yaklaşıyordu. Yana doğru eğildim ve yere uzanıp elimi onda doğru uzattım. Bir kaç adım daha attınca küçük ayakları avucuma değdi. Avucuma doğru çektim ve zorlanarak aldığım soluklar arsında sırtımı dikleştirdim.
Sincapı kucağıma oturturduktan sonra eteğimin kumaşıyla çamur içinde kalan tüylerini temizledim. Yaralanmıştı. Sağ kaburgasnın alt tarafında küçük kanayan bir yara vardı. Avucumda yükseltip yaraya daha yakından bakmaya çalıştım. Nasıl olmuştu bilmiyorum ama yara çok derin duruyordu ve acil bir şeyler yapmasam öleceğini biliyordum. Hızlıca etrafa göz attım. Küçük bir çukurda su birikmiş. Taşın arkasından çıkmam gerekecekti ama bunun o an beni ilgilendirmediğini fark ettim ve yerimden sürüklene sürüklene su birikintisine yaklaştım.
Dizlerimin üstünde doğruluktan sonra sincabın kanayan yararsın temizledim. Gömleğimin fazlasıyla açıl yakasını kapatmak için büyük annemin kullandığı iğneyi yerinden çıkardım ve eteğimin alt kısmında ki dikişleride açtım. Sonra yere oturdum, sincabın iyice güçten düşen bedenini kucağıma yatırdım. Biraz uğraştıktan sonra ipi iğneye geçirdim. Sincabın yaralı olan tarafı üste kalacak şekilde çevirdim. Kısa bir dua okuduktan sonra yaraya ilk dikişi attım. Sincap kıpırdandı ve kucağımdan çıkmak için çırpındı. Elime saplanıp derimi yırtan tırnakları canımı yaksada dişlerimi sıkıp dikişleri atmaya devam ettim. Ellerim kan içinde kalmıştı. Dikişin bitmesine az kala bana doğru yaklaşan ayak seslerini duydum. Hiçbir tepki vermeden işime devam ettim.
"Ivy?" dedi Sahra. Şaşkınlık içindeydi. Birazda korkmuştu sanki. Yüzüne bakmamıştım. Bunu sesinden anlamıştım. Onları görmüş olabileceğim düşüncesi onu tedirgin etmişti. "Burada ne yapıyorsun? Üstün başına ne oldu?" Bana doğru iyice geldi. "Ne yapıyorsun orada? O ne?... Tanrım!"Aniden ciyakladı." Sen ne yapıyorsun?"
Cevap vermedim. Sadece kendi işime baktım. Az kalmıştı bitmesine. Sincap artık ölmüş olsa da işimi bitirmeden devam etmeyecektim.
Sahra temkinli bir şekilde yanıma gelip, çöktü. Elini omzuma koydu ve beni sarstı. "Ivy,o ölmüş."dedi. O da oradaydı. Sahra'nın arkasında ayakta dikiliyordu ve bana baktığını hissedebiliyordum.
Dikişi bitirdim ve iğneyi ipten koparıp eski yerine taktım.
"Ivy? Neden konuşmuyorsun? Bir şey söylesene." Beni bir kez daha sarstı. Bedenim boş pislik çuvalı gibi sallandı sadece. Yan taraftaki kalım bir ağaç dalına uzandım ve yeri kazmaya başladım. Sahra geçip önümde durdu. Yüzümü avuçlarının arsına aldı. Göz göze geldik.
"Beni korkutuyorsun Ivy?" Gözlerindeki samimi endişeyi gördüm ama içimde en ufak bir oynama meydana gelmemişti. Ellerinden kurtulup yeri kazmaya devam ettim. Ellerini toprağı eşleşeyen elimin üstünde koydu. İnatla benimle mücadele ediyordu.
Elini ittirdim ve kazmaya devam ettim. Ama o durmadı. Bir daha elimi tutu. Ona baktım bu kez. İçimde aniden yükselen öfkeyi ona karşı kullanmamak için çabaladım ama zaten o aniden kendi geri çekildi. Bana öyle bir dehşetle bakıyordu ki bakışlarımın hiç iyi olmadığını anlamıştı. Bende böyle bir şey beklemediği açıkça belli ettiği şaşkınlığından belliydi. Uzanıp özür dilemek istedim ama o da buradayken bunu yapmak içimde gelmedi.
Yaptığım işe tekrardan tüm dikkatimi vermeye başladım. En sonunda yeterli bir çukur kazmayı başardığımda kucağımdaki sincabı oraya koydum ve üstüne ıslak toprağı attım.
Sahra ayağa kalkıp sevgilisinin yanına geçti ve ona sarıldı. Ama Ahter ona sarılmadı. Kollarını dahi hareket ettirmedi. Donmuş gibi beni izlemeye devam etti.