"En çok kimi özledin, en çok neyi bekledin?
Şimdi düşlediklerimin neresindesin...
Dedim ya.
Bu ikimizin hikayesi..."
Nazlı odanın kapısını açarak yavaşça içeriye süzüldü. Odaya girer girmez ise gözleri kapalı olarak yatakta yatan babası Süleyman Bey’i karşısında bulmuştu.
"Allah’ım, ne kadar da yaşlanmış, çokta zayıflamış," diye içinden geçirdi. Gözlerinde akmayı bekleyen yaşlarıyla babasının yanına doğru yürümeye başladı. Hastalık Süleyman Bey’i tanınmayacak bir hale getirmişti. Eskiden bir bakışıyla etrafındaki herkesin içine korku salmayı başaran adam, şimdi gözlerini bile güçlükle aralayabiliyordu.
Süleyman Bey göz kapaklarını hafifçe araladığında, karşısında kızını buldu. Kızına, çektiği o kötü sancılara rağmen, gülümsemeyi başarmış, dudaklarından ise, "Geldin mi Nazlı? Hoşgeldin," sözleri dökülmüştü.
Yaşlı adam kızına elini uzatarak yanındaki boş sandalyeyi işaret etti. "Otursana kızım."
Nazlı babasının kendisine uzanan elini sımsıkı tuttu. Ardından boştaki sandalyeye yavaşça geçip oturdu. Baba-kız bir süre birbirlerine sadece bakmakla yetindiler. Nazlı bu sürede, babasının elini gittikçe daha çok sıktığının farkında değildi, sanki bir şeylerden korkuyor gibiydi genç kadın. Kendisini bir o kadar da çaresiz hissediyordu. Süleyman Bey ise ilaçların etkisiyle gözlerini zar zor açık tutabiliyordu, eğer söze şimdi başlamazsa, bir daha hiç başlayamayacağını hissetti. Bu yüzden yattığı yerden doğrulmaya çalıştı. Nazlı ise buna hemen engel olmak istemişti ki, Süleyman Bey’in, "Ben iyiyim, merak etme," sözüyle tekrar yerine oturmak zorunda kaldı.
Derin bir iç çekişin ardından bakışlarını kızının gözlerinin içine çevirdi yaşlı adam. 15 yıl önce, gönderilirken göz bebeklerine yerleşen kırgınlık hâlâ yerli yerindeydi. Tek farkı, o kırgınlığın yanında bir de hüzün gizli olmasıydı.
Nazlı babasının gözlerinde, seneler önce yaptığının vermiş olduğu vicdan azabını görebiliyordu. O an babasına ne demesi gerektiğini bilemedi. Onu kırmak istemiyordu, sonuçta babası çok hastaydı ve bu hastalık ona yeteri kadar acı veriyordu zaten, bir de onu sözleriyle kırmanın bir anlamı yoktu.
Yaşlı adam elini yanında oturan kızının elinin üstüne bıraktı ve "Seni dünya gözüyle tekrar gördüğüme çok sevindim kızım, bana dünyaları bağışladın sen," diye gözlerinden süzülen yaşları umursamayarak konuşmasına kaldığı yerden devam etti. "Bunca sene hep seni bekledim ben. Bilirsin, sevgimi fazla gösterebilen bir baba olamadım hiçbir zaman. Ama inan bana, ben seni çok seviyorum, hep sevdim ve büyük bir özlemle hep bir gün evine geri döneceğin günü bekledim."
Nazlı babasına bir şeyler söylemek istiyordu o anda, ama sanki kelimeler boğazında düğümleniyor ve bir türlü dudaklarından dökülmeyi başaramıyorlardı. Süleyman Bey ise, kızının gözünden akan yaşları eliyle yavaşca kuruladı. "Beni affet yavrum. Yaptığımla senin hayatını mahvettiğimi biliyorum, ama inan asla böyle olacağını düşünmemiştim. Ben senin o çocuğu gerçekten büyük bir aşkla sevdiğine inanmamıştım."
Nazlı, "Sen zaten hiçbir zaman benim duygularımdan emin olmayı başaramadın ki baba. Sen bana hiç güvenmedin ki," diyerek elinin tersiyle, babasının silmeyi başaramadığı yaşlarını sildi yavaşca yanaklarından.
Süleyman Bey, Nazlı’nın o adamdan bahsederken, içinin nasıl hâlâ acıdığını fark etmekten gecikmedi. Nazlı hâlâ eski hatıralarıyla yaşıyordu. Bunca sene kimseyle evlenmemesini ve hatta hiçbir erkekle adının duyulmamasını, o çocukluk aşkına bağlamışlardı Şerife Hanım ile birlikte. Haklı da çıkmışlardı işte.
Nazlı biraz olsun gözyaşlarını dindirebildiğinde, bakışlarını tekrar babasının gözlerinin içine dikti. "Affettim. Sen benim babamsın. 15 sene yüzünü görmemiş olsam da, sesini bile duymayı istememiş olsam da, sen benim babamsın. Sadece bir şeyi öğrenmek istiyorum baba."
"Neyi?" diye sordu yaşlı adam.
"Beni Kenan’dan, sadece maddi durumları iyi olmadığı için mi ayırdın? Beni sürgüne göndermenin tek sebebi, onun babasının senin gibi zengin olmaması mıydı? Söylesene, sırf bu yüzden mi ben 15 yılımı sevdiklerimden ayrı geçirdim?" diyerek öfkesine hakim olamadı genç kadın.
Süleyman Bey bu soru üzerine bakışlarını kızından kaçırdı. Yalan söyleyeceği zaman Süleyman Bey kimsenin gözlerinin içine bakmayı beceremezdi, bu huyunu Nazlı da çok iyi biliyordu. O anda da aynı şeyi yaparak, "Evet, tek sebep buydu. Biliyorsun, sen benim tek kızımsın. Seni ailemize layık olmayan birine veremezdim," dedi.
Babasının bu sözlerine ikna olmamıştı Nazlı. Bunun altında çok daha derin mevzuların yattığına emindi, ama babasının artık kapanmak üzere olan göz kapaklarını gördüğünde, onu daha fazla yormasının iyi olmayacağına karar verdi.
Babasına tekrar yatağa uzanmasında yardımcı olduktan sonra, "Hadi biraz uyu. Ben nasıl olsa buradayım, yine gelirim," diyerek babasının yanağına küçük bir öpücük kondurdu.
Süleyman Bey ışıldıyan gözlerle kızına baktı. "Akşam kitap da okur musun bana? Küçükken bunu yapmayı çok severdin." Ardından usulca kapatmıştı yorgun gözlerini ve derin bir uykuya bırakmıştı güçsüz bedenini.
Nazlı ise yaşlı gözlerle babasına bakarak, "Okurum tabi," dedi ve yavaşça yanından ayrıldı.
***
Kenan sinirli bir şekilde, odasından içeriye girerek, kapıyı hırsla arkasından çarptı. Arkasından koşturan sekreteri birden yüzüne çarpılan kapıyla ne olduğunu şaşırmıştı.
Kapıyı tıklatarak, patronunun "Gir" demesini bekledi. Neyse ki çok beklemesine gerek kalmamıştı.
Kenan o gün çok sinirliydi. Bunun sebebi ise kendisi ve şirketi için çok önemli olan bir anlaşmanın bozulmuş olmasıydı. Sinirli bakışlarını sekreteri Ayten Hanım’a çevirerek, "Ne vardı?" diye sordu.
Ayten Hanım, 30’lu yaşlarda, gayet hoş ve iyi niyetli bir kadındı. 5 yıldır da Kenan’ın sekreteri olarak çalışıyordu, bu yüzden genç adamın sinirli hallerine alışkındı. Gayet sakin bir ses tonuyla, "Az önce eşiniz aradı efendim, öğlen şehir merkezine ineceğinizi ve annenize doğum günü hediyesi alacağınızı size hatırlatmamı istedi benden," diyerek açıklamasını yaptı.
Kenan başını iki elinin arasına alarak, "Of, doğru annem... Yarın doğum günü var," dedi. Ayten Hanım’a çıkabileceğini söyledikten sonra, sırtını koltuğuna iyice yasladı.
Biraz kendisiyle hesaplaştıktan sonra, içeriye en iyi arkadaşı ve aynı zamanda ortağı Selim girmişti.
"Bu halin ne be oğlum? Dünyayı sen mi kurtaracaksın sanki? Bir iş anlaşması da olmayıversin, yeteri kadar kazanıyorsun zaten. Ama yenge bu durumdan memnun değilse, bilemem tabi," diyerek sırttı genç adam.
"Tam da son aşamaları görüşüyorduk ya, hâlâ yapılan haksızlığa inanamıyorum."
"Boşver Kenan. Sen Kenan Doğan’sın! Ha bir anlaşma fazla, ha bir eksik, bir şey fark etmez senin için," diyerek arkadaşına desteğini hissettirdi Selim.
"Neyse, boş verelim bu tatsız konuları. Bir şey içer misin?"
"Yok abi. Birazdan Nedim’le buluşacağım," diyerek ayaklandı. "Biliyorsun, babası ölüm döşeğinde. O da haliyle çok üzgün."
Kenan, Selim’e diyecek bir söz bulamadı o an. Selim ise arkadaşının bu durgunluğunun farkına varmış ve aslında hiç söylememesi gereken sözleri söylerken bulmuştu kendisini. "Nazlı dönmüş."
Kenan, Nazlı’nın ismini duyar duymaz, bakışlarını hızla arkadaşının üstüne çevirdi. Dudaklarından sadece, "Ne zaman?" sözleri döküldü.
Arkadaşının nasıl derinden sarsıldığını fark etmek zor değildi Selim için. "Dün. Bu seni neden bu kadar sarstı? Kenan yoksa sen hâlâ..." diye sözlerine devam edemeden Kenan tarafından, "Hayır!" diye susturulmuştu.
"Neyse abicim, ben kaçtım, öğleden sonra görüşürüz." Selim arkasında nasıl bir enkaz bıraktığının farkında olmadan, Nedim ile buluşmak için yola çıktı.
Kenan ise o an nefesinin kesildiğini, duvarların bile üstüne üstüne geldiğini hissediyordu. 15 senedir görmediği, kendisinden tek bir haberini bile alamadığı Nazlı, tekrar kendisiyle aynı şehirdeydi, hatta yanı başındaydı. Ne düşünmesi ve ne yapması gerektiğini bilmeden, odanın içerisinde voltalar atıyor, çoğu zamanda dışarıyı seyrederken, eski günlere yolculuk ediyordu.
Çok güzel bir bahar günüydü. Nazlı ve Kenan, çiftlik evinin yakınlarındaki bir kır bahçesinde oturmuş bir şekilde konuşuyorlardı.
Kenan bakışlarını sevdiğinin gözlerinin içinde sabitlemiş bir şekilde, "Bir gün, beni bırakıp gider misin?" diye sordu.
Nazlı ise kesin bir tavırla, "Asla!" diye yanıt vererek, gülümsemişti. Kenan o an bir gülümsenin bir insana ancak bu kadar çok yakışabileceğini düşünüyordu. Elini Nazlı’nın gamzelerinde gezdirdi yavaşça.
Nazlı aynı soruyu Kenan’a yöneltti. "Peki sen?"
Kenan başını sallayarak, "Asla!" dedi. O an Nazlı başını güven duyduğu omuza bıraktı ve "Eğer bir gün seni arkamda bırakmak zorunda kalsam bile, beni bekle Kenan. Sen beni sevdiğin sürece, sana her zaman geri dönerim ben," dedi.
Genç adam sevdiği kızın yüzünü omzundan kaldırarak, kendisine bakmaya zorladı. "Sen hiçbir yere gitmeyeceksin! Bunu da nereden çıkardın?"
Nazlı gözlerinden akmak için yol gözleyen yaşlarına engel olarak, "Yani bu hayatta her şey mümkün, her şey bizim elimizde değil," diye yanıt vermişti. Ardından başını tekrar sevdiğinin omzuna bıraktı.
Aslında Nazlı’nın bu sözlerinin arkasında çok daha önemli bir mevzu saklıydı. Nazlı önceki akşam babası Süleyman Bey’in, kız kardeşi Zeliha Hanım’la yapmış olduğu telefon konuşmasına şahit olmuştu. Süleyman Bey, Zeliha Hanım’a Nazlı’yı onun yanına gönderebileceğinden bahsediyordu, bu da Nazlı için Kenan’dan ayrılmak demekti. Ama bunu Kenan’a anlatıp, onun canını sıkmak istememişti. Sadece o anın tadını çıkarmaktı niyeti.
***
Kahvaltıdan sonra, İpek Nazlı’nın ellerinden tutarak, onu kendi odasına doğru sürükledi. Nazlı daha ne olduğunu anlayamadan, karşısında birkaç elbiseyi tutan yeğeniyle karşılaştı.
"Halacığım, bak bu kırmızı renkteki elbiseyi mi, yoksa beyazı mı giyeyim?" diye bütün sevecenliğiyle sordu İpek.
"Hayırdır, bir yere mi gidiyorsun?"
"Gitmiyorum, gidiyoruz!"
"Nereye?"
"Merkeze inelim seninle. Ne zamandır almak istediğim bir kitap var, beni yalnız bırakmazsın değil mi?" diyerek yalvaran bakışlarla bakıyordu Nazlı’ya.
"Bırakmam tabi benim tatlı yeğenim. Hmm, şimdi bir bakalım. Bence bu beyaz sana daha çok yakışır." İpek elindeki kırmızı elbiseyi yatağına bırakırken, Nazlı, "Sen hazırlanırken, ben de hazırlanayım o halde," dedi. Aynı zamanda kendi odasına doğru ilerledi.
Daha henüz bavulundaki birkaç eşyayı dolabına yerleştirmeye vakit bulamadığından, giyecek bir şeyler bulmasıda biraz zamanını almıştı. Gözüne kestirdiği bir bluz ve kot pantolunu üstüne geçirerek bahçede İpek’i beklemeye başladı.
O sırada Elif de bahçede oturan Nazlı’nın yanına gelmişti. "Nereye böyle hala yeğen?"
"Kitap almaya," diyerek gülümsedi genç kadın.
"Bizim kız buldu tabiki kafa dengi birini, artık ne yaparsan yap, seni rahat bırakmaz."
"Olsun, ben bu durumdan hiç şikayetçi değilim," dediğinde, İpek’in kendilerine doğru gelmekte olduğunu gördü. Nazlı ve İpek, Elif’e, "Görüşürüz," dedikten sonra, yola çıktılar.