bc

Yaren

book_age12+
187
FOLLOW
1K
READ
love after marriage
arranged marriage
dare to love and hate
drama
comedy
childhood crush
enimies to lovers
stubborn
sacrifice
like
intro-logo
Blurb

Başımı geriye doğru savurmuş ve " Allah'ım ne olur bitsin bu kâbus..." diye yalvarırken onu gördüm; müstakbel kocamı. Suretini sevdiğim!

" Senin ne işin var burada ya!" diye terslendim ilk önce. Sesim ağlamaklı çıkmıştı. Midem kasılmaya devam ediyordu. "Şaka mısın sen? Hayatımın nasıl rezil olduğunu gevrek gevrek sırıtarak izlemeye mi geldin?"

Sarı çiyan enişteme dönüp " Enişte sen işlerini hallet biz Yâren'le biraz baş başa konuşalım." Dedi.

Eniştem hızla yanımızdan uzaklaşırken " Ne konuşacağım ben seninle ya!" dedim kontrolsüz bir sesle, bana uzattığı sudan bir yudum alırken.

" Ayıp oluyor ama müstakbel kocanla böyle konuşmamalısın. Hiç yakışmıyor sana." Sonra durdu ve düşündü. " Aslında tam da senin gibi bir cadaloza göre bir hareket ama olsun yine de yapma sen." Dedi.

Yüzümü gerdim. Gülümsemekten çok söver gibi bir surat ifadesine bürünmüştü mimiklerim. " Seninle evlenmeyeceğim." Dedim tüm soğukkanlılığımla.

Şeytansı bir gülümseme ile dudaklarını gerdi, kaşlarını meydan okur gibi havaya kaldırdı ve " Benimle evleneceksin Yâren. " dedi kendinden emin, bilmiş bir eda ile.

Öğürdüm. Sanki bir el midemin içinde dolaşıyordu.

" Şşşş.. Tamam, sakin ol. O kadar da mide bulandırıcı biri olduğumu düşünmüyordum ama... Lavaboya gitmek ister misin?" dedi.

Derin derin solumaya başladım. Evet, yine bayılmak üzereydim.

chap-preview
Free preview
Ve hikaye böyle başlar...
Sığ evlerin bulunduğu tenha köye kış gecelerinin soğuk ve kuru ayazı yavaş yavaş inmeye başlıyordu. Sapa bir yolun ucunda konuşlanmış ahşapları iyice eskiyen iki katlı binanın içindeyse köyün sakinliğine inat curcuna kopuyordu. Neredeyse ona yakın küçük çocuk merdivenlerden bir aşağı iniyor sonra koşarak bağırış çağırış bir halde yukarı çıkıyordu. Her basamakta ev canlı bir insanmış gibi tepki veriyor ve hafifçe yalpalıyordu sanki canı acır gibi. Kadınlar kuzinenin ısıttığı mutfağın camlı köşesinde duran, yıkılmaya yüz tutmuş soluk sarı renkli eski kanepeye kurulmuştu. Ev sahibesi Ayşe kadınsa beyaz karoları yer yer dökük ve kırık, dolap yerine birkaç tahta çakılmış, tezgâhın altındaki tencereler görülmesin diye koyu renklerde eski bir örtü gerilmiş mutfak lavabosunda çay hazırlama telaşındaydı. Çocuklar arada bir odalara da giriyordu. Erkekler sobanın iyice ısıttığı, arada bir harlı sobanın üzerindeki güğümün tiz sesinin havaya karıştığı salonda baş başa konuşuyorlardı. Ahmet ve Muhammet Bey o yılki hasadın azlığından dert yakınıyordu. Evin büyük kızı içeri girip çay ikram ettiğinde eski kanepedeki oturuşlarını düzeltti iki kardeş. Gün ağarmış akşamın kızıl renkli süsü yerini siyah bir geceliğe bırakmıştı. Köy sakinleri için kış gecelerinin sıcak kestane ve çay keyfi yapılacak saatleri gelip çatmıştı. Kısa süre sonra içeri kestane yerine Ayşe'nin evde bulabildiği kadarıyla patlamış mısır ikramı geldi. Kış vakti evdeki erzak kısıtlı oluyordu elbette. Bazen çayın yanına kestane beklerken patlamış mısıra belki sıcak tereyağlı bir somun ekmeğe razı olmak gerekebiliyordu. Hatta bazen çay yerine ıhlamur gelmesine bile şaşırmıyordu misafirler. Yokluk buralar için şaşırılacak, yadırganıp garipsenecek bir durum değildi. İkinci bardak çaylar henüz bitmek üzereyken ahşap binanın üst katından ağlayan bir bebeğin sesi yükseldi. Salonun üzerindeki odada yatan bebeğin sesi ahşap döşemenin aralık kalan boşluklarından aşağısındaki odaya net bir şekilde gelirken ufaklığın cırlak sesi iki kardeşin sesini bastırıyordu. Odadaki çocuklardan biri ile Ayşe'ye haber gönderdi Muhammet. Bebeğin ağladığını öğrenen Ayşe, tahtaları gıcırdatarak üst kata çıkıp yatak odasına girdi. Ağlamaktan kızarmış bebeği süslü örtülerle sarılmış demir beşikten aldı yavaşça. Beşiğin bir adım ötesindeki yatağının köşesine oturup karnını doyurdu küçük çığırtkanın. Annesine kavuşan bebek içli içli nefes almaya devam ederken karnını doyurmaya odaklamıştı kendini. Kısa bir süre sonra aşağı indi Ayşe. Kucağında kundaklar ve battaniyenin içinde kaybolan bebeği de getirmişti beraberinde. Mutfakta oturan kadınlar bebeğin başına geldiler. Doğru ya onlar bu bebeği görmek için gelmişlerdi zaten. Dünyadaki ömrünün henüz bir haftasını ancak tamamlamış olan bebekse gözlerini açmaktan bile aciz görünüyordu. Uykusunda ara sıra dudakları kıpırdasa da etrafındakilere tepki veremeyecek kadar uzak âlemlerdeydi ruhu. " Maşallah Ayşe, bebek pek sağlıklı görünüyor. Sen de çabuk ayaklanmışsın. İnşallah hayırlı güzel bir ömrü olur." Dedi Ahmet abinin eşi Meryem yenge. " Sağ ol yenge. Ömürleri bahtları güzel olsun inşallah." Diye cevapladı Ayşe, yengesini. Sesi istemeden de olsa bezgince çıkmıştı. Çünkü bir kız çocuğunun bahtı buralarda çok da yaver gitmezdi. Kim bilir? Belki kızı da kendisi gibi on altı yaşında babasının bulduğu bir adamla evlenecek ve yirmi altı yaşına geldiğinde dördüncü çocuğunu kucağına alacaktı. Ve günleri köy işleri, ev işleri ile geçecekti. Bir kız çocuğunun geleceği bu köyde çok daha fazlası değildi. Eğer şanslıysa iyi bir kocaya düşerdi. " Olur inşallah Ayşe. Artık devir değişti. Kızlar da okuyor kendini geliştiriyor evvel Allah. Üzülme sen." İşte bu köyde kız çocuk doğuran anaları teselli etmek diğer analara düşüyordu. Kısa süre sonra içeri giren bir çocuk Ayşe'ye yaklaşıp " Muhammet emmim bebeği istiyor. Babam kulağına ezan okuyacakmış." Dedi. Bebek annesinin kucağında özenle içeri götürüldü. Diğer kadınlar da Ayşe'nin peşinden içeri gelmiş ve meraklı çocukların odaya doluşması ile küçük salon insan dolmuştu. " Adını düşündünüz mü?" diye sordu Ahmet bey, kardeşine. Muhammet eşi Ayşe'ye baktı göz ucuyla, sonra çekinerek " Zeynep diye düşünmüştük biz abi." Dedi. " Zeynep" diye mırıldandı Ahmet bey, " Güzel isim. Ama kardeşim izin verirsen ben yanına bir de Yâren eklemek isterim." Dedi mütebessim bir yüzle. Muhammet'in boynu kıldan inceydi. Abi demek baba demekti, ata demekti, sonuçta abisinin lafını tersleyecek değildi. " Sen nasıl diyorsan abi" dedi boynunu bükerek. Ahmet Bey bebeği kucağına alıp kulağına eğildi ve önce ezan-ı Muhammed'i okudu güzel bir makamla. Sonra küçük bebeğin kulağına fısıltı ile " Senin adın Zeynep Yâren. Sen oğlum Ömer Yağız'ın ömür yareni olacaksın inşallah." İşte o gün kulağına hayatının özeti fısıldanmıştı bebeğin. Adı Zeynep Yâren'di. Ve ilerideki görevi Ömer Yağız'a yarenlik etmek olacaktı. Peki bunu isteyecek miydi? Sormamıştı Ahmet amcası. Sormazdı da. O ne isterse o olurdu çünkü. Töre böyleydi, kural buydu, Ahmet abinin sözü kanundu çünkü. " Kızımızın kulağına ezanı okuduğumuza ve ismini koyduğumuza göre sözümüzü de alalım diyorum Muhammet." Dedi Ahmet abi. Muhammet abisine şaşkınca baktı. Ne sözü? Bununla ilgili aklına bin bir çeşit kombinasyon geliyordu. Ama ne için söz vereceğini bilmiyordu. " Buyur abi?" dedi çekinerek. " Allah'ın emri peygamberin kavli ile kızımız Zeynep Yâren'i oğlum Ömer Yağız'a istiyorum. Var mısın?" dedi Ahmet abi keyifli bir gülümseme ile. Muhammet kızardı bozardı ama sesi çıkmadı. Abisinin mantığını biliyordu. Ortak işlettikleri bir hasat vardı. Muhammet hasadı eker, biçer, toplar ve tarlaların, arazilerin bakımını yapardı. Ahmet abi ise çıkan hasadın bir kısmını kendi fabrikasında işler bir kısmını yurt dışına satardı. Aralarında ticari de bir bağ vardı. Çocuklarına kalacak tarlaların mirasının bölünmesini istemiyordu belli ki. Muhammet'in büyük kızına uygun bir oğlu yoktu Ahmet abinin ama bu kızı kesinlikle kaçırmak istemiyordu. Bu aile bağlarının kuvvetlenmesi için de önemli bir adımdı. Muhammet karısına baktı yine göz ucuyla. Ayşe durumdan memnun değildi. Ağlamaklı bir yüz ifadesi ile bebeğine bakıyordu. Kaderi şimdiden çiziliyordu yavrunun. Ve genç kadının elinden bir şey gelmiyordu. " Ben ne diyebilirim ki abi? Onlar daha çok küçük, yani bilemedim." Diye geveledi Muhammet çekinik bir sesle. " Evet kardeşim küçük olduklarını ben de görüyorum. Şimdiden eşlerini, işlerini bilirler değil mi? Yabancı bir aile ile hısım olmaktansa kendi kardeşinle dünür olmak istemez misin?" Bu büyük bir onurdu. Ahmet abi ile dünürlük yapacaktı Muhammet. Abisi ne derse desin boynu kıldan inceydi sonuçta. Abi demek ata demekti abinin sözü demek kanun demekti onun için. Abisi parmağını kes dese hiç gözünü kırpmazdı mesela. " Öyle olsun abi. " dedi çok da hevesli olmayan bir sesle. " Hayırlı olsun o zaman sözümüz. Eh damat beyi de getirin de gelinimizle tanışsınlar bakalım." Ahmet abi keyifliydi. Aklındaki planın ilk adımı yerine gelmişti. Yâren'in ise hayatına ilk çentiği böylece atmış oluyordu. İçeri sarı saçlı beyaz tenli altı yaşlarında güzel yüzlü bir çocuk girdi. Merdivenden inip çıkmaktan yüzü kızarmış sarı saçları terden hafifçe ıslanmıştı. Meryem yenge telaşla oğluna yaklaşıp " Ah oğlum terlemişsin, hasta olacaksın." Diye inledi. Ve hemen yakınındaki çantasından beyaz bir bez parçası çıkartıp çocuğun saçlarını ve sırtını kuruladı. Onları sabırla izleyen Ahmet Bey en sonunda dayanamayarak " Hadi oğlum gel de yanımıza otur." Diye seslendi. Küçük çocuk babasından azar yemekten çekinerek şaşkın adımlarla adama yaklaştı. " Gel benim yağız, mert oğlum. Aslan oğlum!" diye çağrısını tekrar yaptı Ahmet Bey. Bu sıfatlar küçük çocuğa cesaret vermişti, hızla babasına yaklaştı. Ahmet Bey oğlunu yanına oturttu. " Kızımızı da getirin" diye seslendi. Zaten küçük olan odanın uzak bir köşesine sinen Ayşe kucağındaki bebeği bir iki adım attıktan sonra Ahmet abiye ulaştırdı. Çocuğu isteksizce kucağına verdi adamın. Gözünden süzülen bir damla yaşı kimse fark etmeden hızlıca silip burnunu çekti yine sessizce. Ahmet abi bebeği özenle alıp oğlunun kucağına koydu. Küçük çocuğun küçücük kucağında bir bebek iğreti duruyordu. Acemice çocuğu tutmaya çalışan Yağız bebeğe baktı. Gözleri kapalı uyuyan bebek esmer, kara kuru, çirkin bir şeydi. " Bu kim baba?" diye sordu çocuk. Odadaki herkes ışıldayan garip gözlerle süzüyordu çocuğu. Hiç ses çıkmıyordu kalabalıktan. " O senin sözlün oğlum. Büyüdüğün zaman onunla evlenecek yuva kuracaksın." Dedi Ahmet Bey kendinden emin babacan bir tavırla. " Ben bununla evlenmek istemiyorum. Bu çok çirkin, hem daha bebek... Kötü de kokuyor. Sevmedim ki ben bunu hiç!" diye söylendi küçük Yağız. Ağlamaklı çıkmıştı sesi ama yine de küçük bir çocuğa göre oldukça olgun ve kararlı görünüyordu. " Şimdi evlenmeyeceksin oğlum. Büyüdüğü zaman güzelleşir merak etme, o zaman sen de istersin." " Hayır! O daha bir bebek ve çok çirkin. Ben onunla evlenmek istemiyorum baba." Küçük çocuk ağlamaya başlayıp bebeği kucağından ittirince Ayşe kızını hızlıca kucağına aldı. Küçük bebek etrafında yaşananlardan habersizce bezini doldurmuş ve gerçekten kötü bir koku yaymaya başlamıştı. " Ben bebeğin altını değiştireyim." Dedi Ayşe ve odadan çıktı hızla. Odada kalanlar da Yağız'ın inatla " Evlenmeyeceğim işte!" diye direterek çığlık çığlığa ağlamasını dindirmeye çalıştı arkasından. O gece o ıssız köyde, kışa merhaba diyen bir günün gecesinde, gecenin siyah örtüsüne bürünen gökyüzünün altındaki iki katlı eski ahşap evde verilen söz yıllar sonra tekrar hatırlatılmak üzere Yağız ve Yâren'in hayali çeyiz sandığına gömüldü. Söz kesildi beşik kertildi. ** Bebek Zeynep büyümüş ortaokul çağına gelmişti. İlkokulu köydeki derme çatma köy okulunda okuduktan sonra şehir merkezinde evli olan ablasının yanına gelmişti ortaokulu okumak için. Ortaokul büyük bir sorumluluktu. Zehra ablası ilkokuldan sonra acele ile evlendirilince okuyamamıştı mesela, yıllar sonra dışarıdan vermeye başlamıştı derslerini, çocuklarla zor olsa da eşi destek olmuştu ablasına. Ama Zeynep okuyacaktı, annesi onu okutmak istiyordu. En azından bunu borçluydu kızına. Zeynep de okumak istiyordu. Köyün esaretinden sıyrılmak ve özgürlüğe açılan kapıları zorlamak istiyordu. Televizyon dizilerinde gördüğü o özgür kadınlar gibi hür olmak istiyordu. Kendi kararlarını vermek, kendi parasını kazanmak en azından kendi istediği adamla, sevdiği biriyle evlenmek istiyordu. Zeynep büyümüş serpilmişti. Boyu uzun vücudu zayıfça idi. İri siyah gözlerine eşlik eden kıvrık ve koyu siyah kirpikleri bakışlarına anlam katıyordu. Esmer teni pürüzsüz bir kadife gibiydi. Dudakları dolgundu. Yüzünde en sevmediği kısım hafif yayık olan patlıcan burnuydu ama o da çok sırıtmıyordu. Omuzlarından düşen, kıvırcık koyu siyah saçları gecenin en karanlık vakti gibi parlıyordu. Okul başlayalı birkaç ay olmasına karşın birkaç erkeğin ilgisini çekmişti varlığı. Ama onun erkeklerle işi yoktu. Okumak istiyordu. Sonuna kadar okumak istiyordu. Çünkü yaşadığı yerde kızların başına ne geldiyse yaşam hakkından mahrum kalması yüzünden gelmişti. " Zeynep bak seninki geliyor yine." Ela alaylı bir şekilde dalga geçiyordu genç kızla. Zeynep Ela'nın işaret ettiği yöne doğru baktı ve başını bezgince geriye attı. Sıkılmıştı artık bu durumda kalmaktan. " Of ya yine mi ?" diye söylendi bıkkınca. Üzerine üzerine geliyordu dev bir vücut kitlesi. Sarı saçları beyaz teni ile yuvarlak hatlı vücudu birleşince Yağız tombul bir anaç tavuk gibi görünüyordu genç kızın gözüne. Gülmemek için kendini zor tutuyordu böyle şeyler aklına geldiğinde. " Niye öyle diyorsun Zeynep? Var ya; bence bu çocuk biraz kilo verse acayip yakışıklı olur söyleyeyim ben sana. Geleceğin Brad Pitt'i çıkar bundan. İyi bir yatırım bence bunu elinde tut sen." " Ne diyorsun Ela? Dedim ya sana o benim amcamın oğlu sadece. Abilik yapıyor bana." Yapmasa da olurdu yani! Teneffüslerde Yağız'ı gördüğünde kaçacak yer arıyordu genç kız. Ela bu açıklamayı pek kale almamış gibi gözlerini süzdü. Sen onu külahıma anlar der gibiydi alaylı hali. Yağız boyu ve eni konusunda Allah'ın cömertçe davrandığı bir kuldu. Zeynep ona bakarken bazen boynu tutulacak gibi oluyordu. Dev kütlesi ise yürüyen bir meteor gibiydi. Ama yüzüne baktığınızda sarışın bir bebeğin masum ve sempatik yüzünü görebiliyordunuz. Sarı saçları küçüklüğünden beri değişmemişti. Kahverengi gözleri açık bir renkteydi sanki köpüklü bal gibi duruyordu. Kahverengi değil de koyu sarı demesi daha uygun olurdu belki. Pamuk gibi teni ve dolgun yanakları tam sıkılmalık mıncıklanmalık duruyordu. Yağız elindeki iki yüz liralık banknotu hiç de kibar olmayacak bir şekilde Zeynep'e uzatarak " Bunu babam gönderdi." Dedi. Suratı asıktı. O da hiç hoşlanmıyordu bu kızın yanına gelmekten. Ama babası sık sık tembihliyordu. Ve sürekli para, hediye, kıyafet gibi şeyler gönderiyordu oğluyla. Gözünü boyamaya çalışıyordu belli ki kızın. Belki bir alt yapıydı kendi kafasınca. Zeynep'in yüzü ekşidi. Bu kaçıncı hediye ve harçlıktı bilmiyordu. Sonuçta Ahmet Bey, amcasıydı ve harçlık vermesi doğaldı yeğenine. Ama bunu Yağız'la göndermesi hiç güzel olmuyordu. Okulda da dedikodular çıkıyordu, kimseye anlatamıyordu durumunu. Sanki Zeynep kaderinden kaçmaya çalışırken ayağının dibine takılıp düşmesi için engeller koyuyordu Ahmet amca. Ben buradayım diyordu. Yağız'ı unutma diyordu. Sözünü unutturmamaya çabalıyordu. Gizli gizli meydan okuyordu genç kızın özgürlük arayan minik kanatlarına. Ve kanatları daha çıkamadan kırılıyordu ha bire... " Sağ olsun" dedi Zeynep mırıltı halinde. Parayı alırken dudaklarını büzüyordu. Rüşvet miydi aldığı yoksa esaretinin ön ödemesi miydi? Bazı şeyler çok ucuzdu bu memlekette. Yağız gözlerini kısarak genç kıza baktı. Sert ve buyurgan bir ses tonuyla " Sen de hareketlerine biraz dikkat et. Tüm okulda adın anılıyor. Biraz edepli ol." Dedi. Zeynep ergenlik sivilcelerinin kırmızı noktalar halinde yayıldığı gencin tombul suratına baktı. " Sana mı soracağım? Benim edebime laf söyleyemezsin bir kere. Bu bir hakarettir." " O zaman edebinle otur. Son senemde beni rezil etme okula. Herkes amcamın kızı olduğunu biliyor. Seninle ilgili ne konuşulsa kulağıma geliyor. Dikkatli ol. Sana o kadar diyorum. Sonra olacaklara ben karışmam." " Sen beni tehdit mi ediyorsun? Hem hakaret hem tehdit!" " Nasıl anlarsan öyle!" Zeynep gözlerini kısarak genç çocuğa baktı. Aynı anda dilinin ucuna kadar gelen hakaret dolu cümleleri dilini ısırarak durdurmaya çalıştı. Bu çocuğu sevmiyordu. Tipinden, konuşmasından hareketlerine kadar her şeyiyle itici buluyordu. Birden ayağa kalkıp sırtını Yağız'a verdi. " Seninle konuşarak daha fazla vaktimi harcayamam. Benden uzak Allah'a yakın olasın inşallah." " Senin muhabbetine hele yüzüne meraklı değilim kara böcek! Başıma bela olma yeter!" diye bağırdı Yağız genç kızın arkasından. Ama Zeynep çocuğa hiç yüzünü dönmeden elini havada sallayarak durumu geçiştirmekle yetindi. Yağız da bu kızı sevmiyordu. İlk defa kucağına aldığından beri kanı ve kalbi ısınmamıştı kıza. Hareketlerine sinir oluyordu. Sürekli ters cevap vermesine ise ifrit oluyordu. Bir keresinde yine konu Yâren'den açıldığında babasına " Ben onunla evlenmeyeceğim baba. Artık bu gibi töreler eskide kaldı. Ben o kızla evlenip başımı yakamam. " dedi. Öyle ya; belasını başkasından bulmalıydı bu kız. Onunla evlenip de mutsuz bir evlilik yapmak, etrafında gördüğü erkekler gibi gözü dışarıda olan bir koca olmak istemiyordu. Bu kızı hayatının her günü görmek istemiyordu mesela. Ama babası Yağız'ı anlamıyordu. Hiçbir zaman anlamayacaktı. Çünkü o ufak hesapların adamıydı. Yağız tüm ergenliğini " Sen sözlü bir erkeksin, senin evleneceğin kız belli" direktifleri ile geçirmekten bıkmış, bunalmıştı. Şimdilik tek hayali iyi bir üniversite kazanıp bu şehirden ve bu şehirle olan tüm bağlantılarından kurtulmaktı. Kim bilir? Belki bir daha hiç dönmezdi buraya. Dönmese özlemezdi de. ***

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MÜHÜR

read
119.5K
bc

41 Günlük AŞK Güncellemesi

read
52.2K
bc

Leyal -Unutulan Eş (Türkçe)

read
18.9K
bc

Yıldızlar Sönerken | Türkçe

read
3.3K
bc

SESSİZ KUĞU

read
7.0K
bc

İnci Tanesi

read
59.3K
bc

MAVİŞ (1. VE 2. SERİ)

read
2.9K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook