"Sevdiklerin özlemi sardı mı nicedir kalbini,
Pişman mısın başlamadıkların için,
iç çekiyorsundur şimdi"
Şerife Hanım kızına olanları nasıl açıklayacağını bilemiyordu. Onu üzmek isteyeceği en son şeydi, bu sebeple bu konuyu bir şekilde geçiştirmesi şarttı.
Nazlı ise bakışlarını bir an olsun annesinin gözlerinden çekmiyordu, sanki ona, "Anlat hadi her şeyi!" der gibiydi.
Seher’i uzun bir zamandan sonra tekrar gördüğü için hem mutlu, hem de en yakın arkadaşının en mutlu anlarında yanında olamadığı için üzgündü. Genç kızlığa yeni adım attıkları dönemde, birbirlerinden hiç ayrılmayacaklarının, düğünlerinde, anne ve hatta torun sahibi olduklarında bile hep yan yana olacaklarının hayalini kurarlardı birlikte. Oysa hayat, planlarımızın önünde koca bir duvar olarak dururmuş da, bizim haberimiz olmazmış.
Şerife Hanım kızına gülümsedikten sonra, "Her şey üst üste geldi yavrum. Yazmayı unutmuşum herhalde..." diyerek konuyu değiştirmek adına, "Eee? Daha neler yaptınız bakalım hala-yeğen çarşıda, siz onu anlatın," dedi.
İpek heyecanlı bir şekilde o gün olanları babaannesine bir bir anlatırken, Nazlı’nın içinde tarif etmek de zorlandığı biri sıkıntı vardı. Nedim’in gözlerinden kız kardeşinin bu durumu kaçmamıştı. Nazlı bir boşluğa bakıyor gibiydi, sanki aklında bir şeyleri çözümlemeye çalışıyor, ama başarısız olarak tekrar en başa dönüyordu.
Yemekler yendikten sonra, Nedim işe gitmesi gerektiğini söyleyerek ayrılmıştı evden. Evden çıkmadan önce de, Nazlı’ya doğru dönerek, "Akşam sohbet ederiz ağabey-kardeş," diye göz kırpmıştı. Nedim, şehir merkezinde bir bankada çalışıyordu. Ama öğle aralarında mutlaka evine gelir, sayılı vaktini ailesiyle geçirirdi.
Nazlı yengesi Elif’le bulaşıkları bulaşık makinasına yerleştirdikten sonra, salonda torunu İpek’e el işi öğretmeye çalışan annesini merakla izlemeye koyulmuştu. İpek’in bunca şeyden sıkılmış olduğu gözlerinden anlaşılıyor, ama babaannesini üzmek istemediği için sesini çıkaramıyordu.
Şerife Hanım, "Ben annemden böyle gördüm, her gelinlik çağındaki kızın çeyizi olmalı," diyen sözlerini işittikçe, Nazlı daha da keyifleniyordu.
"Bu zamanda artık çeyiz mi kaldı anne? Dışarıda dolu zaten, sen boşuna gözlerini yoruyorsun," diyerek annesine takılmayı seçti genç kadın.
"Ah ah... Sana da dinletemezdim ben sözümü. Bak şimdi İpek Hanım’a da dinletemiyorum."
"Ama babaanne ya, ben hiçbir zaman evlenmeyeceğim ki! Çeyize de ihtiyacım yok bu yüzden. Şimdi odama gidebilir miyim?" diye yalvaran bakışlarını dikmişti babaannesinin yüzüne.
Şerife Hanım torununa içten bir şekilde gülümsedikten sonra, "İyi hadi git, hem senin ders çalışman gerekiyor. Sınava az bir zaman kaldı," dedi.
İpek odasına giderken, Elif de elinde çay tepsisiyle gelmişti yanlarına. "Evet, çay saati."
Yaşlı kadın çayını içtikten sonra, "Ben biraz odama çıkıp, dinleyeceğim kızlar," dedi ve iki kadını salonda baş başa bıraktı.
Elif, Nazlı’ya sıcacık gülümseyerek, "Sonunda sohbet edebileceğimiz bir ortam bulduk," dedi.
Nazlı ise hiç vakit kaybetmeden konuya, "Seher kiminle evlendi Elif? Yani kocası nasıl biri? Kaç yıllık evliler? Çocukları var mı?" diye girdikten sonra, sorularını ard arda sıraladı.
"Nazlı’cığım biraz nefes al," derken görümcesinin bu hali güldürmüştü genç kadını, ama aklına bu sorulara nasıl bir cevap vereceği geldiğindeyse, o gülümsemesi yüzünde dondu kaldı.
"Tamam, pardon. Hadi anlat artık, seni dinliyorum."
Elif elindeki çay bardağını sehpaya bıraktıktan sonra, bakışlarını Nazlı’nın o her şeyden bihaber bakan gözlerinin içine dikti. Kendi kendine, "Söyle hadi Elif! Başkasından öğrenmesi daha kötü olur, o zaman daha çok yıkılır," diyor, ama bir türlü doğru kelimeleri bulamıyordu.
Nazlı ise Elif’in bu çaresiz duruşuna bir anlam veremiyordu. "Kiminle evlendi? Ben tanıyor muyum?"
Bundan artık kaçışının mümkün olmadığını anlayınca, derin bir nefes alıp verdi genç kadın. "Evet, tanıyorsun."
Yüzündeki kocaman gülümseme eşliğinde, "Yoksa Yusuf mu?" diye sormuştu Nazlı.
Nazlı atıştırmak için bir şeyler almaya kantine inmişti. O sırada gözleri bir masada oturan Kenan ve Yusuf’a takıldı. Kenan, Nazlı’yı görür görmez yüzünde beliren gülümsemeye mani olamamış, Nazlı’yı da yanlarına çağırmıştı hemen.
Nazlı hızla atan kalbinin sesini duyabiliyordu, içinden ‘Allah’ım n’olur o duymasın bu sesi, yoksa rezil olurum!' diyerek ikilinin yanına yaklaşmıştı. "Merhaba," dedikten sonra, yanlarına geçip oturdu. Yusuk yakışıklı bir gençti, ama Nazlı için Kenan’dan yakışıklısı yoktu.
Kenan ve Nazlı bakışlarını bir an olsun birbirlerinden ayırmadan yan yana oturuyorlardı. Bunu fark eden Yusuf, "Sizin bakışmalarınız bittiyse, benim meseleyle ilgilensek artık," diyerek, iki aşığı içinde bulundukları büyülü anlardan çekip almıştı.
Nazlı, Yusuf’un nasıl bir derdinin olduğunu anlayamadı. O sırada Kenan söze girerek, "Benim bu dostum, Seher’den hoşlanıyor, ama bir türlü cesaret edip, ona açılamıyor," diye gülümsedi.
Nazlı da gülümsemişti bu sözlere. "Korkma Yusuf, Seher adam yemez. Sen önce bir cesaretini toplayıp, ona açıl da, o da sana karşı bir ilgi duyuyorsa, olur bu iş zaten."
Yusuf burukça gülümsedi. "Neyse, ben bir Deniz Hocaya bakayım, ona soracaklarım vardı," diyerek Kenan ve Nazlı’yı masada baş başa bırakmıştı.
Kenan, Nazlı’nın elini avcunun içine alarak, bakışlarını sevdiğinin yüzüne çevirdi. Genç adamın kendisini bu şekilde izlemesi bile Nazlı’yı utandırmaya yetiyordu. Bunun yanında birde elinin onun avcunun içinde olması, onun sıcaklığını iliklerine kadar hissetmesi, kalbinin ağzında atmasına sebepti.
"Kenan, ders zili çaldı. Artık kalkalım mı?" diyerek ellerini işaret etti.
"Tamam aşkım, gidelim."
Kenan oturduğu yerden kalkarken, Nazlı ona, "Sen bana az önce ne dedin?" diye sordu heyecanla.
Kenan ise gayet rahat bir tavırla, "Aşkım dedim... Aşkım değil misin yoksa?" diye cevap verdi genç kıza. Aynı zamanda onun yanağına bir öpücük kondurmadan duramamıştı. "Öyleyim," derken yüzünde tatlı bir tebessüm vardı Nazlı’nın.
O günden sonra Yusuf Seher’e açılabilmenin yollarını aramış, ve uzun bir zamandan sonra bunu başarabilmişti. Seher de Yusuf’a, ondan hoşlandığını söyleyerek onun çıkma teklifini kabul etmeyi seçmişti. Zaten Yusuf ve Seher birliktelerken, Nazlı babası tarafından Almanya’ya gönderilmişti.
Elif hüzün dolu bakışlarla, Nazlı’ya, "Hayır, değil," diye cevap verdi. Bunun arkasından bakışlarını ondan kaçırmadan edememişti.
Nazlı ise içinde gittikçe büyümeye başlayan korkuyla beraber, "Kim o zaman?" diye sordu.
Yengesinin ağzından güçlükle, "Ke...nan" ismi döküldüğünde, Nazlı başta hiçbir tepki veremedi. Kendi içinde yaşadıklarını, kelimelere dökecek gücü yoktu çünkü. Genç kadının gözlerinden sadece bir iki damla yaş akabilmişti.
Elif ise karşısındaki kadından daha büyük bir tepki beklerken, Nazlı sadece bir iki göz yaşıyla karşılamıştı bu haberi.
Bir az olsun kendini toparlayabildiğinde, "Yaa, öyle mi?" diye sordu. Elif o andan itibaren bütün bildiklerini anlatmaya başladı.
"Nazlı, bak... Sen gittikten sonra Kenan seni çok aradı, günlerce evimize gelip gitti, ama her seferinde baban tarafından evden kovuldu. Bir süre sonra gelmeyi kesti artık. Sonra sen gittikten bir iki sene sonra, Kenan ve Seher’in düğün davetiyeleri ulaştı elimize. Gördüğümüzde biz de şok olduk. Yani sonuçta Kenan seni gerçekten sevdi, en azından o zamanlar öyleydi, ama sonra nasıl oldu da Seher’le evlenme kararı aldılar anlayamadık. Sonuçta Seher senin en yakın arkadaşındı, arkadaştan öte kardeşin gibiydi. Düğünlerine gittiniz mi diye soracak olursan, elbette ki gitmedik. Buna başta Şerife annem karşı çıktı zaten. Onlar şimdi 13 yıldır evliler Nazlı. Çocukları yok, olmadı. Belki de, yaptıklarının bedeli olarak Allah on..." Elif sözlerini tamamlayamadan, Nazlı tarafından susturuldu.
"Allah mesut etsin! Bir gün çocukları da olur inşaAllah.’’ Bu sözlerden sonra hızla oturduğu yerden kalkarak, odasına doğru gözyaşları eşliğinde koşmaya başladı.
Odaya girer girmez kendini yatağına attı ve içinden geldiği gibi, hıçkırıklara boğularak ağladı. Bir saatin ardından artık akacak yaşı kalmamıştı gözünde. Akıtmak istese de, akmıyordu gözünden yaşlar. Yavaşca yatağından doğrularak, pencerenin önüne doğru ilerledi.
Aklına o gün Seher’e söyledikleri geldiğindeyse, kendi kendine "Aptal!" diye kızmadan edemiyordu. "Birde numaranı veriyorsun, gerizekalı." Havanın soğukluğuna aldırmayarak, açık olan pencerenin önünde dikilmeye bir süre daha devam etti. O an aklından binbir şey geçiyordu. Kenan nasıl olmuştu da, Seher’le evlenebilmişti? Kenan’ın evlilik haberini Almanya’dayken almıştı. Bu haber onu çok yıkmıştı, günlerce kendisini odasına kapatıp, ağlayıp durmuştu. Ama şimdi Kenan’ın en yakın arkadaşıyla evlenmiş olduğu gerçeği, canını çok daha fazla yakıyordu. 20 yaşlarındaki hali olsaydı, ne yapacağını bilemez, acısını etrafındaki herkesten çıkarmaya çalışırdı. Ama artık 33 yaşında, genç bir kadındı o. Güçlü durmak zorundaydı. Ama yine de Seher ile Kenan’ı yan yana, aynı evin içinde, aynı odada düşündükçe, çıldıracak gibi oluyordu.
Bir süre sonra pencereyi kapatıp, çekmecedeki günlüğünü ve yanındaki kalp şeklindeki anahtarlığı çıkardı. Yatağına oturduktan sonra, bakışları elindeki günlük ile anahtarlık arasında gidip geliyordu. Bu anahtarlığın bir zamanlar kendisi için ne kadar özel olduğunu düşündükce, "Yoksa o zamanlarda da mı aldatıyorlardı beni?" diye içinde bir şüphe uyanıyordu.
Nazlı yağan yağmura ve bozulan saçına aldırmadan koşuyordu. Geç kalmıştı, Kenan’la sinemanın önünde buluşacakları. Bu onların ilk randevularıydı ve Nazlı bu ilkerin yaşanacağı buluşmaya geç kalmak üzereydi. Sinemanın önüne geldiğinde Kenan’ı, elinde bir adet gülle kendisini beklerken buldu.
Gülümseyerek Kenan’ın yanına yaklaştı. "Özür dilerim, geç kaldım," diyerek sevgilisinin yanağına sevgi dolu bir öpücük kondurdu.
Kenan da gülümseyerek, "Özrünüz kabul edildi güzel bayan," diye elindeki gülü Nazlı’ya uzattı. "Hem bu... ve hem de bu, senin için." Diğer eliyle cebindeki kalp şeklindeki anahtarlığı çıkardı.
Nazlı büyük bir mutlulukla almıştı hediyelerini. "Çok teşekkür ederim. Bu anahtarlığı ne zamandır almayı düşünüyordum, ama bir türlü fırsatım olmamıştı. Sahi, sen nerden biliyordun?"
Kenan sevdiğinin elini kavrayarak, "Seher sağ olsun. O olmasa haberim bile olmayacaktı." dedi ve Nazlı’yla birlikte adımlarını Sinemadan içeriye yönlenirdi.
"Tabi ya! Saf Nazlı... İkiside seni ayakta uyutmuş işte. Senin yokluğunu fırsat bilip, evlenmişler," diyerek elindeki anahtarlığı sinirle yere fırlattı.
O sırada Şerife Hanım’ın acı çığlıkları evin içerisinde yankılanmaya başlamıştı.