Kol düğmesi

1958 Words
Sabah namazına uyandığımda kendi yastığımda uyanmanın verdiği huzurla kendimi tebrik ettim. Yatağın bir köşesinde kaskatı bir şekilde yatmaktan sırtım tutulmuş ve tüm kaslarım gerilmişti. Ayrıca yüzümün bir tarafı ezilmiş ve ağrımaya başlamıştı. Kulağımsa kopup düşecekmiş gibi sızlıyordu. Yine de memnundum. En azından o ılık ve güven neren bedene yaklaşmamayı başarmıştım. Hem de uykumda, en savunmasız halimle. Gerçi pek de uyuduğum söylenemezdi, bütün gece tetikte beklemiş bir asker gibi nöbet tutmuştum adeta, ama olsun. Sabah ezanını dinledikten sonra, usulca yataktan çıkıp namaz elbisemi ve seccademi alarak odadan çıktım. Aşağı inip abdest aldım ve seccademi salona serdim. Normalde namazımı odamda kılmayı tercih etsem de o sarı çiyanın varlığı dikkatimi dağıtacağı için buraya gelmiştim. Namazım bittikten sonra da yukarı çıkmak gelmemişti içimden. Bolca dua etmiş ve biraz kuran okumuştum. Yine de üzerimdeki pijamayı çıkartıp günlük bir elbise giymem ve kahvaltıyı hazırlamam lazımdı. Hem de evdeki diğer iki uykucu uyanmadan önce yapmalıydım bunu. Sessiz adımlarla merdivenden çıkıp isteksizce yatak odasının kapısını açtım. Gözüm ilk olarak odadaki yatağa gitmişti. Yatağın boş görüntüsü içime hiç beklemediğim bir hayal kırıklığı rüzgârı göndermişti. Bir an kapıda donup kaldım. Hemen sonra bunu fırsat bilerek içeri daldım. Hazır Yağız yokken üzerimi rahatça değiştirebilirdim. İçeri girdiğim anda ikinci bir şok dalgası ile yerimde öylece kaldım. Yağız üzerini değiştiriyordu. Takım elbisesinin pantolonunu giymiş beyaz gömleğini üzerine geçiriyordu. Ben içeri girerken göz ucuyla baksa da hiç istifini bozmadan gömleğinin yakasını düzeltip düğmelerini iliklemeye başladı. Hipnoz olmuş bir müptela gibi Yağız'ı izliyordum. Sanki o da inadına ağırdan alıyordu hareketlerini. Yavaşça ilikliyordu düğmeleri. Pislik! Salyalarım akmadan bu hipnoz halinden çıkmam lazımdı ama beceremedim tabi ki. Yağız'ın " Bir şey mi söyleyecektin?" sesi ile kendime ancak gelebildim. Bu sırada Yağız çekmeceden bir kutu çıkartıp gömleğinin kol manşetlerine takmaya başladı. " Kol düğmesi mi kullanıyorsun?" diye sordum dalgınca. Altın renginde iki kıvrık Y harfinden oluşan kol düğmesi şık ve değişik görünmüştü gözüme. " Evet." Dedi kısa ve net bir şekilde. Düğmeleri özenle takmaya devam etti. " Beni izlemeye devam mı edeceksin?" Derin bir nefes alıp ciğerimi şişirdim. " Ne izleyeceğim seni be! İşini biran önce bitirsen de ben de giyinsem diye bekliyorum ben." Diye geveledim yalancı bir öfke ile. Gözlerini kısarak bana baktı. " Ben çıkıyorum." Dedi. " Ama kahvaltı hazır değil henüz. Hem erken değil mi daha?" " Cansu uyanmadan çıkayım. Siz ikiniz rahat takılın bugün. Kıza eziyet etme, zaten başına bir sürü iş geldi." " Merak etme o iş bende. Ben o kızı rahat ettiririm." Yüzüme inanmamış gibi şüphe ile baktı. " Valla bir şey yapmayacağım. Benim Cansu ile bir problemim yok." " Biliyorum. Senin bütün sorunun benimle. Değil mi?" Kaşlarımı havaya kaldırıp yüzüne baktım öylece. Yağız bazen öyle net ve sert sözler söylüyordu ki sanki tam kalbimin ortasındaki hani şu bam teli denen yere dokunup gıdıklıyordu ha bire. Afallayıp kalıyordum sadece. " Neyse." Dedi ben aval aval suratına bakarken. " Bir sıkıntı olursa ararsınız." " Kahvaltı?" " Fabrikada atıştırırım bir şeyler." " Sen bilirsin." Biraz alınmıştım evde kahvaltı yapmayacak olmasına. Çok mu alışmıştım yoksa ben bu evcilik oyununa? " Ha bir de, yemeklere o kadar tuz koyma erken yaşta tansiyon hastası olursun yoksa." Dedi kapıdan çıkmadan son bir defa yüzüme tebessümle bakarken. Gergin bir şekilde gülümseyerek baktım ben de onun yüzüne. " Olur sahip. Başka bir isteğin?" " Kendinize dikkat edin. Bir ihtiyacınız olursa ya da bir sorun olursa beni arayın." Dedi ciddiyetle. Ve hızla odadan çıktı. Arkasından yürümek ve arabaya binene kadar gözümün önünden görüntüsünü ayırmamak istiyordum. Ama ayaklarım yere çivilenmiş gibi olduğum yerde kalmıştım. Maruz kaldığım yoğun hipnozun etkisinden çıkamamıştım bir türlü. Gözümün önünde iki y harfinden oluşan kol düğmesinin altın parıltısı asılı kalmıştı. Ve hatırıma Barış Manço'nun o meşhur şarkısı düşüvermişti. " İki küçük kol düğmesi, bütün bir aşk hikâyesi... İki düğme iki ayrı kolda, bizim gibi ayrı yolda..." Yağız'ın ultrasonik arabasının motor sesini ve yoldaki küçük taşları ezerek çıkardığı seslerle evden uzaklaşmasını dinledim melodik ve hüzünlü bir şarkıyı dinler gibi. Böyle anlarda içime gurbetlik duygusu çöküyordu. Her kavuşma vuslat her ayrılık gurbetti belki ama bu âşık insanlar için geçerliydi. Oysa ben Yağız'a uyuz oluyordum. Böyle melankolik duyguları yaşamam olası değildi. Saçmaydı hatta. Başımı iki yana sallayıp ruhumu sarmalayan düşünce bulutunu kendimce dağıtmaya çalıştım. Bunları düşünmek istemiyordum şimdi. Hızlıca üzerime gündelik bir ev elbisesi geçirdim. Aşağı inip kahvaltı hazırladım. Ama uykucu Cansu Hanım neredeyse öğlene doğru uyandığı için bir süre sonra onu beklemekten vazgeçip tek başıma kahvaltımı yaptım. Bu kızla çekeceğimiz vardı anlaşılan. Miskin insanları sevmem. Gerçi kızın başına gelenleri ve yaşadığı maceraları henüz bilmediğim için çok da kesin yargılarda bulunmak istemiyordum. Belki gece uyuyamamış ya da stresten kendini uykuya vermişti. Uyandığında kıpkırmızı olmuş göz çevresi ve şişmiş yüz hatları ile gecesinin çok de keyifli geçmediğini anlamıştım. Düne nazaran bugün bu kıza acıdığımı itiraf etmeliyim. Kahvaltıda oldukça sessiz olan Cansu'ya biraz sıcak davrandıktan ve önceki gün için davranışlarımdan dolayı açıklama yaptıktan sonra yelkenlerini suya indirmişti kızcağız. Zaten konuşacak bir yaren aradığı kesindi. E yaren benim göbek adım olduğuna göre dert dinlemek de asli görevlerimden biriydi. Güzel dinlerim aslında ben. Hem Cansu ile o kadar çok ortak noktamız vardı ki. Onda kendimi görüyordum anlattıkça. Babasının anlayışsızlığı, annesinin ezikliği, abilerinin zalimliği ve içindeki okuma, özgür olma isteği... Kim bilir kaç kız daha vardı ben gibi, biz gibi. Hayali prangalarla gayrı resmi bir esir hayatı yaşayan. Bir eşya gibi görülen, alınan satılan, oradan oraya savrulan ve hiçbir zaman fikrinin sorulması dahi düşünülmeyen. Ne isteğinin ne hissettiğinin önemi olmayan kaç tane kız çocuğu heba olup gitmişti bu dünyada? Cansu kararlıydı " Yağız abim beni kurtardı, bundan sonra da hep yanımda olacağına beni koruyup kollayacağına söz verdi. Ben ona çok güveniyorum." Diyordu. Yağız'ın arkadaşı Salih aracı olmuştu Cansu'nun kaçmasına. Cansu'ya takmış bir adam varmış mahallelerinde. Genç kızın derdi okumakken adamın derdi çok başkaymış. Cansu ona yüz vermeyince de iyice hırs yapmış. Mahallede dedikodular yaymış ve bu ahlaksız dedikodular Cansu'nun abilerinin kulağına kadar gitmişti. Ve ne olduysa ondan sonra olmuş genç kızın hayatı kararmıştı. Anlattıklarını hayret ve öfke ile dinledim. Saatlerce konuştuk. Öyle ki yeryüzüne ne ara akşam çöktüğünü fark etmemiştim bile. Yağız gelene kadar telaşla akşam yemeğini hazırlamıştık Cansu ile beraber. Evde kız kardeşlerim ve ablalarımla kalabalık geçen senelerden sonra son bir aydır geçen yalnızlığıma güzel bir es olmuştu Cansu'nun misafirliği. Evde ses, neşeli bir nefes olmuştu. Akşam yemeğine oturduğumuzda çıtı pıtı misafirleri olan yeni evli bir çift oluvermiştik. Güzel bir tabloyduk. Renklerden ibarettik belki. O renkler ruhumuza işlememişti henüz. Sadece çizgileri netleşmiş bir sahneydik. Ama güzeldik böyle. Yemekten sonra televizyon izlerken, çerez yiyip çay içerken ya da gecenin geç saatinde meyvelerimizi yerken yalancı bir bahar yaşıyorduk. Ve fakat, yalancı olduğu kadar da yapmacılıktan uzaktı bu garip hallerimiz. Keyifliydik. Cansu'nun durumuna inat, kendi durumumuza inat, gülümsüyor neşeli haller sergiliyorduk. Televizyon dizilerindeki mutlu sahneler gibi. Hani o mutlu sahnelerin hemen arkasından ya birinin hapse ya da hastaneye düştüğü dram dizilerindeki gibi ürkütücü bir neşe haliydi bu. Yine de saçma derecede güzeldi. Yağız bizden daha önce yatmaya gitmişti. Tabi ki benim odama! Benim! Sadece benim olan odaya gitmişti. Tüm fütursuzluğu, tüm inadı ve tüm yakışıklılığıyla yatağıma uzanmıştı şüphesiz. Ben salonda Cansu ile olabildiğince geç saatlere kadar kalmaya çabalasam da kızın çelimsiz vücudu pek de dayanıksız çıkmıştı. Kız neredeyse kanepede sızıp kalacakken sonunda yalvar yakar odasına kaçmıştı benden. Pamuk bu saatlerde pek de oyun delisi oluyordu ama onunla oynamak da beni odama gitmekten kurtarmayacaktı, biliyordum. Tüm isteksizliğimi maskelediğim hevesimle, İngilizler tarafından keşfedilmiş ve tüm bakirliği elinden alınmış Amerika kıtası gibi gözümden düşen odama tıpış tıpış gelmiştim gecenin sonunda. Ne yaparsam yapayım böyle olacaktı zaten. Kürkçü dükkânına dönecektim ben de sonunda. Yaprağın kaderi düşmekse benimkisi de böyle bir şeydi belki de. Peki... Ama... Nereye kadar? Dudaklarımı birbirine bastırıp " gittiği yere kadar" diye mırıldandım kapıyı açarken. Gittiği yere kadar... Yağız lacivert spor pijamalarını giymişti. Üzerine yorganı örtmeden yatağa sırt üstü uzanmış tavanı seyrediyordu. " Uyumamışsın?" dedim tüm hayal kırıklığımla. O kadar da oyalanmıştım aslında. Gözlerini tavandan ayırmadı. Derin bir nefes aldı. " Düşünüyorum" dedi. Gözlerimi devirdim. " Çok düşünceli bir insan olduğun için şaşırmadım." Bir cevap vermedi. Ben de dolaptan pijamalarımı alıp banyoya geçtim ve üzerimi değiştirdim. Yine iğreti bir şekilde yatağın boş tarafına sindim. Bu yatak giderek daha rahatsız edici oluyordu sanki. Etime batıyordu adeta. " Uyudun mu?" Kısık sesle sormuştum sorumu. Bir süre sessiz kalınca da Yağız'ın uyuduğuna kanaat getirmiştim. Ama çok sonra " Uyumadım" demişti o da aynı kısık ses tonuyla. " Cansu'nun durumuna üzüldüm." " Evet, bizim buralarda pek de görmediğimiz şeyler değil gerçi." Haklıydı. Bizde kız çocuklarının değeri yoktu ki. Her birimizin hikâyesi ayrı bir acı ile sınanmıştı. Cahiliye devrindekinden farksızdı ailelerimizin muamelesi. Hayali bir mezar kazıyorlardı kız çocuklarına. Ölü evinden farksızdı bizim buradaki kızların yuvaları. Yatakları mezardı belki. " Şimdi ne olacak peki?" " Cansu'yu yarın akşam İstanbul'a götürecek Salih. Oradan da okuldan bir arkadaşımın yardımı ile yurt dışına götürmeye çalışacağız." " Ne yapacak ki yurt dışında?" " Okumak istiyordu. Sanırım dil öğrenebilir belki kendini geliştirir. Toparlanınca döner İstanbul'a. Abisi izini kaybedene kadar belki." " Nasıl kaybettirebilir ki izini?" " Sahte bir evlilik yapabilir belki. Bilmiyorum o kısımları düşünmedim henüz. Şimdilik buradan uzaklaştırmanın yollarına bakıyorum." " Neden bu kadar önemsiyorsun onu? Yani çok yakının ya da değer verdiğin bir insan değil Cansu değil mi? Yani sen de pek tanımıyordun aslında onu?" İçimde hala aynı şüphenin kalıntıları kımıldıyordu. Neden Cansu'ya yardım ediyordu Yağız? " Yolda bir adamın can çekiştiğini görsen onu tanımadığın için yardım etmekten vaz geçer miydin? Vicdanın sızlamadan yanından geçip onu ölüme mi terk ederdin?" Yağız'ın sözlerini düşündüm bir süre. Bir genç kıza yardım etmek istemesi ve bunun için kendini tehlikeye atması ne kadar doğruydu? Ne kadar iyiydi? Bilemiyordum. Bu durumu içten içe kıskandığımı itiraf etmeliyim. Cansu muydu kıskandığım yoksa Yağız mıydı? Bu soruya da verecek cevabım yoktu açıkçası. " Ama bana yardım etmedin. Öylece seyrettin. Yanımdan geçtin gittin. Vicdanın rahat mı?" Burnundan soludu. Hafifçe kıpırdadı yatakta ama ne yaptığını göremedim. Gözlerimi aynı Yağız gibi tavana sabitlemiştim konuşurken. Ona bakmaya cesaretim yoktu şimdi. " Böyle mi düşünüyorsun hâlâ?" " Benim düşüncem önemli mi? Olan bu değil mi?" " Ne yapmamı bekliyordun mesela?" Kısa bir süre düşündüm. Size daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama ben bu hayatta ne çektiysem şu kemiksiz dilimin yüzünden çekmişimdir. " Cansu'nun hayallerini önemsiyorsun. Onu abisinden, bulunduğu durumdan, şartlardan kurtarmak için çabalıyorsun. Onu yurt dışına kadar götürebilecek imkânın varken benim kaçıp gitmeme bile izin vermedin. Beni bu evde esirinmiş gibi, savaş ganimetinmiş gibi saklamayı uygun gördün. Belki biraz merhamet beklemiş olabilirim. Çok şey mi bekledim sence?" Elleri ile yüzünü örtüp gözlerini ve kaşlarını ovaladı. Bunu ona bakmasam bile yan gözle görebiliyordum. Canının ne kadar sıkıldığını hissedebiliyordum. Bu da benim için bir nevi zaferdi. En azından sözlerimle canını sıkabilmek kendimi etkisiz eleman olmaktan kurtulmuşum gibi, bir şey başarmışım gibi hissetmemi sağlıyordu. " Hala aklında kaçmak var değil mi?" diye sordu. Yarı öfkeli bir hali vardı. Aslında öfkeliydi de başka bir duygu hali daha eklenmişti sanki sesine. Böyle kırık ve hüzünlü bir duygu gibi, öfkesini bastıran sisli ve karanlık bulut gibi bir duyguydu bu. Sesimi çıkartmadım. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum açıkçası. Bir yanım buralardan kaçıp gitmek için can atsa da diğer yanım onu eteklerinden tutup çekiştiriyordu sanki. Gitme diye yalvaran bir çocuk gibi direniyordu kalbimin yolunu unuttuğum en ücra köşelerinde yaşayan birileri. " Şaşırmadım." Dedi nefesini bezgince verirken. Yine sustum. Böyle düşünmesi işime gelmişti bir açıdan. İçimde yaşadığım depremleri görmesinden çok korkuyordum. Ona nasıl bağlandığımı bilmesini, giderek zincirlerime alıştığımı fark etmesini istemiyordum. Uzun bir süre sessiz kaldı. Uyuduğunu düşünmüştüm açıkçası. Böyle bir konuşmanın üzerine susup sızacak kadar rahat olmasına da sinir olmuştum. " Birkaç ay içinde İstanbul'a iş görüşmeleri için gideceğim. O zamana kadar sana kalacak bir yer ayarlamaya çalışırım. Eğer bu kadar istiyorsan kaçmayı, benim denetimimde, nerede olduğunu ne yaptığını bildiğim bir şekilde, bağlantını koparmadan yaşayacaksın." " Yani?" " İstediğin gibi olsun. Eğer gitmek istiyorsan, gidebilirsin. Seni tutmayacağım. Görüyorum ki zaten tutamam. Bu saatten sonra başına geleceklerden kendin sorumlusun. Ben artık yokum." ** birkaç gün içinde bonus bölümüyle tekrar görüşmek üzere... selam ve dua ile kalın inşaallah...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD