umarım keyifle okursunuz...
selam ve dua ile...
**
" Zeynep baban gelmiş, aşağıda seni bekliyor." Dedi Sema abla.
" Babam mı?" diye sordum şaşkınlıkla. Sema abla şaşkınlığıma anlam verememiş gibi yüzüme baktı alık bakışlarla. Ne var yani, şaşırmam gayet doğal, babam beni pek ziyarete gelmez ki!
" Baban olduğunu söylüyor güzelim, nüfus cüzdanına bakmadık. Seninle görüşmek istiyormuş." Dedi Sema abla, sesi hafif sinirli gibiydi. Bu kız da atarlanmak için sebep arıyor resmen.
" Tamam abla, ben ineyim o zaman." Dedim Sema abla ile daha fazla muhatap olmadan ve bulunduğum dairenin çıkış kapısına yöneldim. Kapının yanındaki aynadan kendime bakıp üstümü başımı, örtümü düzelttim. Sonra acele bir şekilde kapıdan çıkarak binanın merdivenlerinden aşağı yöneldim.
Babam giriş katındaki idari kısımda, ziyaretçilerin alındığı odada beni bekliyordu. Canı sıkkın gibiydi. Hareketleri bunalmış bir insanın keyifsiz hareketlerine benziyordu. Elini kolunu nereye koyacağını bilemiyordu. Sürekli yüzünü ovalıyor bıkkınca yerdeki izleri seyrediyordu.
" Hoş geldin baba" diyerek içeri girdiğimde birden irkilmişti adamcağız. Sanki beni görmeye gelmiş ama beni görmeyi hiç beklemiyormuş gibi.
" Hoş bulduk kızım" dedi. Her zamanki gibi mahcup ve çekingendi tavırları. Şehre inmeyi sevmezdi babam. İnsanlardan çekinirdi. Tarlada toprakla uğraşmak şehre inip alışveriş yapmaktan çok daha keyifliydi onun için.
" Beni görmek istemişsin" dedim kaşlarımı aldırarak. Bu alışık olduğum bir durum değildi. Kaç senedir buradaydım beni ablam ya da abim haricinde ziyaret eden ve ya alan olmamıştı. Bir iki kere de Ahmet amcam gelmişti ilk zamanlar ama onu hiç hatırlamak istemiyorum şahsen.
" Acil bir durum oldu. Eşyalarını toparlayıp benimle köye gelmen gerekiyor" dedi babam. Yüzüme bakmıyor, gözlerini benden kaçırıyordu. Normalde de insanlarla göz teması kuramaz babam. İletişim konusunda sıkıntıları vardır ama benimle konuşurken yüz ifadesi yumuşak ve mütebessim olurdu genellikle.
" Kötü bir şey mi oldu baba?" içime bir sıkıntı düşmüştü işte.
Babam kısa ve öz cümleler kullanır. Bu haline alışkınım aslında. Gerekmedikçe konuşmaz. Toprakla uğraşa uğraşa toprak gibi sessiz sakin ve uysal bir adam olup çıkmış sonunda.
" Eve geçince konuşuruz Zeynep. Burada konuşulacak gibi değil. Sen hazırlan ben seni bekliyorum burada." Dedi ancak.
Derin bir iç çektim. Tam da iki senedir beklediğim, icazetimi aldığım ve hafızlık derslerime başlamayı planladığım bir günde babamın aniden gelmesi hoşuma gitmemişti açıkçası. Ama adamcağız o kadar telaşlı ve üzgün görünüyordu ki evdekilere bir şey olmasından başlayıp birçok kötü şey geliyordu aklıma. Belki kötü de bir şey değildi sebebi ama yine de garipti babamın halleri. Neyse dedim vardır bunda da bir hayır nasıl olsa birkaç güne dönerim kursa ve kaldığım yerden devam ederim eğitimime.
Usulca odadan çıkıp merdivenlere doğru ilerledim. Bir yandan da kendi kendime söyleniyordum. " Az itiraz etsene kızım hemen tamam diyorsun. Aynı babana çekmişsin Zeynep, vur ensesine al lokmasını. Dersim var desene!" Beni merdivenden söylenerek çıkarken gören Merve hoca gülümseyerek yanımdan geçti. Neden? Çünkü bu kurstaki birçok öğrenci ve eğitmen benim kendi kendime söylenmeme ya da ezber yapmama alışıktılar.
Acele ile bavulumu hazırladım. Bavul dediysek öyle pahalı bavullardan değil annemin çeyiz bavulu, eski kahverengi, kokusuna bakarsan deriden yapılma koca bir bavul. " Neyse yıkanacaklarım da birikmişti zaten. Onu da aradan çıkartırım." Dedim bu sefer. Kendi kendine kızıp sonra yine kendi kendini avutan yegâne insan tipine bir örnek de bendim nihayetinde.
Sessizce yola çıktık. Babam arabada hiç konuşmadı. Dikkatle yola bakıyordu. Yüksek tekerlekli pikap arabamız köy yolunun engebesinde arada sırada takırdıyor ya da sarsılıyordu. Kasada ne varsa hafifçe şıngırdıyordu. Muhtemelen babam şehre inmişken birkaç malzeme almıştı kendisine ya da anneme. Arabada başka ses olmuyordu. Ürkütücü. Tek kelimeyle ürkütücü bir yolculuktu. Durumun vahametini ölçmek için babama sorular sormaya çalıştığımda sürekli " Evde konuşuruz" cevabını alıyordum. Neydi beni evde bekleyen bu cevap acaba? Kötü bir şey olmuştu ya da olacaktı bunu tüy diplerime kadar hisseder olmuştum.
Bir saatlik köy yolu bitmek bilmedi. Kulak uğuldatan bir sessizlik... Göz yorucu boş araziler... Gergin bir bekleyiş... Akmayan zaman... Bitip tükenmek bilmeyen, uzadıkça uzayan yollar... Ve nihayet eski, yıkık dökük, harabeden hallice evim.
Annem içeride, mutfakta, ekmek hamuru yoğuruyordu. Babamla mutfağa geçtiğimizde yüzünü hamur leğeninden kaldırmamıştı bile.
" Anne! Hiç mi kızını özlemedin sen?"
" Dur kızım elim hamurlu şimdi. Az bekle. İçeri geçin siz, geleceğim ben."
Bu kadın beni geçiştiriyor muydu yoksa? Bakışlarını kaçırıyordu benden. Biri mi öldü? Ben mi öleceğim? Nedir bu havalar anlamadım gitti.
Babamla beraber oturma odasına geçtik. Mevsim bahar olsa da bizim buralar biraz serindi. Annem sobayı yakmıştı sabahtan kesin. Sıcacıktı içerisi. Sessizce bekledik babamla. Bir ara " Abim nerede baba?" diye sorduğumda babamın yüzü kızarıp bozardı ama bir cevap veremedi. Yoksa abime mi bir şey olmuştu?
Kısa süre sonra annem içeri geldi. Kız kardeşlerimi ahıra gönderdi. İneklere ot vermelerini, ahırı temizlemelerini söyledi. Kızlar isteksizce çıktılar evden. Ve içeride üçümüz kaldık.
Birbirimize bakışıyorduk.
" Kötü bir şey mi oldu?" diye sordum sonunda dayanamayarak. " Beni kurstan acele ile alıyorsunuz ama ne olduğunu söylemiyorsunuz bir türlü." Biraz sinirli olabilirdim. Bir cevap arıyordum artık. Bu garip sessizlik sinirimi bozmaya başlamıştı.
Babam derin bir nefes aldı. Ama o daha ağzını açmadan annem lafa girdi. " Mustafa abin kız kaçırdı." Dedi.
Yani? Der gibi baktım annemin yüzüne. Bana ne kız kaçırdıysa? Düğün için miydi bunca terane?
" Kız Meryem Yengenin abisinin kızıymış. Yani Yağız'ın kuzeni..."
" Eee..." dedim sabırsızca. Konu nereye varacaktı acaba?
" Kızın ailesi berdel istiyor."
Kulağımda Karadeniz dizilerindeki o melodi yankılanıyordu şimdi; uy aha!
Evin en büyük kızı bendim. Gelinlik çağdaydım. Kız kardeşlerim daha ilkokula bile başlamamıştı. Bir erkek kardeşim vardı ortaokula giden iki de kız kardeşim vardı.
Gözlerimi irileştirdim. " Berdel ne ya? Berdel mi kalmış bu devirde?"
Babam elini yüzüne kapatıp gözlerini ovalamaya başladı. Evet, töreler adetler yavaş yavaş bitiyordu ama bu durum şehirlere kaçanlar içindi daha çok. Köylerde kafalar, zihniyet hala aynıydı. Belki birkaç nesil sonra töre kafasından kurtulamamış yaşlı başlı büyüklerimiz dünyadan elini ayağını kestikten sonra çok daha rahat edecektik. Ama yine de tek tük arızalar çıkıyordu böyle.
Hiç ses çıkmadı. " Anne beni berdel vermeyi düşünmüyorsunuz herhalde?" diye sordum. Yine ses yok!
" Ben evlenemem. Okuyacağım ben. Hafız olacağım. Hoca olacağım ben küçük talebelerim olacak. Kuran'ı yayacağım onların zihnine. Sonra size şefaat edeceğim ben. Allah'ım diyeceğim anamı babamı da al yanıma ben onlarsız yapamıyorum burada diyeceğim. Anne, baba evlenemem ben. Sakın bakmayın bana öyle."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Korkulu rüyam geri dönmüştü. Ben kısacık ömrümü beşik kertmesi bir kız olarak yaşadım. Her zaman geleceğimde amcamın oğlu ile evlenmek olduğunu vurdular yüzüme. Hiç uçmadım hayallerimde bile, kanatlarım hep zincirliydi benim töreyle.
Ama son birkaç senedir özgürdüm. Yağız yurt dışına okumaya gittiğinden beri ve orada kendine bir kız arkadaş edindiğinden beri özgürdüm. Artık bu evlilikten ümit kalmamıştı. Yağız sevgilisi ile evlenmeyi planlıyordu, Ahmet amcam bile vazgeçmişti benden. Şimdiyse berdelle geliyorlardı karşıma. Yok artık!
" Bir şey söylesenize!" diye haykırdım.
Babam ayağa kalktı. " Evleneceksin Zeynep." Dedi. Sesi kararlıydı. İki kelimeden oluşan cümlesi o kadar net ve kırıcıydı ki... Kalbimin olmayan kemikleri kırılmıştı canımı yakarak, içime bata bata...
" Evlenmek istemiyorum ben!" ağlamaya başladım. Tanımadığım bir adamla evlenmek istemiyordum.
" Abimin günahının diyetini ben mi ödeyeceğim? Tanımadığım bir adamla mı evlendireceksiniz beni?" boşuna soruyordum. İki ablam da hiç tanımadığı adamlarla evlenmişti. Babam verdim demişti ve vermişti. O kadar! Şimdi bana mı acıyacaklardı Allah aşkına? Kızlara kim acırdı bu memlekette?
Babam derin bir nefes aldı ve hızlıca odadan çıktı. Annemse beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ben hıçkırıklarla ağlamaya devam ediyordum. Tam yürümeye çalışırken çelme takılmış ve yere yüzükoyun kapaklanmış bir çocuk gibiydim. Zaten o kadar çok düşmüştüm ki bu hayatta; dizlerim hep yara bere içindeydi benim. Kalkmama, doğrulmama bir türlü izin vermiyorlardı.
" Neden anne? Neden hep ilk kurban ben oluyorum? Neden daha bebekken vazgeçtiniz benden? Benim sevmeye hakkım yok mu? Bir eşya gibi bir ona veriliyorum bir buna. Kendi hayatım için karar verme hakkım yok mu benim?"
" Haklısın annem. Ama baban söz verdi. Söz namustur bizde. Sözünü çiğneyemez, bir daha kimse yüzüne bakmaz buralarda. Bu iş kan davasına döner sonra onca mazlumun canı gider. Hem biz sevdiğimiz adamla mı evlendik? Ablaların istedi mi evlenmeyi? Hayat böyle işte..."
Bu kadar kolay değildi. Kolay olmamalıydı! Biz de böyle gittik sen neyin isyanındasın nasihati beni avutamazdı. Her zamanki gibi nefesim kesilmeye gözlerim kararmaya başlamıştı ağlamaktan. Bayılmak üzereydim ama umurumda değildi. Bayılmak belki de sessiz bir huzura kaçış olacaktı şu durumda.
Ben Zeynep Yâren; bebekken beşiği kertilen büyüdüğünde abisinin günahına kurban giden o kızım. Peygamber Efendimiz (sav)'in kızların evleneceği adamı görüp istiyorum demeden evlenmemesi gerektiğini öğütlemesini nasıl açıklayabilirim babama? Siz, beni, diri diri toprağa gömmekten daha azını mı yapıyorsunuz? Diyemem. Desem de anlamazlar ki... Ben Zeynep Yâren modern ahir zamanın cehalet devrinde ölmeden üzerine toprak atılan o kızım.
Sabah soğuk, nemli, küf kokulu odamda açtım gözlerimi. Gece sakinleştirici ilaçlarımı verdiklerini hayal meyal hatırlıyordum. Keskin bir baş ağrısı ile mücadele ediyorum ama buna alışkınım. Yataktan kalkmadan bir süre tavanı seyrettim öylece. Kireç boyalı beyaz tavandan sallanan çirkin ampule baktım.
Kaçmalıyım. Evet, bu evden çok uzaklara gitmeliyim. Küçük bir çanta hazırlamalıyım kendime.
Kime gideceğim? Ya da nereye? Ablama gidemem, abilerim beni barındırmaz. Zaten biri balayında ve onun sayesinde bu durumdayım, diğeri de gurbette çalışıyor. Arkadaşlarımın çoğu kuran kursunda yatılı kalıyor. Diğerleri de muhtemelen ya evlenmiştir ya da üniversitede okuyordur. Hiç param yok. Tek başıma bir yerlere de gidemem. Ben en iyisi Yağız'a kaçayım. Nasıl olsa yabancı değil eski sözlüm olur kendisi. Aslında bir sevgilisi vardı hatırladığım kadarıyla ama olsun kuma giderim. Beşik kertmesinden berdele oradan kuma olma yolunda... Ne saçmalıyorum ben Allah'ım?
Gidecek yerim yok. Evden kaçacak cesaretim yok. Babama itiraz edecek gücüm yok. İstediğinizi yapmıyorum demeye hakkım yok. Huzur yok! Aşk yok! Umut yok!
Kafamı yastığa gömüp nefesimi tuttum. Ne bekliyordum ki? Daha bebekliğimde belliymiş benim geleceğim. Nasıl da kandırmışım kendimi. Her şey güzel olacak diye avutmuşum. Peh!
Annemin odaya girmesi ile kafamı yastığa daha da gömdüm ve homurdanmaya başladım. Kimseyi görmek istemiyordum.
İçeri sessizce girip usulca başımı okşadı annem. " Güzel kızım, kaderinden kaçamazsın. Hani sen demiştin ya bana bir gün, anne kaderden kaçılmazmış kaçmak da o kaderin bir parçasıymış diye. Ne yaparsan yap Allah ne yazmışsa o olacak, bunu biliyorsun. Aklına kötü şeyler gelebilir. Ne bileyim evden kaçmak, kurtulmak ya da ölmek isteyebilirsin. Ama bu bir şey değiştirmeyecek. Kaçıp gidince daha mutlu olacağının garantisi yok. Ya da Allah korusun diğer seçeneği düşünemiyorum."
Birden yatakta yüz üstü dönüp şaşkın bakışlarla anneme baktım.
Annem güldü.
" Nereden mi biliyorum bunları?" dedi titrek bir gülümseme eşliğinde. " Çünkü hepsini yaşadım. Babam gelip bana evleneceksin dediğinde intihar etmeyi bile düşündüm. Evden kaçmayı da denedim ama daha köy yolunda üç kişinin elinden zor kurtuldum. Daha köyden bile çıkamadan hem de..." dedi yüzünü kapatarak. " Allah'tan abimler peşime yola koyulmuşlar, küçük kız kardeşim ispiyonlamış beni. Yolda beni buldular, adamların elinden kurtardılar kötü bir şey olmadan. Eve geçince iyice bir de dövdüler tabi. Çok korkmuştum."
Yanağımdan yaşlar süzülmeye başladı. Annemle çok yakın değildik ama aramız da kötü değildi. Genelde annem tarlada bağda bahçede olurdu. Ablamların peşinde dolanırdım. Ama annem her zaman merhametliydi bize karşı. Babamsa varlığımızı yok sayardı genelde.
Annem derin bir nefes aldı. Öyle dertli bir nefesti ki benim bile ciğerlerim yoruldu ağırlığından.
" Sana babanla evlendim, çok mutlu oldum demeyeceğim kızım. Hayır, hayır yalan söyleyemem sana. Evlilik öyle güzel bir şey değil. Ama bazen toprakla uğraşırken ya da davarları koşarken bazen de çocuklarıma bakarken unutuyorum canıma batan, beni üzen ne varsa. Mutlu oluyorum. Şükrediyorum Allah'ıma. Senin bahtın daha yolun başında karardı be yavrum. Ağla kaderine, ama isyan etme yavrum. Hayatında mutlaka seni avutacak güzel şeyler de olacaktır. Senin gözün onları görsün. İnan bana; hiçbir zaman kolay olmayacak. Yaşamanın kendisi zor..."
" İmtihan..." diye mırıldandım. Ve Allah, şüphesiz güçlükten sonra kolaylık vardır diye müjdeliyor dünya imtihanını. Derin bir iç çektim. Nasıl da iyi gelmişti anne şefkati.
Annem ellerini yüzüme yaklaştırıp gözlerimdeki yaşı sildi. Sonra yanaklarımı ovaladı. " Hadi hazırlan. Baban tarlaya gitti. Enişten gelecek birazdan. Kahvaltını yapınca şehre gideceksiniz." Dedi.
" Niye ki?" diye sordum burnumu çekerken.
" Çarşıdan alınacaklar var. Eksikler var. Enişten yardımcı olacak onun esnaf tanıdıkları var." Dedi annem geçiştirir gibi acele ile.
Omuzumu silktim. İtiraz edecek mecalim yoktu. Muhtemelen gece verdikleri sakinleştirici ilaçlarım beni biraz hissiz ve enerjisiz bırakmıştı. Hem evden uzaklaşıp şehre inmek mantıklı gelmişti gözüme. Sonuçta babamla karşılaşırsam ben dilimi sakınmayacaktım o da gücünü üzerimde denemekten çekinmeyecekti. Ve her zamanki gibi yediğim dayakla kalacaktım.
Kuzinenin ısıttığı mutfağa girip kahvaltımı yapmaya başladım. Kahvaltı dediysem öyle instagramda gördüğünüz süslü ve bol çeşitli kahvaltılardan değil. Yer sofrasının üzerinde beyaz, ortası çiçekli bir sini ( tepsi) nin üzerinde ahırdaki ineklerimizden elde ettiğimiz süt, peynir, tereyağı, annemin tavuklarından gelen yumurtalar, az bir şey siyah zeytin, kuzine fırınında tereyağında pişmiş patates ve çay. Oldukça lezzetli ve iştah kabartan bir sofraydı aslında.
Kahvaltım bitmeden evin kapısından birileri girdi. Kızlar bahçeden gelmişti, banyoya geçtiler gülüşerek. Hemen ardından da eniştem geldi. Sofrayı görünce bana bile selam vermeden hemen kuruldu başına. Bu adamdaki iştahı anlamıyorum. Kesin ablam gül gibi sofra hazırlamıştır daha birkaç saat önce. Eniştem ağzındaki lokmayı yutmamış bir halde " Hadi hemen hazırlan da çıkalım. İşim var daha." Demesi üzerine odama çıkıp üzerimi giyindim.
Odamdaki kırık aynadan kendime baktım. Siyah bol feracem ve üzerine taktığım büyük borda eşarbımla tam da istediğim gibi görünüyordum. Bunları giyebilmek için ne kadar da diretmiştim. Babam, abilerim hatta ablalarım hepsi karşı çıkmıştı. Bu kadar abartmama gerek olmadığını söylüyorlardı. Ama ben direttim. Keşke çarşaf giyecek kadar da nefsime hâkim olabilseydim. Ama bunu başardığım için bile memnunum. En azından bir konuda aileme direndim ve sonunda pes edip ne halin varsa gör dedirttim. İşte yüzümdeki aptal gülümsemenin nedeni bu yüzden sanırım.
Eniştemin saçmalamaları ile beraber şehre indik. Eniştemi severim aslında ama bazen o kadar saçma konuşuyor ki insanın yalandan gülesi bile gelmiyor. Çarşıya doğru gelince büyük bir kafenin orada durduk.
" Enişte burada ne işimiz var?" diye sorunca " Evleneceğin adamla bir oturup konuşmak istemiyor musun?" dedi suratıma sırıtarak. Ya ben onu ne güzel unutmuştum, ne hatırlatıyorsun patavatsız adam!
" Şeytan görsün yüzünü..." diye mırıldandım dilimin ucuyla. Ve başımı eğip kafeye girdim eniştemin arkasından.
Nereden çıkmıştı şimdi bu işler? Allah'ım kalbim deli gibi çarpıyor. Utanç mı heyecan mı yoksa yılların bastırılmış hırsı mı bilmiyorum ama elim ayağım titriyordu. Ama kararlıydım ağlamayacaktım. Kendimi ezdirmeyecektim ilk günden. Yalvarmayacaktım. Küçük düşürmeyecektim kendimi. Gururlu davranacaktım.
Başımı hiç kaldırmadım. Sanki kafam bir ton ağırlığındaydı. Sanki yüzümün ortasında kızgın lavlar geziyordu bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla. Sanki kalbim yirmi küsur yıllık hayatına isyan eder gibi, ' yeterin ulen!' der gibi hızla çarpıyordu.
Sarı bir kafanın oturduğu masaya doğru yaklaştık. Yağız'ın dayısının oğlu işte o da sarı çiyan demek ki bana benzeyecek değildi ya! Başımı kaldırıp yüzüne bakmadım bile. Eniştemin peşinden ayaklarımı sürüyerek ilerledim.
Neden gidiyorum ki? Hemen şuan kaçmalıyım buradan. Koşarak uzaklaşmalıyım. Devlete sığınmalıyım mesela. Ya da Müge Anlı'nın programına çıkarım. İş bulur paramı kazanırım. Olur değil mi? Birileri arka çıkar, sahip çıkar, destek olur belki... Kimi kandırıyorum. Annemin başına gelenden farklı bir şey yaşamam herhalde. Daha birkaç kilometre uzaklaşmadan başıma akbabalar üşüşür, pişman olurum yaptığıma yapacağıma. Allah muhafaza!
Eniştem masadaki adama selam verdi adam da eniştemi başı ile selamladı. Oturduk. Garson birer çay getirdi. Benim kulaklarım uğulduyordu. Midem kasılmış kusmamak için kendimi zor tutar duruma gelmiştim. Bir ara eniştem " Zeynep iyi misin?" diye sordu telaşla. " Yüzün bembeyaz oldu."
Çok iyiyim ya ne güzel müstakbel kocamla görüşüyorum. E tabi heyecan var biraz o da yeni gelinliktendir. Demedim tabi ki! Sadece inledim. Ağzımı açamadım. Hatta iki büklüm oldum ağrıdan. Başımı geriye doğru savurmuş ve " Allah'ım ne olur bitsin bu kâbus..." diye yalvarırken onu gördüm; müstakbel kocamı. Suretini sevdiğim!
" Senin ne işin var burada ya!" diye terslendim ilk önce. Sesim ağlamaklı çıkmıştı. Midem kasılmaya devam ediyordu. "Şaka mısın sen? Hayatımın nasıl rezil olduğunu gevrek gevrek sırıtarak izlemeye mi geldin?"
Sarı çiyan enişteme dönüp " Enişte sen işlerini hallet biz Yâren'le biraz baş başa konuşalım." Dedi.
Eniştem hızla yanımızdan uzaklaşırken " Ne konuşacağım ben seninle ya!" dedim kontrolsüz bir sesle, bana uzattığı sudan bir yudum alırken.
" Ayıp oluyor ama müstakbel kocanla böyle konuşmamalısın. Hiç yakışmıyor sana." Sonra durdu ve düşündü. " Aslında tam da senin gibi bir cadaloza göre bir hareket ama olsun yine de yapma sen." Dedi.
Yüzümü gerdim. Gülümsemekten çok söver gibi bir surat ifadesine bürünmüştü mimiklerim. " Seninle evlenmeyeceğim." Dedim tüm soğukkanlılığımla.
Şeytansı bir gülümseme ile dudaklarını gerdi, kaşlarını meydan okur gibi havaya kaldırdı ve " Benimle evleneceksin Yâren. " dedi kendinden emin, bilmiş bir eda ile.
Öğürdüm. Sanki bir el midemin içinde dolaşıyordu.
" Şşşş.. Tamam, sakin ol. O kadar da mide bulandırıcı biri olduğumu düşünmüyordum ama... Lavaboya gitmek ister misin?" dedi.
Derin derin solumaya başladım. Evet, yine bayılmak üzereydim.
Çantamdan ilacımı çıkartıp bir yudum suyla içtim. Sonra lavaboya doğru yavaşça ilerledim. Bu sırada koluma girmeye çalışırken onu iteklediğimi " Kendi başıma gidebilirim" diyerek terslediğimi hatırlıyorum.