Zinaya Yaklaşma!

1915 Words
Masallardan bir sahne çalmıştık sanki o gün. Hayat güzeldi, dünya güzeldi, Yağız hepsinden de güzeldi. Yumuşak ve uyumluydu. Bir tüy gibi gıdıklıyordu şeytanlarımın en fesat köşelerini. Yanımdaki adamın beşik kertmem olduğuna inanmak zordu. Bazen anlayışlı bir eş bazen âşık bir kocayı yakalıyordum bakışlarında. Belki bunlar benim hüsnü kuruntumdu. Ben öyle olmasını istediğim için öyle görüyordum. Ama yine de güzeldi. Çok yorulmuştuk. Yorgun ama mutluyduk. Gecenin bir vakti köfte ekmek ve ayran yiyerek midemizi de şenlendirdikten sonra eve mecburi dönüş yapmıştık. Dönüş yolu hüzünlüydü. Çünkü bundan sonra nasıl devam etmem gerektiğini bilmiyordum. Ya o? O nasıl davranacaktı bana? Bunları düşünmeden edememiştim yatsı namazımı kılarken. Bu ilk adımımız mıydı? Bizim ilkimiz miydi? İlk defa kalplerimizi en şeffaf hali ile birbirimize açtığımız gün müydü? Yoksa geçici bir şey miydi? Öylesine miydi? Yarın yine eski beşik kertmemi mi görecektim karşımda? Tüm cesaretimi yanıma aldım ve namazımı kıldıktan sonra merdivenlerden aşağı inerek Yağız'ın karşına dikilip kafamdaki tüm soruları ona yöneltmek için harekete geçtim. Her basamakta içimdeki cesaret biraz daha azalıyordu yine de pes etmedim. Sonunda onu kanepede, açık televizyonun karşısında uyuyakalmış olarak bulunca içimde ılık rüzgârlar esmeye başlamıştı. Uykusunda masum bir çocuk gibiydi. Ben onu çocukluğunda bile böyle masum ve kırılgan görmemiştim. Her zaman kaba ve buyurgandı. İtici ve uyuzdu. Tüm tabularımı yıkmak için çabalıyordu şimdi sanki. Çocukluğumun Yağız'ını öldürüyordu kendi elleriyle ve o cesetten yeni bir Yağız çiziyordu aklımın köşelerine. Ve ne kadar dirensem de ben o yeni Yağız'a karşı koyamayacağıma emindim ne yazık ki... Televizyonu kapatıp alttaki çekmeceden bir battaniye çıkardım ve Yağız'ın üzerine örttüm. Mırıldanarak örtüyü tutup kendine doğru çekti ve kafasını yastığa iyice gömdü. Gülümsedim. Kalp atışlarımın hızı ve kirpiklerime kadar değen gözyaşlarımla beraber bir süre öylece kalıp evlendiğim adamı seyrettim. İçimdeki eski duyguların katili ve yeni yeşeren tomurcuklarımın sahibi... Sarı çiyan! Sabah namazdan sonra kısaca bir kestirip aniden uyanınca saate baktım dokuza geliyordu. Telaşla aşağı indim kahvaltı hazırlamak için ama Yağız çoktan gitmişti. Battaniyesini bile katlayıp çekmeceye geri koymuştu. Sanki hiç gelmemiş gibi. Dağınıklığını bile toparlayıp giden adamdan zarar gelir miydi ki? Bu sorunun cevabını kendime veremiyordum. Hem güvenmek isteyip hem de kendinizi bir salamadığınız zamanlar, insanlar olmuş muydu hiç? Ben bu duyguyu ilk defa yaşıyordum. Kendimi bir mengeneye sıkışmış ve nefessiz kalmış gibi hissediyordum. Akşama kadar kafamı kitaplarımla, derslerimle oyaladım. Ne kadar istemesem de düşünmeden duramıyordum. Ve tek yapabildiğim şeyin düşünmek olması da çok yorucuydu. Bazen bir adım atmak istiyor sonra bu düşüncenin bile kendime ihanet etmek demek olduğunu hissedip kızıyordum. Akşamın serinliği kalbime karanlığı ruhuma çöktüğü anlarda kapı çalınca şaşırdım. Yağız'ın anahtarı olduğu için genellikle kendi açardı kapıyı. Bu saatte de habersiz kimse gelmezdi. Zaten tam da Yağız'ın gelme saatiydi. Peki kapıyı kim çalmıştı? Merakla kapıya yönelip açtığımda Yağız'ı ve yanında titrek bir şekilde ürkekçe bekleyen genç bir kızı görünce kalbim kristal bir bardak gibi parçalara ayrılmıştı. Daha dün bu kadar yakınlaşmışken bugün karşıma genç bir kızla gelmesi normal miydi? Nutkum tutulmuş bir şekilde Yağız'a bakarken " İçeri girebilir miyiz?" diye sordu bezgince. Kenara doğru çekilip ikiliye yol verdim. Genç kız önümden geçerken atkuyruğu yaptığı o kumral saçlarını elime dolamamak için kendimi zor tutmuştum. Kaşlarımı istemsizce çatıp kanepeye kendilerini atan ikiliyi kötücül bakışlarımla süzmeye başladım. " Aç mısın Cansu?" diye sordu Yağız yanındaki genç kıza. Kız başını eğdi ve cevap vermedi. " Yaren yiyecek bir şeyler hazırlayabilir misin?" diyerek bana döndü bu sefer. Gözlerimi kıstım ve Yağız'a baktım. Bir açıklama bekliyordum ama sanki nefesim tıkanmış ve konuşamıyordum. " Sizi tanıştırayım." Diye devam etti " Cansu bu Yaren. Yaren bu Cansu." Böylece tanışmış olmuştuk sanırım! " Şimdi yiyecek bir şeyler hazırlayabilir misin lütfen?" dedi yalvarır gibi bir sesle. Ayaklarımı yere vurarak mutfağa geçtim. Daha dün akşam, dün akşam be! Dün bütün günümüz yalan mıydı? Nasıl bir akılla nasıl bir zihniyetle hiç tanımadığım bir kızı evime sokuyordu bu adam? Bir açıklama yok. Bir mazeret yok. Hiç utanma yok! Bir de yemek hazırlıyordum ikisine! Tüm sinirim bedenimde bir düşman gibi hırsla geziyordu sanki. Elime bir avuç tuz alıp bütün tencerelere boca ettim ve biraz da pul biberi bastım. Şimdi afiyetle yesinler bakalım. Ben içeri geçince hararetli bir konuşmayı bıçak gibi kesip bir anda sustular. Buna işkillenmeyecek insan yoktur bence. " Yemek hazır" dedim suratımı buruşturarak. Usulca kalktılar. Yağız genç kızı kolundan usturuplu bir şekilde tutmuştu mutfağa geçerken. Belki abi kardeş gibiydiler. Belki ben fesatlık ediyordum. Olamaz mıydı? Mutfağa geçip bol tuzlu ve acılı mercimek çorbalarını kâselere koyup keyifle beklemeye başladım. İkisinin de suratını acı bir şekilde büzmelerini izlerken gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Yağız " bu ne Yaren?" dedi gözlerinden gelecek yaşı engellemeye çalışırken. Önündeki su bardağını alıp bir dikişte içti. " Nesi var? Her zamanki gibi yaptım?" İçine bolca tuz ve pul biber kattım size inat, dememi beklemiyordunuz herhalde. " Çok tuzlu olmuş. Sen böyle yapmazdın yemekleri." " Allah Allah, hiç farkında değilim. Durun içmeyin de ben size karnıyarıkla pilav koyayım o zaman." Diyerek acele ile tabaklarına yemek koydum. Yağız yüzüme şüphe ile bakarken " İçine tükürmedin değil mi?" diye sordu. Tüh ya, aklıma gelse kesin yapardım inan! Demedim tabi ki. Cansu bana garip bir şekilde bakıyordu. Ne kadar masum ve ne kadar güzeldi. Sinirlerimi bozuyordu. Yemekleri yiyememişlerdi. Buna üzüldüğümü söyleyemem. Normalde çöpe giden nimete gerçekten acırım ama bu seferkiler ulvi bir amaç uğruna telef olmuştu, artık Allah affetsin inşallah. Yağız elini yıkamak ve üzerini değiştirmek için yukarı doğru çıkarken ben de peşine takıldım. " Bana söylemek istediğin bir şey yok mu? Yani bir açıklama falan..." " Ne açıklaması?" " Evime tanımadığım bir kızı getiriyorsun. Ne açıklaması olabilir sence?" " Tanıştırdım ya sizi. Adı Cansu. Birkaç gün bizde kalacak. Ben ona uygun bir ev ayarlayana kadar. İyi kızdır, anlaşırsınız." Demek paşam ev açana kadar kumamla aynı evde yaşayacaktım. Maşallah, yüzsüzlüğün de bu kadarı! " Eminim anlaşırız" diye mırıldandım. Yağız sinir bozucu bir şekilde gülümserken odaya girdi ve yine fütursuzca gömleğinin düğmelerini açmaya başladı. " Beni izlemek hoşuna gidiyor galiba." Dediğinde kendime gelmiştim. Tüm hareketlerini dikkatle izliyordum farkında olmadan. " Ne hoşuma gidecek be! Sen böyle şeyleri git aşağıdaki kıza söyle!" diyerek hiddetle odadan çıkıp hırsla merdivenden aşağı indim. Cansu ezik büzük bir şekilde kanepede oturmuştu. Düşünceli ve mahzun görünüyordu. Karşısına geçip " Ne iş?" diye sordum. Bana aval aval baktı. " Neden buradasın? Kimsin? Necisin?" diye ardı ardına ekledim sorularımı. Bana boş gözlerle bakmaya devam ediyordu. Bir ara ağlayacağını düşündüm. Sesi titrerken " Ben... Ben..." diye geveledi. " Evet sen?" dedim bir cevap bekleyen insan sakinliği ile. " Ben buraya gelmemeliydim." Kafasını hızla iki yana sallarken zorla tuttuğu gözyaşları da yanaklarından süzülmeye başlamıştı. " Çok utanıyorum." Diye mırıldanıyordu. Beni insanlıktan çıkarmak için mi uğraşıyordu bunlar acaba? " Utanılacak bir şey mi yaptın?" Kızın yanına usulca sokuldum. Masum ve çaresiz görünüyordu. Belki de Yağız ona bir şey yapmıştı. İstemediği bir şey olmuştu. Ne bileyim. Kesin bütün suç Yağız'daydı. Cansu başını iki yana hızla salladı. Hıçkırıklarının arasında "Size yük olacağım, her şey çok kötü olacak." Diye söyleniyordu. Bu sırada Yağız da aşağı inmiş Cansu'nun yanına oturmuştu. " Tamam, geçti. Şimdi bunları düşünme" diyerek kızı teselli ediyordu. Onların bu hali nedense mideme kramplar girmesine sebep oluyordu. Yağız o kıza şefkatle yaklaştıkça içimde hiç bilmediğim bir coğrafyada volkanlar püskürüyor, şelaleler köpürüyordu sanki. " Tamam sen şimdi biraz dinlen. Bunları sonra konuşuruz." Yağız yüzüme bakıyordu. " Ne?" dedim ellerimi iki yana açarak. " Yatağınızı da ben mi hazırlayayım?" Kaşlarını çatarak bana bakmaya devam etti. " Misafir odası müsait mi?" diye sordu öfke ile. " Müsait" diyerek geçiştirdim. Kaç gündür süpürmemiştim o odayı. Toz içinde yatarsınız artık. Tıkanır da uyuyamazsınız inşallah! Beter olun! Yağız genç kıza ayağa kalkması için nazikçe yardım ederken kız da başını onun göğsüne gömmüş ağlamaya devam ediyordu. Midem kasılıyor nefesim tükeniyordu sanki. Salaksın Zeynep! Sen neyin hayalindesin adam neyin peşinde? En başından söylemedi mi zaten sen evde oturacaksın ben mutluluğu dışarıda arayacağım diye? Ne bekliyordun ki? Bu kadar şaşırmana ne hacet? Genç, çıtır, güzel ve masum bir kız bulmuş bir de utanmadan çekinmeden eve getiriyor. Aklıma tüküreyim! Kalbime tüküreyim! Ona inanmaya hazır her yanıma tüküreyim ben en iyisi! Burnumdan soluyarak merdivenleri çıkıp kendimi odama kapattım. Yanaklarımdan süzülen yaşlar bir alev topu gibi yakıyordu değdiği yeri. İçim yanıyordu. Kendimi aptal gibi hissediyordum. İçinde bulunduğum durum çok onur kırıcıydı ama beni üzen başka bir şey daha vardı. Tarif edemiyordum, adını bir türlü koyamıyordum bu duygunun. Koymak da istemiyordum aslında. Adına lanet gelsin o duygunun! Pencereden dışarıyı, gecenin karanlığında iyice ıssızlaşan manzarayı izledim bir süre. Bir hapishane camından gökyüzünü seyreden mahkûmdan farkım yoktu. Sıkışıp kalmıştım bu evin içinde. Kendini gerçekleştiren kehanet diye bir terim vardı psikolojide. Bir konferansta dinlemiştim. Benim kehanetim de kendini gerçekleştirmişti. Aslında bu bir kehanet değildi. Kaçınılmaz olandı bizimkisi. Ve benim durumum da tam o konferanstaki öğrenilmiş çaresizlik terimine örnekti. Çünkü yapacak bir şeyim yoktu. Belki gece misafir odasına gider ikisini de uyurken yastıkla boğabilirdim. Ama ben katil değildim; ne kendimin ne başkasının canına kast edebilirdim. Ne yaparsam yapayım kendimden başkasına ıstırap veremeyecek kadar acizdim. Başım ağrıyordu ama aşağı inip ilaç içmek gelmiyordu içimden. Üzerimi değiştirip yatağa geçtim. Karanlık odada pencereden yansıyan ışıkla hafifçe aydınlanan tavana diktim gözlerimi. Yatak bedenime düşüncelerim ruhuma batıyordu sanki. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir süre sonra odanın kapısı açıldığında gözüme tek damla uyku düşmemişti. Kapıda Yağız'ın sinsice odaya girdiğini görünce yataktan öfke ile doğrulup " Senin ne işin var bu odada?" diye hesap sordum. Derin bir nefes aldı. " Uykum geldi, yatmaya geldim." Dedi bezgince. Ah ne kadar basitti değil mi? Uykusu gelmiş de yatacakmış. " Odaları karıştırdın herhalde." Ağlamayacağım. Ağlamayacağım! Odanın ışıklarını yakıp bana yüzüme baktı. " Ağladın mı sen?" diye sordu. " Seni ilgilendirmez. Sen gitsene ya!" " Bir sırrı bir bayanın öğrenmesi bütün köyün öğrenmesi için yeterlidir derler. Bilirsin." Bu sırada yatağa doğru birkaç adım atmış ve pencere kenarında boş kalan tarafa doğru yönelmişti. " Ne?" diye sordum gözlerimi irileştirerek " Ona da mı evli rolü yapacağız? Yok artık!" Bezgince başını geriye attı. Ve gayet rahat bir şekilde yorganı kaldırıp yatağın içine doğru sokuldu. " Ya gitsene sevgilinin yanına! Merak etme kimseye bir şey demem ben. Ne kadar utanmaz bir insanmışsın ya hu!" İki elimi göğsümde çapraz bir şekilde birleştirip Yağız'a dik bakışlarla baktım. " Sen onu benim sevgilim mi sandın?" dedi gülümseyerek bir eliyle yan odayı işaret ederken. Gözlerimi kıstım. " Artık her ne deniyorsa!" " Ondan böyle davrandın kıza yani?" Kaşlarımı çattım. " Nasıl davranmışım?" " Tam bir psikopat gibi." Gülmeye devam ediyordu. Derin bir nefes aldım. " Sana sordum. Bana cevap vermedin. Kıza da nasıl sarıldığını gördüm. Ne düşünmememi bekliyordun ki? Bence gayet de şey gibi gözüküyorsunuz?" " Ney gibi?" " Beni zorlama!" Başımı kapı tarafına çevirip ağlamamak için kendimi sıktım. Kısa bir süre benim burun çekişlerimden başka ses olmadı odada. " Cansu abisinden kaçıyor. Şerefsizin biri iftira atmış kıza, abisi de gaza gelmiş tabi. Birkaç gün saklanacak bir yer lazımdı. İstanbul'da bir yerler ayarlayana kadar bizde kalabilir diye düşünmüştüm. Ama önce sana haber vermeliydim sanırım. Aklıma gelmedi. Üzgünüm." Kısa bir sessizlik anı daha. Konuşmak değil dinlemek istediğim için susuyordum. Konuşursam boğazımda pusuda bekleyen hıçkırıklarıma gafil avlanacağımı biliyordum. Kalbimde nedensiz bir ferahlık rüzgârları esiyordu. Ama yine de içim rahatlamıyordu sanki. " Hadi yat dinlen artık." Sesi emir vermekten çok uzaktı. Sanki sırtımı sıvazlar gibi konuşuyordu. Başımı iğreti bir şekilde yastığa koydum. Sabah yine aynı yastığa gömülmüş olarak uyanmak için dua ettim. Rabbimin neden ' Zina yapma' değil de ' zinaya yaklaşma!" diye buyurduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordum. Çünkü sıcak bir sobaya dokunmakla onun yakınına kadar sokulmak insanı aynı derecede yakıyordu. Ne olursa olsun o ilk dokunuşa, o ilk yanışa öylesine yakındık ki. Ben yanmak için hazırdım belki de.  *** ilk yorum benden : yazarcan burda bitirilir mi?! Bölüm çok kısa olmuş nasıl bittiğini anlamadım. bunun devamı nerde? yeni bölüm ne zaman? yeniii bölümmmmm !!! 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD