Yanlış hesap Yağız'dan dönermiş

1791 Words
Numarayı çevirdim. Ve ahizeden gelen " Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz." Anonsu ile hayatımın en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşadım. O an tek telefon hakkımı kullandığımı ve sonsuza dek burada tıkılıp kalacağımı düşündüm. Allah'ım kötü yola düşmek istemiyorum... Gece telefonunu kapatan insan evladı mı kaldı artık? sen hangi çağda kaldın Leyla? Kalbim bir psikolojik delinin kriz anındaki heyecanı ile atarken göz ucuyla polis memuruna baktım. Önündeki kahve fincanı ile ilgilenirken bana bakmıyordu bile. Titreyen ellerimle, acele bir şekilde telefonumu karıştırmaya başladım. Ablamın telefonuma zorla kaydettiği numaraya baktım. Lazım olur demişti ablam, dursun demişti. Derin bir nefes aldım. Bu yaptığım o an için bile aptalca gelse de başka bir ihtimal göremiyordum. Rehberdeki isme tıkladım ve arama tuşuna bastım. Çalıyordu! Uzun uzun defalarca çaldı telefon. Uyuyor muydu? Yoksa bana kızgın olduğu için mi açmamıştı? Belki de numaram kayıtlı bile değildi de gece gece arayan bir sapık zannetmişti. En azından çalıyordu, bu da bir şeydi sonuçta. Kısacık zaman diliminde beynimi yoran binlerce senaryoyu ürettikten sonra telefonu uykulu ve şaşkın bir ses " Alo" diyerek açtı. En sevdiğim şarkının nakaratını söylüyordu sanki mübarek! " Alo, Yağız?" dedim çekingen ve ürkek bir sesle. Aslında sesim ağlamak üzere olan bir insanın boğuk ve titrek haliyle çıkmıştı belki de. " Yâren " dedi şaşkınlıkla " Bir şey mi oldu?" Derin bir nefes aldım içime. Senden kaçarken yine senin ellerine düştüm diyebilir miydim? " Şey... Ben..." diye gevelemeye başladım. " Ne oldu kızım çabuk söylesene! Gecenin bu saatinde sesimi duymak için aramadın herhalde!" Sesi canlanmıştı çiyanın. Sarı sapık! " Ben karakoldayım da, kimliğim de yok. Beni alacak biri lazımmış." Nefes almadan birkaç cümle sarf etsem de durumu nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Ben pavyonların önünden geçiyordum gecenin üçünde, sarhoş kavgasına karıştım birkaç konsomatrisle kanka olduk nezarette yatıyoruz kardeş kardeş. Nasıl denirdi ki? " Sen benimle dalga mı geçiyorsun küçük cadı?" Evet, artık sesi oldukça net, canlı ve gür çıkıyordu. Telefonu kulağımdan hafifçe uzaklaştırmam bile gerekmişti. Konuyu çok fazla uzatmadan hangi karakolda olduğumu sordu ben de yanımdaki memurdan aldığım bilgiyle cevap verdim. " Tamam, geliyorum hemen." Dedi. Buna sevinmeli miydim? Yoksa korkmaya şimdiden başlamalı mıydım? Telefonu kapattıktan sonra beni nezarethaneye geri götürdüler ve gergin bekleyişim başladı. Bayanlar hala dip dibe yatarak uyumaya ve yurttan sesler korosu gibi melodik sesler çıkarmaya devam ediyordu. Bazıları uykusunda konuşuyordu. " Paramı ver ulan!" diye bağıran ya da " Kova doldu suyu kapat" diyenler vardı. Benimse gözümde gram uyku yoktu. Keşke uyuyabilseydim bu kadar rahatlıkla. Düşünüyordum. Ben neden Yağız'ı aradım? Bir insan neden durup dururken kendi topuğuna sıkar? Denize düşen yılana sarılıyordu gerçekten. Boğulurken çırpınan, çırpınırken mantıklı düşünemeyen bir insandan farksızdım. Yağız'ın bana neler yapabileceği konusunda hayal gücümü zorlayamıyordum bile. Belki döverdi, belki kuytu bir köşeye çeker kafama sıkardı. Belki abime babama teslim eder elini kirletmezdi bile. Belki de hiç gelmezdi beni almaya. Hepsini yapabilirdi. Çünkü o; Yağız'dı. Asık suratlı meymenetsiz, soğuk nevale, öfke dağlarının prensi, sağı solu belli olmayan bir adamdı. Çünkü o; ömrümün lanetiydi! Korku dolu, öfkeli bazen mutsuz ve histerik hallerin ardından ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Bir memure hanım gelip demir kapıyı gıcırdatarak açtığında beynim fazla yükleme yapmamdan dolayı uyuşmak üzereydi. Polis memuru adımı seslendiğinde hissizleşmiştim. Buradan çıkacağıma sevinemiyordum bile. Belki de nezarette kalmak benim için daha hayırlı olabilirdi bundan sonra. İsteksizce çıktım karakolun taş merdivenlerini. Aslında daha ilk saniyede aradığıma pişman olmuştum ben Yağız'ı. Ama takılıp düşmüştüm yine ve bundan sonra olacaklar konusunda çok da endişelenmiyordum. Ne olacaksa olsundu artık! Memurun beni yönlendirdiği odaya ilk girdiğimde bir masada sivil giyimli bir polisi gördüm. Ve masanın önündeki koltuklardan birinde, bana öfke ile bakan Yağız'ı. Üzerindeki deri ceketi, içindeki tshirt'ü ve kot pantolonu ile biraz acele ile giyinmiş gibi görünüyordu. Sarı saçları dağınıktı. Yüz ifadesi gergin ve sinirliydi. Masadaki sivil polisle kısa bir süre konuşurlarken ben kapının ağzında sıramı bekledim. " İyi günler küçük hanım, bir daha gecenin bir vakti, tek başınıza ve de kimliksiz böyle sokaklara girmezsiniz umarım." Dedi polis bizi uğurlarken. Ve daha bir sürü şey söyledi ama kulaklarımın uğultusundan laflarının çoğunu anlamamıştım. Yağız'ın öfke saçan solumaları eşliğinde karakoldan çıktık. Hava henüz aydınlanmamıştı. Gece siyah örtüsünü gökyüzünden çekmemiş ve güneş kendini göstermemişti. Hafif serin bir hava vardı. binadan çıktığımızda soğuk yüzüme bir anda çarpınca duraksadım. " Yürüsene!" diye söylendi Yağız. Ayaklarım yürümek istemiyordu. Koşarak kaçmak ya da olduğu yerde durmak istiyordu. Ama Yağız'ın peşinden gitmek istemiyordu sanki. İsteksizce, topuklarımı sürüyerek yoluma devam ettim. Arabaya bindik. Yağız ürkütücü sessizliğini koruyordu. Arabaya bindik, direksiyonu elleri ile kavradı ama arabayı çalıştırmadı. " Derdin ne senin! Senin derdin ne !" diye bağırmaya başladı birden. İki elini yumruk yapmış direksiyona vuruyordu. Birazdan kafama gelebilecek yumrukları izliyordum korku içinde. " Sence? Derdim belli değil mi?" dedim yüzsüzce. Hala anlamıyor muydu acaba? Anlamak mı istemiyordu yoksa? Belki de anlaşılmaya değmediğim için önemsemiyordu, diğerleri gibi... " Evlenmekten kaçıp pavyonlara mı sığınmak istedin? Elin adamlarına meze olmak namusunla evlenmekten daha mı cazip geldi sana bir anda?" Yüzüme bakıyordu şimdi. Derin mavi gözleri gözlerime kilitlenmişti. " Hayır o öyle olmadı." Dedim öfke ile gürleyerek. Resmen hakaret seanslarına başlamıştı daha konuşmanın başında. " Nasıl oldu peki? " dedi alayla dudaklarını kıvırarak. Alay etmesi bile aşağılayıcıydı. " Ben evden çıkmıştım. Yürürken yolum oraya düştü. Ne bileyim ablamların oralara yakın oturduğunu ama." " Kızım sen bela mısın? Seni sayıyla mı verdiler benim başıma? " dedi ve başını arkaya devirdi. Sonra ellerini saçlarına daldırıp zaten karışık olan saçlarının arasında parmaklarını gezdirdi. Hipnoz olmuş gibi hareketlerini izliyordum. Elini aniden hareket ettirdiğinde kendimi geriye yaslayıp gözlerimi kapadım. " Sadece kaçmak istemiştim." " Gözlerini aç!" diye bağırdı sıktığı dişlerinin arasından. Açmadım. Yüzüme doğru gelecek her hangi bir darbeye hazır değildim. " Gözlerini aç diyorum!" diye tekrarladı. " Eniştemi duydum, abilerime söyleyecekmiş beni. Ablamla konuşuyordu. Başka çarem yoktu." Dedim bir anda ve ağlamaya başladım. Elimi yüzüme kapadım ve başımı öne eğip hıçkırıklarla ağlamaya devam ettim. Sustu. Arabayı çalıştırdığını fark ettim. Ara sıra direksiyona vurduğunu fark edebiliyordum. Yolda ilerlemeye başlamıştık. " Sana demedim mi Yâren! Sana demedim mi?" diye söyleniyordu. " Sen yaşamak değil ölmek istiyorsun. Başını belaya sokmak istiyorsun. Ellerimde can vermek istiyorsun. Peşinde onca insanı cehennemine sürüklemek istiyorsun." " Ben sadece kendimi kurtarmak, sadece biraz özgür olmak istiyorum. Mutlu olmak istiyorum. Suç mu bu?" diye haykırdım istemsizce. Hıçkırıklarımın arasında kelimelerim kesik kesik çıksa da kendimi tutamıyordum. " Suç!" diye bağırdı. Her zamanki gibi sesimi de hevesimi de bastırmıştı öfkesi ile. " Sana dizini kıracak evinde oturacaksın diyorum. Anlamıyor musun? Sesini çıkarmayacaksın, oturup sana verilene razı olacaksın. Çok mu zor?" " Evet, zor. Kolay mı sanıyorsun? Senin için kolay tabi!" " Nereden biliyorsun?" Diye mırıldandı. Bilmiyordum. Ama öyle görünüyordu işte! " Her zaman istediğin olmaz bu hayatta küçük hanım! Olmayacak da! Böyle devam edersen hayat senin için daha kolay olmayacak Yâren." Derin bir nefes alıp arabayı kenara çekti. Kontağı kapatıp arabanın kapısını açtı. Kapıdan çıkmadan önce bana dönüp " Sakın kaçayım deme!" diye ikaz etti. Şuan korkudan altıma işemiş bile olabilirdim. Değil kaçmak mümkünse şu koltukta ölmek istiyordum. Utancım, korkum, öfkem ve daha binlerce duygum kalbimi yoruyordu. Küçük çantamı elimle sıkmaktan avucum acımaya başlamıştı. Keşke elimde tuttuğum o sarı kafanın kalbi olsaydı! Kısa süre sonra Yağız elinde bir poşet ekmekle arabaya geri geldi. Elindekileri bana uzatırken istemsizce poşeti elime aldım. İçinde sıcak ekmekler ve poğaça börek vardı, çok güzel kokuyordu. Şaşkınca ekmeklere baktım. Karnım da guruldamaya başlamıştı. Ben karakollara düşmüşüm bu adamın derdi ekmek olmuş. Bezgince nefes alıp verdi arabayı çalıştırmadan önce. " Şimdi eve gidiyorsun. Yağız konuşmak için çağırdı aşağı indim, ekmek aldık geldim diyorsun. " " Eniştem..." dedim. İnanmaz kesin anlar diyecektim ama lafı ağzıma tıkadı beyefendi. " Eniştenle de abilerinle de ben konuşurum. Sen orasına karışma. Ama bir daha böyle bir şeyle karşıma gelirsen eğer senin cezanı kendim keserim. Ölmek için yalvarırsın elimde. Ayağını denk al." Başımı tamam der gibi salladım. Adam ürkütücüydü bir kere. Çocukluğumun kâbusuydu. Her zaman beni itina ile tehdit etmiş her gördüğünde kaşlarını çatarak gönlümdeki kaleleri bertaraf etmişti. Yine de abimlerle kıyaslarsak çok çok ucuz atlatmıştım. Ablamların evinin önüne geldiğimizde gün ışımaya başlamıştı. Arabayı kaldırıma yanaştırıp kontağı kapattı. " Dediklerimi anladın mı?" diye sordu son defa. " Anladım. Salak değilim." Dedim kaşlarımı çatarak. " Aklın olsa iki kere evden kaçmaya çalışıp ikisinde de benim ellerime düşmezdin. Ama bunu atlattığını sanma. Şimdi düğün arifesinde tatsızlık çıkmasını istemiyorum. Ama düğünden sonra hepsinin hesabını soracağım sana." Tehditkâr bakışları ruhuma işliyordu. " Evla leke fe evla!" diye tısladım yüzüne. " Kara büyü mü yapıyorsun şimdi de yoksa bana küfür mü ediyorsun kendince. Küçük aptal!" dedi tiksinti ile. " Kırdığın yerden kırılacaksın. Kanattığın yerden kanayacaksın." Dedim. Ayet desem anlar mıydı? Sana onca bela müstahak, sen buna layıksın desem bilir miydi? En büyük belan da ben olacağım diyecek cesaret kırıntısı var mıydı ciğerimde? Gözlerime baktı. Elimi sıkıca kavrayıp göğüs kafesine götürdü " Yani kalbimden mi?" diye sordu. Cevap veremedim. Elimi kızgın bir kora dokunmuş gibi acı ile aniden geri çektim. " Bana bir daha dokunma!" diye inledim. Güldü. Çarpık ve zehirli bir gülüştü bu. Ruhumu kirleten, kalbimi inciten çirkin bir gülüştü. Elini alnına götürüp " İn arabadan!" diye sert bir dille komut verdi. Aman çok meraklıydım sanki senin son model arabana! Tekerleğin patlasın da yolda kal inşallah! Mendebur! Arabadan indiğimde egzozun dumanı yüzüme çarpmıştı. Arabanın hızla uzaklaşmasını izledim bir süre. Sonra elimde sıcak ekmeklerle beraber apartmandan içeri girdim sessizce. Evin kapısını çaldığımda ablam uykulu gözlerle açtı kapıyı. " Sen nereden geliyorsun?" diye sordu şaşkınca. " Yağız çağırdı konuşmak için. Kapının önündeydim." Dedim. Elimdeki poşeti ablama uzatıp " Sıcak ekmek de almış sarı kafa." Diye ekledim. Ablam şaşkınlığını üzerinden atamadan poşeti elimden aldı. " İyi ben kahvaltı hazırlayayım bari hazır kalkmışken." Dedi. Koridorda çizgili pijamasıyla yalpalayarak yürüyen eniştem bana kötü bakışlar attı. İnanmamıştı belli ki. Ben de ona meydan okurcasına dik bakışlar attım. Hain enişte, ispiyoncu enişte, tırsık enişte! Boyun devrilsin! Ablamla kahvaltı hazırladık. Çocukları okula enişteyi işine gönderdik. Beraber mutfağı toplamaya başladık. " Abla" dedim elimdeki bardağı köpüklerinden durularken, ilgisizce. " Benim kimliğimi gördün mü? Cüzdanımda göremedim de." " Ay kız" dedi ablam sırtıma hunharca vururken " Sana söylemeyi unuttum. Nikâh işlemleri için Yağız istemiş. Eniştenle yolladım ben kimliğini. " " Bana sorsaydınız ben de verirdim, bari bir haberim olsaydı." Dedim. " Kız sen kaçmıştın ya hani dün, sonra uyuyordun. Enişten deyince ben de çantandan alıverdim." " iyi yapmışsın abla. Nikâh işlemleri aksamasın tabi. Çok acelemiz var malum." Dedim dudaklarımı büzerek. " Valla ben de şaşırdım. Enişten iki hafta sonraya ayarlayacaklarmış düğünü deyince. Ama olsun böylesi daha güzel." Dedi. İki hafta içinde evlenecektim öyle mi? Bunu da ablamın ağzından kaçırması ile öğreniyordum. Acaba bir kere daha denesem bu sefer başarılı olabilir miydim bu kaçma macerasında? Çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde tüm bacaklarını kırar demişler ne de olsa. Belki ben de şeytanın bacağını kırardım, kim bilir? " O değil de Yağız bayağı düşünceli bir çocukmuş. Sıcak ekmek falan almalar. Valla eniştenin aklına gelmez böyle şeyler." Diye lafa girdi ablam. " Düşüncesi batsın, sarı öküz!" diye mırıldandım. Ablam duymamıştı neyse ki Yağız'ı övmeye devam etti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD