İKİ DÜĞÜN ÜÇ HÜZÜN

1110 Words
Gelin arabasının içinde otururken, dışarıdan gelen davul ve zurna sesleri başımı zonklatıyordu. Arabanın tülleri rüzgarla dalgalanıyor, Mardin’ in eski taş sokaklarında yankılanan kutlama sesleri içimi daraltıyordu. Mardin merkezde büyük bir düğün salonu tutulmuştu. Işıl ışıl süslenmişti; altın renginde masalar, duvarlara asılan parlak işlemeli örtüler, tavandan sarkan gösterişli avizeler… Her şey ihtişamlıydı. Şervan Ağa ’nın gelinine yakışır bir düğün olmalıydı. Mardin' de de adı sanı duyulmalı, herkes bu düğünü konuşmalıydı. Ama bu düğün benim için değildi. Arabadan iner inmez kadınlar etrafımı sardı. Gelinliğimin eteklerini düzelttiler, başımdaki duvağı hafifçe çekiştirip yerine oturttular. Ama ben hiçbirini hissetmiyordum. Kulaklarımda Reşat’ ın fısıltısı yankılanıyordu. “Kendini birine yamadın...” İçim sıkıştı. Boğazıma bir düğüm oturdu. Ama burada ağlayamazdım. Bu düğünde sadece susmalıydım. Hatta gülümsemeliydim. Bu konuda sıkı sıkı tembihlemişlerdi. Tabii nasıl olurdu da bir kız Şervan Ağa' ya gelin gider ama mutlu olmazdı. Haddine mi düşmüş? Salonun girişinde, büyük kapının önünde Aslan beni bekliyordu. O da şık giyinmişti; üzerine dik duran, ağır işlemeli bir yelek vardı. Yüzü ifadesizdi. Ama gözleri… Onun da en az benim kadar öfkeli olduğunu görebiliyordum. Beni görmek bile istemediği her halinden belliydi. Ama yapacak bir şey yoktu. Arabada tek kelime etmemişti. Yüzüme bile bakmamıştı. Kadınlar etrafımı sarınca inmişti demek ki o da. Birbirimize bakmıyorduk genel olarak. Farkında bile değildim. Kapıdan içeri girerken, davullar bir anda sustu. Salondakiler ayağa kalktı. Kadınlar zılgıt çekti, erkekler yüksek sesle hayırlı olsun dediler. Yavaşça yürüdüm. Adımlarım titriyordu ama bunu kimse fark etmedi. Çünkü herkesin gözü üzerimdeydi. Ağanın geliniydim artık. En fazla heyecanlı derlerdi hakkımda. Ortada geniş bir pist vardı. Çevresi gümüş renkli koltuklarla çevrilmişti. En önde Şervan Ağa ve eşi oturuyordu. Gözleri sertti, yüzlerinde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. Sanki bu düğün onların zoruyla olmamış gibi… Özellikle üvey annesi. Bu kadın gerçekten tehlikeli bir kadındı. Üvey annemle akraba olma ihtimallerini düşündüm ama öyle olsa bilirdim. Akrabam ağa karısı diye bin kez söylemiş olurdu. Pistin ortasına geldiğimizde Aslan ’la yan yana durduk. Bizi izleyen yüzlerce göz vardı. Kadınlar, erkekler, akrabalar, misafirler… Mardin ’in dört bir yanından gelen insanlar… Şırnak' tan gelenler. Bir an her şey dondu. Sonra müzik başladı. İlk dans için elimi uzatmam gerekiyordu ama kollarım taş gibi ağırdı. Aslan da hareket etmiyordu. Ama arkamızdan bir ses yükseldi: "Aslan oğlum, hadi elini uzat. Gelin korkuyor bak, güven ver ona!" Kimin söylediğini bilmiyordum ama bu sözlerle Aslan istemeden de olsa elini bana uzattı. Tereddütle elini tuttum. Müzik ağır ağır ilerliyordu. Bedenim hareket ediyordu ama ruhum burada değildi. Ben başka bir yerdeydim. Geçmişte. O geceyi düşünüyor, buraya nasıl geldiğimi sorguluyordum. Aslan ise tuhaftı. Yapması gereken şeyleri yapan bir robot gibiydi. Evin önünde söylediği söz dışında ağzından bir şey çıkmadı. Aslında bu sessizlik daha ürkütücü gelmişti bana. Sanki bir planı vardı. Müzik devam etti. İlk dans bitince kalabalık coşkuyla alkışladı. Sonra erkekler halaya geçti. Ondan sonra da kadınlar kendi aralarında oynamaya başladı. Renk renk şallar havada uçuşuyor, altın işlemeli elbiseler ışıklar altında parlıyordu. Ama ben yerimde çakılı kalmıştım. Bir kadın yanıma yaklaştı. Aslan’ ın üvey annesiydi. Yüzünde o sahte gülümsemeyle kulağıma eğilip fısıldadı: "Bak ne güzel oldu… Ağa gelini oldun. Minnet borcunu unutma. Ayrıca gülümse. Yoksa canına okurum. " Bedenim ürperdi. Sonra geri çekildi ve etraftakilere dönerek yüksek sesle bağırdı: "Takı merasimine geçelim!" İnsanlar hareketlenmeye başladı. Büyük tepsiler çıkarıldı, içleri altınlarla doluydu. Kadınlar ağır bileziklerini çıkarıp bileklerime takarken, erkekler zarifçe para ya da Aslan' a altın taktı. Kimi keseler içinde para koydu, kimi değerli taşlarla süslenmiş takılar getirdi. Her takılan altınla biraz daha ağırlaşıyordum. Ama bu yükten kurtulamayacaktım. Benim boynuma takılan sadece altınlar değildi. Bir yük vardı sırtımda. Hiç indiremediğim, her gün biraz daha ağırlaşan bir yük. Ve bu düğün, o yükün en büyük mühürlerinden biriydi. Altın arttıkça arttı. Bir ara bir kadın; " Bu daha hiçbir şey. Asıl Şırnak' ta takı merasimi olacakmış. " dedi. Şırnak' ta bir düğün daha olacağını duymuştum ama kimse bana bir açıklama yapmıyordu. Babama takıldı gözüm. Zorla kaldırdı üvey annem. Takısını taktı. El gibi. Reşat boynuma altın taktı. Bunu bilerek yapmıştı. Parmağı boynumu hafifçe okşadı. O an midem bulandı. Aklıma o berbat gün geldi. Aslan' ın elini sıktı. " Hayırlı olsun. " dedikten sonra gözlerini bana dikti ve; " İlk fırsatta sizi ziyarete geleceğim. " dedi. Sesindeki ima beni sinir ediyordu. Onunla birlikte olacağımı düşünüyordu ama bu mümkün değildi. Aslan' ı sevmesem de evliydim. Gerçi evli olmasam da onunla olmazdım. Bu kez bana tecavüz edemezdi çünkü ağa konağını öyle boş bulamazdı. Yine de insan geriliyordu. Daha önce kurdukları tuzak, şu an içinde bulunduğum durum yapacakları şeylerin sınırı olmadığını gösteriyordu. .... Şırnak' a giderken Aslan benimle aynı arabaya binmedi. Yanımda üvey annem vardı. Yol boyunca kısık sesle konuşup durdu. Asla ağzımı açmayacaktım. Aslan' ın üvey annesi ne derse onu yapacaktım. Buna benzer bir sürü laf söyledi. Anladığım kadarıyla planları henüz bitmemişti. Gerçi altında bir şey olduğu belliydi. Şırnak ’ın köy meydanı, ışıklarla donatılmış, kalabalıkla dolup taşmıştı. Davullar vuruyor, zılgıtlar yankılanıyordu. Kadınlar rengarenk şallarıyla dönerek oynuyor, erkekler coşkuyla halaya kalkıyordu. Ama benim içimde ne coşku vardı ne de mutluluk. İlk düğünden sonra, geleneklere uygun olarak Şırnak’ ta da bir düğün yapılması kararlaştırılmıştı. Burada, Aslan ’ın topraklarında… Ağa oğlu olarak halkına bir düğün borçluydu. Buradaki insanlar onun sevincini paylaşmalıydı. Ama Aslan ’ın sevinçli olduğunu hiç sanmıyordum. Yanımda duruyordu ama varlığı yok gibiydi. Beni ne sevgiyle ne de gururla izliyordu. Yüzü soğuktu, bakışları donuktu. Kendi donuktu. Sahte bir gösteriye bile gerek duymuyordu. Köy meydanının ortasında, büyük bir ateş yakılmıştı. Etrafına minderler konulmuş, yaşlılar orada oturmuştu. Gençler halay çekerken, çocuklar ortalıkta koşuşturuyordu. Ben etrafı izlerken bir şey dikkatimi çekti. İnsanlar eğleniyordu ama bir kız… Bir kız gülmüyordu. Kenarda durmuş, kınalı ellerini önünde sıkıca birleştirmişti. Üzerinde koyu kırmızı, işlemeli bir elbise vardı. Koyu kahverengi uzun saçları iki örgüyle örülmüştü. Ama asıl dikkatimi çeken gözleriydi. Hüzün dolu gözleriyle Aslan’ a bakıyordu. Göz göze gelmemeye çalışıyordu ama Aslan ’ın her hareketini izlediği belliydi. Kimdi bu kız? Neden düğünün neşesinden bu kadar uzaktı? Tam o sırada arkada iki kadının fısıldaşmasını duydum. Konuşmaları beni olduğu yere mıhladı. “Aslan, Dara Ağa ’nın kızı Melike ile evlenecek diye bekliyordu herkes.” “Bu kız da nereden çıktı? Kim bu?” “Melike ’nin halini gördünüz mü? Yazık, mahvolmuş…” İçimde bir ürperti hissettim. Melike… Bu kız Melike miydi? Dara Ağa’ nın kızı… Aslan’ la evlenmesi beklenen kişi… Bana değil, ona ait olan düğündü bu aslında. Daha önce hiç konuşulmamıştı ama şimdi her şey anlam kazanıyordu. İnsanlar neden şaşkındı, neden herkes Aslan ’ın tepkisini merak ediyordu… Ben bir oyunun içindeydim. Ama sadece benim hayatım değil, başkalarının da hayatı değişmişti bu oyunla. Gözlerim farkında olmadan tekrar Melike ’ye döndü. O, bana değil, Aslan’ a bakıyordu. Ve Aslan… Belli etmemeye çalışsa da, bir anlığına o da ona baktı. O an anladım. Bu düğün bir zorunluluktu. Benim için de… Melike için de… Ve belki de Aslan içinde.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD