6. Bölüm

1224 Words
''Hatırlıyor musun sonunu değiştirmediğimiz filmleri,  Hayatın gerçeğidir sandığımız kabullenilmiş yenikliği,  Bir ağızdan söylediğimiz en kahraman repliği.'' Nazlı annesinin haykırışlarının geldiği yöne doğru delice koşmaya başladı. Babasının kaldığı odanın önüne kadar geldiğinde annesini kapı önüne oturmuş, başını da iki elinin arasına almış bir şekilde ağladığını gördü. Başını diğer tarafına çevirdiğindeyse, Elif ve İpek’in birbirlerine sarılmış bir halde ağlaştıklarını fark etti. Yavaşça ve içinde gittikçe büyümeye başlayan kaybetme korkusuyla birlikte annesinin yanına doğru yaklaştı. Elini annesinin omzuna koyduğunda Şerife Hanım başını kaldırarak kızının gözlerinin içine kıpkırmızı gözleriyle baktı. Annesinin bir bakışıyla neler olduğunu anlamıştı aslında, ama yine de bu gerçeği kabullenmek çok zordu. Kendi gözleriyle görmek adına adımlarını babasının odasından içeriye yönlendirdi. Yavaşça yatağa doğru yaklaştı. İçinden, 'Hayır, bu doğru değil!' diye geçiriyor, bir yandan da çoktan yanaklarından süzülen yaşları elinin tersiyle silmeye çalışıyordu. Yatağın yanında durduğunda bakışlarını babasının solgun yüzüne doğru kaldırdı. İnanmak öyle zordu ki... Kabullenmek ise ondan daha da zordu. Elini babasının soğumak üzere olan elinin üzerine bıraktı. O an uzun süredir yapamamış olduğu, çocukluğunda ise her yaptığında hem kendisini, hem de babasını mutlu etmeyi başardığı şeyi yaptı. Yavaşça babasının yanağına doğru eğilip sıcacık, uzun bir şekilde öptü. Bu bir veda öpücüğü değil, uzun süredir yapmayı özlediği bir şeydi. Belki de bu öpücükten sonra babasının gözlerini açıp, ona gülümseyerek, "Kızım," diye bağrına basmasını hayal etmişti. Onun kucağına sokulmayalı ne kadar uzun zaman olmuştu. Şimdi bu şekilde çekip gidemezdi! Doya doya hasret gideremeden terk etmek hiç yakışmamıştı babasına. "Baba... Hadi kalksana!" diyerek yanaklarından süzülen yaşlarını silmeye çalıştı acemice. "Bunu yapma bana baba!" Artık hıçkırıklarına engel olamıyordu Nazlı. "Hani kitap okuyacaktım ben sana? Ben sözümü her zaman tutarım bilirsin. Hadi kalk," diyerek başını babasının göğsüne bıraktı. O gün yaşadıkları Nazlı için kaldırılması çok zor şeylerdi. Önce Kenan, şimdi de babası onu sonsuza kadar bırakıp gitmişti. Son bir kez babasına eskiden olduğu gibi içini dökmek istedi. "Biliyor musun baba? Kenan Seher’le evlenmiş. Sen zamanında belki de çok haklıydın. ‘O çocuktan sana hayır gelmez’ diyerek beni korumayı istedin değil mi? Belki de onun beni Seher’le aldattığını bile biliyordun. Ama üzülmemi istemediğinden bana hiçbir şey söylemedin öyle değil mi?" diyerek başını bulunduğu yerden kaldırdı. Bakışlarını babasının yüzünde odakladı. "Özür dilerim. Sana da, kendime de çok acılar çektirdim. Keşke daha önce geri dönme cesaretini kendimde bulabilseydim. Ben sana çok hasret kaldım baba... öyle çok ki..." Bir kez daha hıçkırıklara boğuldu genç kadın. Bu acı öyle büyüktü ki, nefes almak da bile zorluk çekiyordu. Artık babası yoktu... 15 yıldır yanında olmasa bile, babasının yaşadığını ve sağlıklı olduğunu bilmek bile yetmişti Nazlı’ya. Başı ne zaman sıkışsa, ona koşabileceğini biliyordu ve bu bile rahatlamasını sağlardı. Şimdi uzun zamandır küs kaldığı babasının yanında cansız yatıyor olması dayanabileceği bir şey değildi. *** Kenan çatalıyla yemeğini dalgınca karıştırıyordu. Boğazından bir türlü lokma geçmiyordu. Seher kocasındaki bu durgunluğun farkına varmıştı ve bu onun, Kenan’ın Nazlı’nın geri dönüğü haberini aldığı konusunda şüphelenmesini sağlamıştı. Kenan’ın annesi Kerime Hanım oğundaki bu durgunluğun farkına varan diğer kişiydi. "Kanan, hayırdır oğlum? Kötü bir şey mi oldu? Niye yemiyorsun yemeğini?" Bakışlarını annesinin yüzüne doğru çevirdi genç adam. "Yok bir şey anne. Bugün oldukça yorucu bir gün geçirdim, ondandır." Herkes tekrar yemeğine dönmüşken Kenan’ın çalan cep telefonu sesiyle birlikte her birinin içini bir sıkıntı kaplamıştı birdenbire. Telefonun sesi öyle acı acı çalıyordu ki, bunun hayra alamet olmayacağını düşünmüşlerdi ister istemez. Kenan ceketinin cebindeki telefonunu çıkarıp cevapladı. "Efendim Selim?" "..." "Ne? Ne zaman peki?" "..." "Tamam, cenaze ne zaman defnedilecek?" "..." "Haber verdiğin için sağ ol. Allah ailesine sabır versin," diyerek kapattı telefonu. Kerime Hanım ile Seher, ‘Cenaze’ kelimesini duyduklarından beri, yürekleri ağızlarında, Kenan’dan gelecek açıklamayı bekliyorlardı. Kenan tekrar masaya döndüğünde, annesi ve karısının merakla kendisine baktıklarını gördü. "Süleyman Bey... Bugün vefat etmiş, yarın öğlen namazından sonra cenazeyi defnedeceklermiş," diyerek bir anda anlattı bildiklerini. Bu konuyu daha fazla uzatmak ve canını daha fazla yakmak istemiyordu. Bir bardak su içtikten sonra masadan kalktı. "Ben biraz uzanacağım," dedikten sonra odasına çıktı. Kerime Hanım dolu gözlerle Seher’e baktı. "Ölmüş. Kim derdi o dimdik duran Süleyman Bey gün gelecek de, kara toprağa girecek." Seher ise o an Nazlı’yı düşünüyordu sadece. "Kim bilir nasıl yıkılmıştır? Hayat ne tuhaf, ben annemi kaybettiğimde yanımda Nazlı vardı, oysa ben onun değil yanında olmak, sesini duyacak cesareti bile kendimde bulamıyorum," diyerek masayı toplamaya girişti. Kenan yatak odasına girer girmez kendini yatağına atmıştı. Aldığı haberi hazmetmeye çalışıyordu o anda. Süleyman Bey, geçmişte kendisine ‘Bir hiç’miş gibi davranan adam ölmüştü. Kenan kimsenin kötülüğünü istemeyen biriydi, ama geçmişte ona en büyük acıyı yaşatan da Süleyman Bey’in ta kendisiydi. Bu yüzden onun ölümüne ne üzülmüş ne de sevinmişti. Duyguları alınmış gibi hissediyordu. Ne düşünmesi gerektiğini ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Sonra aklına birden Nazlı düştü. "Şimdi nasıldır acaba? Çok ağlıyor mudur?" diyerek gözlerini sımsıkı yumdu. "Neden hâlâ onu düşünüyorsun Kenan? Onu hani unutmuştun? Neden hâlâ kalbine söz geçirmeyi başaramıyorsun? Unutma ki, sen artık Seher’le evlisin!" Bu şekilde hislerini bastırmaya çalıştı genç adam. Aklına ise bir anda geçmişten bir kare düştü. Süleyman Bey ile yapmış oldukları o son konuşma... "Süleyman amca, size karşı bir saygısızlık da bulunmak istemiyorum, ama Nazlı’nın yerini öğrenene kadar bu eve gelmeye devam edeceğim." Süleyman Bey karşısındaki gencin cesaretine hem şaşırıyor, hem de o kendisine böyle kafa tuttuğu için çok kızıyordu. "Bana bak Kenan, kızımı rahat bırak artık! O gitti, gitmeyi de kendisi istedi." "Yalan söylüyorsunuz! Nazlı beni bırakıp gitmez! Lütfen, onun yerini söyleyin bana," diye yalvardı genç adam.  "Almanya’ya gitti. Eğitimini orada halasının yanında tamamlamayı seçti." Bu sözlerinden sonra arkasını dönerek evine doğru yöneldi. "Kızım geleceğini düşünüp, seni arkasında bıraktı. Kabul et artık, siz diye bir şey asla olmadı." Kenan, Süleyman Bey’in sözlerine inanmak istemiyordu. Yine de içinden, "Gerçekten beni bırakıp gittin mi Nazlı?" diye geçirmekten kendini alıkoyamıyordu.  O günden sonra Kenan artık o eve gitmeyi kesmişti. Nazlı’yı arayıp, sormayı da bırakmıştı. Sadece Süleyman Bey’in sözlerine inandığı için değil, başka sebepler yüzünden de Nazlı’nın kendisini terk ettiğini kabullenmişti. Hayatının o andan sonraki kısmını Nazlı’sız yaşamaya alışmıştı. Kendisinden başka herkesin mutluluğunu düşünen bir adam haline gelmişti. Seher’le evlendiğinden beridir de Nazlı’nın ismini bile anmamıştı genç adam. *** Ertesi gün herkes için çok kötü bir gündü. O gün Süleyman Bey’in cenazesi defnedilecekti. Duru ailesinin evinde ölüm sessizliği hakimdi, o gece kimsenin gözüne uyku girmemiş, sabaha kadar hiç konuşmadan yan yana oturmuşlardı. Özellikle Nazlı ne yiyor, ne içiyor, ne de konuşuyordu. Babasını kaybetmiş olduğunu kabullenemediğinden, onun tekrar geri gelmesi için dualar ediyordu. Mezarlığa geldiklerinde, Süleyman Bey’in bütün tanıdıkları, sevdikleri ve dostları bu gözü yaşlı aileye eşlik ediyorlardı. Süleyman Bey kefeniyle mezara bırakılırken, Nazlı göz yaşlarını tutmak da zorluk çekiyordu. "Elveda babacığım," diye mırıldanıyordu. Dualar edildikten ve herkes başsağlığını diledikten sonra, yavaş yavaş mezarın başı boşalıyordu. Nedim, annesinin ayakta durmakta zorlandığını gördüğünde, Nazlı’ya doğru dönüp, "Hadi, gidelim artık Nazlı," dedi ve annesinin koluna girerek, ona destek olmaya çalıştı. "Ben biraz daha kalmak istiyorum," diyerek mezarın başına çöktü Nazlı. Nedim kardeşinin yaşadığı acıyı görmüştü ve onun bu isteğine engel olmamayı seçti. Ailesi yanından uzaklaşırken, Nazlı elini babasının toprağına götürdü. "Ne yapacağım ben şimdi baba? Sen yoksun artık. Değdi mi? Bu kadar acı çektiğimize değdi mi? Keşke daha önce dönseydim, sana doyasıya sarılabilseydim. Saçlarımı okşayıp, ‘Nazlı’m, güzel kızım.’ deseydin bana. Artık çok geç değil mi? Sen şimdi bizden çok uzaktasın. Sensiz biz ne yapacağız? Keşke senin yerine ben..." Nazlı sözlerini tamamlayamadan, omzunda hissettiği dokunuşla söyleyeceklerini unutmuştu bile. Elini omzuna koyan kişinin, "Başın sağ olsun Nazlı," diyen o güzel sesini duyduğunda hızla ayağa kalktı. Uzun yıllardan sonra, zamanında bakmaya doyamadığı o yeşil gözlerle tekrar buluşmuştu bakışları.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD