2. Bölüm

1461 Words
''Çabuk mu büyüdük dersin  Biliyorum...  Ne Olacak Halim...'' Yemek boyunca Şerife Hanım kızının önüne çeşit çeşit yemekleri koyup durmuştu. Başka zaman olsa, Nazlı kendisine gösterilen bu ilgiden sıkılarak, çoktan bir şeyler söylemiş olurdu, ama annesinin gözlerindeki mutluluğu gördükçe, dudaklarına sanki biri kilit vuruyordu. Annesinin bu hallerini gördükçe, Nedim annesine şaka yoluyla takılmaktan kendisini alıkoyamadı. "Ooo kıskanıyorum ama Şerife Sultan, kızın geldi, oğlunu unuttun." Şerife Hanım elini oğlunun omzuna koyarak, "Sen hep benim yanımdaydın oğlum, ama o gurbetteydi. Bırakta birazcık kızımı şımartabileyim," diye gülümedi.  Nazlı, ağabeyini ve annesini keyifle seyrediyordu. Ailesini tekrar bir arada görmek onu çok mutlu etmişti. Yalnızca bir kişi bu mutlu aile tablosunda eksikti: Babası Süleyman Bey. Aklına babası geldikçe lokmalar boğazına diziliyordu sanki. Onlar orada neşeyle yemeklerini yerlerken, kim bilir babası nasıl acı çekiyordu? Hani derler ya, "O ne yaparsa yapsın, senin baban," diye, işte Nazlı içinde öyleydi. Geçmişte babasından ona hatıra kalacak güzel anılardan çok kötü anıları olsa da, yine de babasının acı çekiyor olduğunu düşünmek, kendi kalbinin de acımasına sebep oluyordu. "Acaba şimdi nasıldır?" diye içinden geçirdi. Bir an annesine, babasının nerede ne nasıl olduğunu sormak istemişse de, buna cesaret edememişti. Aslında bunda ne vardı ki? Her evlat gibi babasını merak etmişti, peki ama neden bir türlü bunu gururuna yediremiyordu? Neden hâlâ ondan köşe bucak kaçma isteği vardı içinde? Artık gittiğindeki gibi küçük saf bir kız değildi o. Büyümüştü, 33 yaşına gelmişti. Artık anne ve babasına muhtaç olduğu çağlarını çoktan geride bırakmıştı. Ama her nedense kendisini 15 sene önceki gibi, saf ve toy hissediyordu. Sanki baba ocağından hiç ayrılmamış, her zaman ailesinin desteğini arkasında hissetmiş gibiydi. 15 yıl boyunca halasıyla birlikte yaşarken, halasınında üzerinde çok emeği olmuştu. Halası Zeliha Hanım ve eşi Osman Bey, Nazlı’yı öz kızlarından hiç ayrı tutmamışlardı. Zeliha Hanım genç yaşta Almanya’dan memleketini ziyarete gelen Osman Bey'e aşık olmuştu vakti zamanında. Osman Bey de ilk görüşte çarpılmıştı Zeliha Hanım’a. Osman Bey Almanya’ya dönmeden önce, Zeliha Hanım’ı istetmiş ve aradan fazla zaman geçmeden de evlenmiş, onu da beraberinde Almanya’ya götürmüştü. Zeliha Hanım ve Osman Bey’in bu evlilikten iki kız çocuğu olmuştu. En büyük kızları Tuğba, Nazlı’dan sadece dört yaş küçüktü, onun küçüğü Tülay ise Tuğba’dan üç yaş... Almanyada bulunduğu süre içerisinde, Tuğba ve Tülay, Nazlı’nın en yakınları olmayı başarmışlardı. Türkiye’ye dönerken de onları sık sık arayıp, soracağına dair söz vermişti genç kadın.  Şimdi tekrar baba ocağındaydı işte. "Keşke bu sebep yüzünden dönmek zorunda kalmasaydım," diye geçirdi içinden ve uzaklara dalmış bakışlarını, tekrar gülümseyen annesi Şerife Hanım’ın üzerine çevirdi.  Yemekler yendikten ve masa toplandıktan sonra, herkes ellerine kahve fincanlarını da alarak, salona geçmişti. Sofrada başlayan sohbet, aynen kaldığı yerden devam ediyordu. Nedim bir şeyler anlatırken, Nazlı’nın aklı da bu yeni eve takılmıştı.  Babası Süleyman Bey, eskiden yaşadıkları çiftlik evine çok bağlı bir adamdı. O ev Süleyman Bey’e ailesinden kalmıştı, bu yüzden de Süleyman Bey her zaman o evi satma fikrine karşı çıkardı.  Nazlı bu düşüncelerinin arasından, Nedim’in ona seslenmesiyle sıyrıldı. "Nazlı’m, sen çok yoruldun. Bak dalıp dalıp gidiyorsun, hadi Elif sana odanı göstersin de, dinlen biraz." "Haklısın ağabey, ama..." diyerek annesine doğru çevirdi bakışlarını. "Onu... Şey, yani ba-bamı göremez miyim?" Şerife Hanım bu soru üzerine oldukça duygulanmıştı. Gözyaşlarını akıtmamak adına, çok büyük bir çaba sarfediyordu kendi içinde. Nedim ise kardeşine dönerek, "Yarın görürsün Nazlı, hem şimdi ilaçlarının etkisiyle derin bir uykudadır," diye cevap verdi.  "Hadi Nazlı’cım, sana odanı göstereyim." Nazlı, annesi ve ağabeyine, "İyi geceler," diledikten sonra, Elif ve İpek’in eşliğinde merdivenleri yavaş yavaş çıkmaya başladı. Evin ikinci katını olduğu gibi yatak odalarına ayırmışlardı. Eski evlerine göre bu ev çok daha küçük ama bir o kadar da şirindi.  Oldukça küçük olmasına rağmen, şirin bir odadan içeri girdiler. Odanın Nazlı için hazırlanmış olduğu her şekilde anlaşılıyordu. Nazlı bakışlarını odanın içerisinde gezdirdi. Duvarlarda gençliğine ait fotoğrafları asılıydı. "Bu oda çok şirin, bu kadar kısa sürede iyi hazırlamışsınız," diyerek Elif ve İpek’e doğru döndü.  Elif, Nazlı’ya doğru bir iki adım attıktan sonra, "Bu oda, bu eve taşındığımızdan beri seni bekliyor Nazlı," demişti. "Nasıl yani?" diye sordu duyduklarına inanamayarak.  "Baban, buraya taşındığımızda bu odayı kendi eliyle senin için hazırladı. Bir gün geri döneceğine dair içinde beslediği umudunu hiçbir zaman yitirmedi," diyerek dolan gözlerini İpek’e doğru çevirdi Elif. "Kızım, hadi babandan arabanın anahtarlarını al da, halanın eşyalarını getir." İpek, annesinin sözünü dinleyerek, aşağıya indikten sonra iki genç kadın baş başa kaldı. Yatağın üzerine geçip oturduklarında, bir süre aralarında huzurlu bir sessizlik yaşandı.  "Eee? Daha daha nasılsın? Kendini nasıl hissediyorsun?" Nazlı derin bir iç çektikten sonra, "Bilmiyorum... Sizi tekrar gördüğüm için çok mutluyum, ama... sanırım hâlâ cesaretimi yeteri kadar toplayamamışım," diyerek gülümsedi.  Elif yavaşça eliyle Nazlı’nın yüzüne gelen saçlarını kulağının arkasına yerleştirdi. "Seni çok özledim, sen yokken dertleşebileceğim bir arkadaşım olmadı." "Ben de seni özledim. Geçmişte geceler boyu süren dedikodularımızı, ağabeyimin her gece yarısı gelip, ‘Karımı yine mi kaçırdın sen bakayım?’ diyerek, beni tatlı tatlı azarlamalarını, her şeyi çok özledim." "Tekrar o eski günlerimize dönebiliriz Nazlı, nasıl olsa bundan sonra artık buradasın canım." Bu sözler üzerine bakışlarını yerdeki halıya çevirdi genç kadın. "Ben burada fazla kalmaya niyetli değilim," dedi sonra.  Elif şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemezken, Nazlı sözlerine kaldığı yerden devam etti. "Babamın durumuna göre. Onun durumu gidişatı belirleyecek." "Neden ama Nazlı? 15 yıl bizlerden ayrı yaşadın, ama şimdi tekrar birbirimizi bulduk. Bu durumda nasıl bir kez daha bizleri terk etmekten söz edebiliyorsun?" "Gitmek zorundayım, onunla... onunla aynı şehirde bulunup, aynı havayı soluyamam. Onun yanında başka birini görmeye dayanamam Elif, anla beni..." diyerek gözlerinden süzülen yaşlarını elinin tersiyle sildi.  Elif, Nazlı’nın asıl derdini anlamıştı. Nazlı Almanya’ya gittiğinden beri çoğu şey değişmişti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ve bir daha asla olmayacaktı.  İpek elinde bavulla içeri girdiğinde, Elif ayağa kalkarak, "Hadi canım sana iyi uykular," diledi. Ardından kızıyla birlikte odadan çıktılar.  Nazlı bavulundan geceliğini çıkararak üstüne geçirmişti. Aynı zamanda uzun kahverengi saçlarını bir toka yardımıyla tepesinde toplamıştı. Sonrasında merakına engel olamayarak, odadaki çekmeceleri açtı. Her açtığı çekmecede, kendine ve eski günlerine ait birkaç eşya buluyordu. Birinin içindeyse kalp şeklinde bir anahtarlık bulmuştu.  Diğer çekmecedeyse günlüğünü buldu. Gülümseyerek pembe renkteki günlüğünü eline aldı. Yatağının üzerine otururken, içinden "Bakalım neler yazmışım?" diyerek ilk sayfayı açtı. "17 Mart 1991, Bugün Seher’in annesini toprağa verdik. Canım arkadaşım, nasıl da ağlıyordu. Seher’in annesi, Melahat teyze gerçekten çok iyi bir kadındı, ama ne yazık ki amansız bir hastalığa yenik düştü. Bugün bütün gün Seher’le ilgilendim, gözlerimden akmaya çalışan bir damla yaş olduysa bile, onu teselli edebilmek adına, onları akıtmamak için elimden geleni yaptım. Keşke arkadaşım için elimden daha fazlası gelseydi." Günlüğünü kapatırken, Nazlı’nın dudaklarından, "Seher." ismi döküldü. "Kim bilir şimdi ne yapıyorsundur Seher?" diyerek elindeki günlüğü tekrar ait olduğu yere bıraktı. Ardından yatağına uzandığında göz kapaklarını daha fazla açık tutmayı başaramamış, derin bir uykuya dalmıştı.  Ertesi sabah kuş sesleriyle birlikte huzurla açtı gözlerini. Gece çok rahat bir uyku çekmişti. Eskiden olduğu gibi, yine kendisini çok güvende hissetmişti. Fazla vakit kaybetmeyerek, hemen yataktan kalktı ve odanın penceresini sonuna kadar açtı. Dışarıda çok güzel bir sonbahar havası vardı. Uzun bir süre, dallarını terk eden yaprakları seyretti. Kendini bir anlığına dalından düşen yaprağın yerine koydu. Kendisi de zamanında aynı bu yaprak gibi evini terk etmişti, daha doğrusu terk etmeye mecbur bırakılmıştı.  Bir süre sonra üşüdüğünü hissederek, pencereyi kapattı. Üstünü değiştirdikten sonra, odadan dışarı çıktı. Tam merdivenlere yöneleceği sırada, odasının hemen yanındaki odada annesi ve ağabeyinin seslerini duyarak olduğu yerde kalakaldı. "Anne, ağlama artık," diyerek annesini teselli etmeye çalışıyordu Nedim.  "Oğlum, baksana babanın haline. Gün geçtikçe daha çok eriyip gidiyor. Tam Nazlı geri döndü, her şey düzelecek derken, baban ölüyor." Yaşlı kadın hıçkırıklarına engel olamıyordu artık. "Zaten gözlerini de fazla açamıyor eskisi gibi, sürekli uyuyor." "Ağrılarını hissetmemesi için, sürekli uyutulması gerektiğini söyledi ya doktor, sen de biliyorsun." Nazlı’nın gözleri duyduklarıyla anında doluvermişti. Kimse onu orada görmeden, hemen aşağı salona inmekte buldu çareyi. Salondaysa hiç kimse yoktu. Bahçe tarafından gelen Elif’in sesiyle, adımlarını o yöne doğru yönlendirdi. Genç kadın bahçedeki güllerle meşgul oluyordu. İpek de annesine bu konuda yardım ediyordu. Nazlı güler yüzüyle onların yanına yaklaştı. "Günaydın bayanlar." "Sana da canım, hadi gel yardım et, sen gülleri çok seversin," diyerek gülümsedi Elif.  Nazlı eline bir tane gül aldı. Bakışları güllerin üzerindeki dikenlere takıldı. "Baksana ne kadar güzel. Ama bu güzelliğe sahip olabilmek için, onun dikenlerine de katlanıp, onları da sırf ona ait oldukları için sevmek gerekiyor değil mi?" Elif, Nazlı’yı onaylayarak, "Evet, ama bu dikenler bile bu güzelliği gölgemeyi başaramamış," diye gülümsedi. Birlikte bahçede biraz vakit geçirdikten sonra, kahvaltı masasına oturmak için içeriye geçtiler. O sırada Şerife Hanım, Nazlı’nın yanına gelerek, "Kızım, baban uyandı. Seni görmek istiyor," diye haber verdi. Nazlı o an kalbinin sıkıştığını hissetmişti, annesine "Tamam." diyerek yavaşça merdivenleri çıkmaya başladı.  Uzun süredir düşündükçe içini acıtan o buluşma günü sonunda gelmişti. Şimdi babasının karşısına çıkacak, 15 yıldan sonra onu görecekti. Merdivenleri olabildiğince yavaş adımlarla çıkmaya çalışıyordu. Bu karşılaşmayı elinden gelse ertelemek isterdi. Aradan 15 yıl geçmiş olmasına rağmen, kendini buna hâlâ hazır hissetmiyordu.  Babasının bulunduğu odanın önüne geldiğinde, derin bir nefes alıp verdi ve elini yavaşça kapı koluna doğru götürdü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD