**
Siyah beyaz karolar ile döşenmiş nezih lavaboya girdiğimde son gücümü de sarı çiyanı ittirmek için harcadığımı fark etmiştim. Gözüm kararıyordu. Lavabo taşının kenarına tutunarak ayakta durmaya çalışsam da çok uzun süre dayanabilecek gibi değildim. Ayaklarım giderek hissizleşiyordu.
Duvardaki geniş aynadan yansıyan suretime baktım. Yüzüm solgundu, dudaklarım bile beyazlamıştı. İyice kızaran gözlerimdense çaresizliğim ve umutsuzluğum resimli bir masal kitabından okunur gibi rahatlıkla okunuyordu. Derin nefesler alıyordum ama aldığım oksijen vücuduma yetmiyordu. Bayılmak istemiyordum çünkü bir tuvalette bayılmak hiç de iç açıcı bir şey değildi. Aslında bayılmaktan nefret ediyordum. Ve tüm gücümle direnmeye çabalıyordum.
Yüzümü yıkadım. Aynadan kendime baktım. Gördüğüm manzarayı sevmedim. Bir daha, sonra bir daha yüzümü yıkadım. Sonra mideme giren ani bir kasılmayla beraber sabah ne yediysem tüm gücümle klozete çıkarttım. Sifonun tuşuna basarken gözlerim kararıyordu. Ama ayağa kalkacak küçük, cılız bir güç bulduğumda tekrar lavabonun kenarına tutundum. Yüzümü yıkadım, bir daha yıkadım. Her yıkayışımda aynada gördüğüm o kızdan başka birini bulma umudundaydım. Ama nafile bir ümitti bu.
Bunları ne kadar sürede yaptığımı bilmiyorum. Birkaç defa kapının çalındığını, hatta son seferlerinde telaşla yumruklandığını anımsıyorum. Sonra lavabonun kilidi bir anahtarın yardımı ile şıngırdayarak açıldı. Demirin demirle olan temasından çıkan bu ses beynimde defalarca yankılanmıştı. Derinden gelen bir ses ise " Hanım efendi dışarıdaki bey sizi merak etmiş." Gibi bir şeyler söylüyordu, hayal meyal, hatırlıyorum. Onu elimle ittirip lavabodan dışarı çıkmaya çalıştım. Daha ilk adımımı attığımda sarı çiyanın endişeli bakışlarını üzerimde hissetmiştim. Endişeli mi? Belki de öfkeliydi bilmiyorum.
Sonra bir anda gözlerimin karardığını ve üzerine yığıldığımı hatırlıyorum. O kadar, ondan sonra ne oldu ne bitti farkında değilim. Dünya karanlık bir sessizliğe bırakmıştı kendini. Huzurlu ve mutlu bir karanlığın içine çekiliyordu ruhum.
Gözümü açtığımda bir hastane odasında yatakta yatıyordum. Koluma serum takılmıştı. Odada iki kişiydik.
Gözümün gördüğü görüntüler bulanıktı. Hafifçe yerimden kıpırdamaya çalıştım. Ben bütün çabalarıma rağmen yerimden milim bile oynamamışken onun sesini işittim " Doktorlar dinlenmen gerektiğini söylüyor. Eniştene söyledim gelip seni alacaklar, birkaç saat içinde de çıkarsın." Dedi.
Sustum. Dudaklarım birbirine zamkla yapışmış gibi hissediyordum. Sanki iki dudağımın arasından çıkacak her kelime canımı dehşet bir acıyla yakacakmış gibi hissediyordum.
" Bütün bunlar saçmalık..." diye inledim.
" Neymiş saçma olan?" diye sordu ciddi bir merakla.
" Biz... Sen ve ben... Biz evlenemeyiz. Evlenmemeliyiz yani. Bu olmamalı!"
" Biz evleneceğiz Yâren. Bundan başka bir çıkış yok."
" İkimiz de mutsuz olacağız. Sen de en az benim kadar mutsuz olacaksın?"
Sesimdeki çaresizlikten, şu ezik ve güçsüz görüntümden nefret ediyordum. Başıma üşüşen onca töre belasının üstüne tek yapabildiğim ağlamak, kusmak ya da bayılmaktı. Zararım bile kendimeydi benim!
" Sen mutsuz olacaksın. Evde oturacak ve bizden beklenen o çocuklara bakacak onları yetiştireceksin. Bense mutluluğu dışarıda arayacağım. Olacak olan bu."
Güzel çözümmüş be! Ben onu hiç düşünmemiştim!
" Yok ya!" diye tersledim onu. Biraz da kendime geliyordum beynime doluşan bu sinirle, göğüs kafesim yanıyordu sanki. " Öyle bir dünya yok beyefendi!"
" Bu dünya böyle bir yer Yâren, kaderine alışsan iyi edersin. Sen dizini kırıp evde oturacaksın. Sana sıcak bir yuva ve korunma sunacağım. Benden daha fazlasını beklemeyeceksin. Ve bana karışmaya haddin olduğunu da düşünmeyeceksin."
" Tabi sahip, sen ne dersen o! Neye hakkım var ki benim zaten? Yularımı nereye çekerlerse oraya gitmek zorundayım tabi ben. Hem neden yine sen çıktın ki karşıma?"
" İlk sözlün ve beşik kertmen olduğum için babam dayımlarla görüşüp kan davasını bu şekilde kapatmaları konusunda herkesi ikna etti."
Yağız'ın yüzü ciddi ve sertti. Şimdiden mutsuz olduğunu görebiliyordum. Ama bunu belli etmeyecek kadar da acizdi. Acizliğini öfkesinin arkasına gizliyordu. Tıpkı hayatımdaki tüm erkekler gibi!
" Törede öncelik sırası da var yani." Dedim tiksintiyle çarpık bir şekilde gülümseyerek. Bir de benden habersiz üzerimden pazarlık yapıyorlar. Fikrimi soracaklar mı? Tabi ki hayır!
Gülmedi bile. Bana bakmadı. Yüzünü pencereye döndü.
" Senin bir sevgilin yok muydu? Hani onunla evlenecektiniz? " dedim. Çok da üstüme vazifeymiş gibi, bana neyse!
" Bu seni ilgilendirmez!" diye tersledi tabi ki. " Sen işine bak!"
" Benim işim ne? Kendi kaderim bile beni ilgilendirmiyor. Benden başka herkes hayatım hakkında kararlar veriyor. Oradan alınıp buraya veriliyorum. Bir Allah'ın kulu da çıkıp sen ne düşünüyorsun bu konuda diye sormuyor." Sesim kontrolüm dışında yüksek çıkmıştı. Elimi hızla hareket ettirmeye çalıştığım için kolum acımıştı. Kaşlarımı çatıp eski pozisyonuma geri döndüm usulca.
" Düşünme o zaman! İlgilenme! Önüne konana razı ol, sesini çıkarma! " yüzü pencereye dönük olmasa ağzından tükürükler saçarak bağırdığını göreceğime emindim.
" Sen o küçük boyunla bu işleri çözeceğini mi sanıyorsun? Küçük aptal!" dedi.
Kolumda serum takılı olmasa uçan tekme ile karşılık verirdim ben bu adama. Yok, yok komodini alır kafasına fırlatır sonra kafasının üstüne çıkar tüm gücümle zıplardım. Yüzünün tüm derisini olmayan tırnaklarımla liğme liğme ederdim. Ama işte kolumdaki serum tutuyordu beni.
" Sensin aptal!" diye homurdandım. Ama bu çok da cesurca söylediğim bir cümle değildi. Ve gelişine bir yumruğa hazırlanarak gözlerimi yumup beklemeye başladım.
Bir hışımla yüzünü bana doğru döndü. Gözleri öfkeden kızarmış beyaz renksiz teni ise hafiften kararmıştı. Korkmadım değil hani. Üzerime doğru ağır adımlarla gelip yattığım yatağa birkaç adım daha yaklaştı. Yatağa hafifçe sinmek istesem de onun yerine başımı dikleştirdim.
" Senden nefret ediyorum! Hayatım boyunca Azrail gibi peşimde gezen gölgenden nefret ettim. Tüm heveslerimi, tüm hayallerimi çaldınız benden? Hepinizden nefret ediyorum! Törenin de sizin de Allah belasını versin!" diye bağırdım tüm gücümle.
Gözlerimi hırsından iyice köpüren bir şelale gibi saydamlaşan gözlerine diktim. Kendimce ona meydan okuyordum. Bir elini havaya kaldırdı.
" Senden korkmuyorum. Senden sadece nefret ediyorum. Siz ancak kendisinden güçsüz, aciz kadınları ezerek tatmin olursunuz. Çapınız bu kadar. Hepiniz törenin arkasına sığınmış merhametsiz canilersiniz. " Dedim sakince.
Havadaki elini yumruk yapıp sımsıkı yaptı, elinde iyice belirginleşen damarları seçebiliyordum. Bir süre öylece kaldı. Ben öfkemi kusarken sadece çenesindeki damarları kabararak ve burnundan soluyarak beni izlemişti.
" Seni yaşadığına pişman edeceğim. O sivri dilini kesip sana yedireceğim. Ölmek için yalvaracaksın, ama ölmeyeceksin. O zaman nefret neymiş öğreneceksin işte!" Dedi tehditkâr bakışlarını üzerimde gezdirerek. Tane tane, sakin ve ürkütücü bir şekilde konuşuyordu.
Tüm tüylerim ürpermişti. Ben nefret doluydum belki ama bu adamın öfkesi ve hiddeti çok daha ürkütücüydü. Kalbinde merhametin zerresi yoktu. Zaten bizim buralarda kızlara kim acırdı ki? Biz insandan sayılmıyorduk buralarda, ahırdaki bir inekten farkımız yoktu belki de. İşlerini görecek bir eşyaydık. İnsanlar kan davası için birbirini öldürmesin diye, miras yabacıya gitmesin diye alınıp satılan ama hiçbir zaman fikrine duygusuna danışılmayan etkisiz elemandık biz. Kendimize hayrımız yoktu.
Ağlamamak için çenemi sıktım. Bu pisliğin karşısında ağlamak ona zevk verecektir. Ona bu zevki tattırmayacaktım. Beni korkuttuğunu düşündürmeyecektim. Her bir lafını tek tek yedirecektim ona. Bir gün... Kim bilir... Belki bir gün...
Tam ağzımı açacakken kapı çalındı ve içeri eniştemle ablam girdi. Ablam gelir gelmez bana doğru yaklaşıp endişe ve telaşla sarıldı. Eniştem Yağız'a doğru adım atmıştı ki Yağız onu beklemeden bir şeyler söyleyip hızla odadan çıktı. Sarı pislik! Cehenneme kadar yolun var!
Ablam telaşla serumuma bakıp " Aa bu bitmek üzere ben hemen hemşireyi çağırayım" diyerek odanın kapısına doğru koşturdu. Ben abla dur şurada bir düğme var ona basıyorsun hemşire geliyor koştura koştura desem de o anam babam usulü kapıdan seslenerek çağırdı nöbetçi hemşireyi.
Neyse bir yarım saat içinde hastaneden çıkıp ablamlara doğru yola çıktık. Birkaç sakinleştirici ilaç ve ağrı kesiciyi de eczaneden alıp eve geçtik.
Bahar çiçekleri yollara yayılmış ve şehir canlı bir yeşile bürünmeye başlamıştı. Ne garipti ki benim içim ölürken dünya yeniden canlanıyordu. Kışın ardından tüm ölü hücrelerinden sıyrılıyor ve hayat doluyordu. Bense karakışı atlatamayan bir garip, ince, cılız gülfidanıydım. Dayanıksızdım. Güçsüzdüm. Narin ve kırılgandım. Dikenlerim bir tek kendi tenime batıyordu.
Ablam beni oturma odasındaki kanepeye yatırdı. Eniştem de işleri olduğu için evden çıktı. Genelde eve gece geç vakitlerde gelirdi. Ablam onu yolcu ettikten sonra elinde iki çay bardağı ve bir de petit bööör ( telaffuzu böyle ne yapayım ama) bisküvi ile dolu tabakla odaya geldi.
" Ee anlat bakalım ne konuştunuz Yağızla?" dedi heyecanlı bir şekilde. Çayını da yudumlarken bana bakışları bildiğin dedikodu için gelen teyzeler gibiydi.
" Abla halimi görmüyorsun galiba." Dedim gözlerimi devirerek. " Nasıl geçmiş olabilir ki? "
" Deme ya" dedi ablam bisküvisini çayına batırırken kaşlarını çatarak. " O kadar kötü müydü?"
" Bundan kötü olamazdı herhalde abla. Adam manyak. Bak amcamın oğlu diye demiyorum ama bildiğin psikopat. O ortaokul zamanındaki Yağız yani hiç değişmemiş."
Ablam iç geçirip sırıtmaya başladı. " Ay ne çektirmişti sana ortaokulda değil mi?" dedi yüzüne yayılan gevrek gülümsemeyle beraber. Sanki romantik komedi bir filmden bahsediyorduk. Adam orta birinci sınıftaki okul hayatımın içine etmişti resmen. Peşimde zebani gibi gezmiş nefes aldırmamıştı. Allah'tan o sene mezun olmuştu da kurtulmuştum ondan.
" Abla ya hemen aşk dizilerine bağlama yine! O zaman da bana nefretle bakıyordu şimdi de aynı bakışları var. Hem beni nelerle tehdit etti bir bilsen."
" Ne dedi kız? Tehdit mi etti?" işte şimdi ablamı şaşırtmayı ve o melankolik dünyasından uzaklaştırmayı başarmıştım.
" Sen evde çocuklara bakacaksın dedi ben dışarıda günümü gün edeceğim, Allah ne verdiyse artık dedi. Düşünebiliyor musun? Ben ırgat gibi evde çocuk bakacağım o da kadın kız peşinde gezecek." Düşüncesi bile insanı sinir ediyordu. Hayır kıskandığımdan değil, ne halt yerse yesin umursamam. Ama bu kadar değersiz bir eşya muamelesi görmekten nefret ediyorum.
" En azından dürüst davranmış Zeynep?" dedi ablam dudaklarını keyifsizce kıvırarak.
" O ne demek öyle abla?"
" Bizim yaptığımız farklı mı sanıyorsun? Bak enişten gece yarılarına kadar gelmiyor eve. Ne yaptığını biliyor muyum? Hayır. Ben oturuyorum evle çocuklarla ilgileniyorum. İşimiz bu."
" En azından mutlusun..." dedim mırıldanarak.
Acı bir şekilde güldü. Gözlerini çay bardağına dikti. " Hangi kadın mutlu ki? Bak babam evleneceğimi söylediğinde on beş yaşındaydım. Evlenmek güzel bir kaçış gibi gelmişti ilk başta. Hani abilerimden babamdan falan kurtulurum demiştim. Ama evlilik kaçmak değil seni bu hayatta bekleyen asıl kapana yakalanmakmış aslında. Sıkışıp kalıyorsun bu kapanda. Mutluluğu kendi kendine buluyorsun. Kimse seni mutlu etmek için uğraşmaz kızım. Sen bakma o seviyorum deyip kocaya kaçan kızlara da. Bak en çok onlar çekiyor kocalarından. Evlerinde pul kadar değerleri olmuyor. Anasını babasını satan kıza kocası değer verir mi?"
" Seni yaşadığına pişman edeceğim dedi abla." Dedim ağlamaklı bir şekilde. Bana teselli verirken hep kötüyü örnek göstermesinden hoşlanmıyordum. Bu beni haklı çıkarmıyor ve içimdeki huzursuzluğu gidermiyordu. Daha da telaş yapıyor hep daha kötüsünü düşünmeye başlıyordum.
" Tamam, boş ver sen bu konuları şimdi." dedi ablam oturuşunu iyice dikleştirirken. Konuyu değiştirmek istediği yüzüne yayılan hin gülümsemeden belli oluyordu. " Bu Yağız bayağı bir değişmiş. Eski şişko sivilceli çocuktan eser kalmamış. Pek bir yakışıklı olmuş kız." Dedi. Kendimi kadın gününde köşeye sıkışmış genç kızlar gibi hissediyordum şimdi.
Sanki çok umurumdaydı! Bu kadın da giderek kocası gibi patavatsız bir şey oluyordu. Ya hu bana ne o sarının tipinden? Adam beni öldürecek diyorum ablamın derdine bak.
" Şeytan görsün sıfatını. Şahtı şahbaz olmuş işte sarı maymun." Dedim suratımı asarak.