Uyuyamıyorum.
Geceleri düşünmekten uyuyamıyorum.
Ne kadar düşünsem de yollarımın hep çıkmaz sokağa sapması önce ayaklarımı sonra kalbimi sızlatıyor.
Ağlamaktan yoruldum.
Yürüdükçe yoruluyor ama yine de bir çıkış yolu bulamıyorum.
Zincirlerim sağlam, hiçbir yere gidemiyorum.
Ölemiyorum.
Yaşayamıyorum.
Öyle sürüncemede kalmış, askıda unutulmuş gibiyim.
Varım ama yok hükmündeyim. Acılarım bile geçersiz. Hayatımın hiçbir değeri yok ama ölmeme izin vermeyecek kadar da gerekliyim töre için. Ne garip değil mi? Bir yandan değersiz bir eşya muamelesi görürken bir diğer yandan bana ne kadar ihtiyaçları olduğunu tartıyorum aklımca.
Etrafımda dönen olayları önemsemiyorum artık. Çeyiz alışverişleri umurumda değil. Yağız'ın annesinin ablasının ziyaretlerini tüm hissizliğimle geçiştiriyorum. Onların yüzüme gülümsemeleri bile bana en acı küfür gibi geliyor. Heyecan ve hevesle düğünden bahsetmelerinden tiksiniyorum.
Allah'tan amcam bana pek bir iş bırakmıyor. Düğünü ayarlıyor, eşyaları alıyor, gelinliğimi bile o seçti. Ben daha görmedim. Bunlardan yüksünmüyorum aksine üzerimden büyük bir yükün kalktığını hissediyorum. Çünkü bu düğünle ilgili her ayrıntı canımı hiç tahmin etmediğim kadar çok acıtıyor. Merak bile etmiyorum.
" Zeynep, hadi kızım nerede kaldın? Yasemin seni bekliyor içeride."
" Of abla ya bir Yasemin eksikti." Gelen giden bitmiyor maşallah. Bir ağız tadıyla günlük yazdırmıyorsunuz insana!
" Hadi sen de roman yazmayı bırak da üzerine bir şeyler giy. Dışarı çıkacakmışsınız."
" Dışarıda ne işimiz var abla?" Sesim isyan modunda çıkmıştı.
" Tamam Zeynep kurcalama işte, sana giyin dediysem giyin Yasemin'le çıkıp geleceksiniz. Uzun sürmez. Hadi diyorum."
Oflaya puflaya üzerimi giyinmeye başladım. Şimdi ablamla tartışmaya başlasam hem sonunda o kazanacaktı hem de kendimi yorduğuma değmeyecekti. Zaten biraz dışarı çıkmaktan da zarar gelmezdi. Yasemin de kafa dengi bir kızdır. Zaten son zamanlarda tek başıma tuvalete bile gidemiyorum kapısında yeğenlerimi nöbette tutacaklar neredeyse. Yine kendimi avutma çabalarım başlamıştı işte.
Yasemin ve uzun kıvırcık saçlarını salonda beni beklerken buldum. Beni görünce hemen koluma yapıştı ve " Hadi abla geç kaldık." Diyerek kapıya doğru iteledi.
" Bu ne acele? Biz nereye gidiyoruz?" diye söylenmeye başladım şaşkınca. Aslında çok da umursamıyordum son zamanlarda yaşadıklarımı, ruh gibi geziyordum ortada. Ama böyle böbreğimi almaya gider gibi dışarı çıkarılınca da insan bir kıllanmıyor değil hani.
" Yolda açıklarım abla. Geç kaldık." Dedi Yasemin telaşla ve bana konuşmak için fırsat bile bırakmadan yürümeye devam etti hızla. Merdivenleri de koşar gibi indik sayesinde.
Nefes nefese kalmış bir şekilde apartmandan çıktığımızda Yağız'ın siyah bir inci gibi parıldayan o son model arabasını gördüm. Sanırım bu arabaya âşık olabilirim. Belki de oluyorum. Olsam mı acaba?
Bezgince nefes alıp verdim. Kim bilir kaç gündür Yağız'ı görmemiştim. O malum geceden sonra duygularım karmakarışıktı. Nefretim minnete dönüşmesin diye çabalıyordum. Bu şehirden kaçmak fikri henüz aklımdan çıkmamıştı. Ama nasıl yapacağım konusunda doğru düzgün bir plan yapamıyordum. Aklımın ucunda salıncakta sallanıyordu sanki kaçış planım. Bir öne savruluyor bir geriye kaçıyordu.
Asık bir suratla arabanın arka koltuğuna geçtim. Yasemin de yanıma oturdu. Bana dönüp kısık sesle " Sen öne otursaydın keşke Yaren abla." Dedi.
Ona kötücül bakışlar atarken " Yok ben iyiyim böyle." demekle yetindim.
Yağız tüm ciddiyetiyle şoför mahallinde oturuyordu. Selam bile vermedi. Sarı öküz! Boz ayı!
Arabada sessizce yol almaya başladık. Sesim kursağımda bir yerlerde saklanıyordu sanki. Konuşmadım. Kimse konuşmadı.
Yasemin abisinden çekinirdi zaten. Yağız ailesinde ve çevresinde ağır, oturaklı, ciddi bir adamdı. Kardeşleri, ablaları hatta abileri bile ondan çekinirdi. Ahmet amcamın da Yağız'a karşı gözle görülür bir çekingenliği olduğunu hissederdim köye geldiklerinde. Oğluna hayranlıkla bakardı. Ağzından çıkan her kelimeye hürmeti vardı. Erkekti ne de olsa!
Kısa bir süre sonra dayanamayıp Yasemin'in kulağına eğildim. " Nereye gidiyoruz?" diye sordum. Çok eğleneceğimiz bir yere gitmediğimiz kesindi. Yağız ve eğlence birbirine çok ters iki kelimeydi.
" Gelinlikçiye." Dedi Yasemin kısaca. Sonra yüzüme sevimli bir gülücük yayılan suratı ile baktı kısa süre.
"Gelinliğimi amcamın seçtiğini sanıyordum." Diye mırıldandım şaşkınca. Yasemin cevap vermedi çünkü Yağız arabayı park ediyordu. Sanırım gideceğimiz yere gelmiştik.
Biz arabadan inerken sarı çiyan hiç istifini bozmadı. Yasemin ön koltuğun kapısını açarak " Abi sen gelmiyor musun?" diye sordu. Yağız " İşlerim var." Dedi kısaca. " Sen ararsın işiniz bitince ben aldırırım sizi." Diye ekledi. Soğuk şey! Yüzüme bile bakmadı. Baksa şaşardım zaten.
Gelinlikçiye girerken Yasemin benden daha heyecanlıydı. Sanki gelin oymuş ben yanında zorla gelmişim gibi bir izlenim verdik sanırım. Görevliler Yasemin'e yöneldiler hemen.
" Gelin siz misiniz?" dedi sarışın bir bayan.
" Hayır ben görümceyim. Gelin Yaren ablam." Dedi Yasemin beni göstererek.
Kadın bana bakarak kaşlarını kaldırdı " hm..." diye mırıldandı. " Nasıl bir gelinlik düşünüyorsunuz?" diye sordu sonra.
" Bilmiyorum, aslında amcam benim için beğenmişti bir gelinlik." Diye ağzımdan kaçırdım şaşkınca.
" Evet ama damat yani abim..." diye lafa girdi Yasemin " gelinliği kim giyecekse gitsin o beğensin dedi babama."
Aslında buralarda gelinliği evlenecek kızın değil de babasının, abisinin ya da başka bir adamın beğenip alması şaşılacak bir şey değildi. Sıkça da rastlanırdı. Töre ile evlenenlerde, köyden başka bir köye gelin gidenlerde olurdu böyle şeyler. Belki artık daha azdı ama yine de tek tük çıkıyordu bizim gibi belki de.
" Yağız mı dedi böyle?" diye sordum kaşlarımı kaldırmış, duyduklarıma inanmadığımı belli ederek.
" Evet, ben de yanlarındaydım. Babam beğendiği gelinliği eve getirmişti abim kutusunu açtırmadan geri gönderdi. " diye ekledi Yasemin.
Aslında Yağız haklıydı, insan kefenini kendi seçmeliydi sonuçta. Bu da bana verdiği bir ceza olmalıydı kendi aklınca.
Gelinlikçide bu kadar vakit geçireceğimi hiç düşünmezdim. Bu beyaz elbise neden genç kızları böyle çekiyor anlamıyorum. Bu taşlar, bu süslemeler insana ayrı bir heves veriyor. Her denediğim gelinliği beğendiğimi itiraf etmeliyim. Bu kadar mı güzel olur? Resmen kokain gibi bir şey bu; kızların beynini uyuşturuyor ve zalimce kendine çekiyor. Beyaz zehir...
En son denediğim gelinliğe Yasemin hayranlıkla bakıyordu. Gerçekten güzel olmuştu, ben de kendime yakıştırmıştım. Prenses modeli diyorlarmış buna. Balo elbisesine benziyor. Kendimi o an balkabağından bir arabayla prensin balosuna gidecek olan külkedisi gibi hissetmeye başlamıştım işte.
" Bu gelinliği çok beğendim ama üst tarafın bu kadar vücuduma oturmasını istemiyorum. Ayrıca kolları da çok dar biraz daha geniş olmasını istiyorum." Diye saydırmaya başladım. Yeni gelin kaprisine de girdiğime göre ben oldum sayılır.
Gelinlikçideki adını bir türlü hatırlayamadığım sarışın kadın beni dikkatle dinleyip not aldı, sonra vücut ölçülerimi not alarak beni bir kere daha prova için çağıracağını söyledi. Bu sırada Yasemin abisine mesaj çektiği için Yağız da gelmişti. Arabasından inmemişti yine. Bizi kapıda bekliyordu asık bir suratla. Sarı gıcık!
Yüzümde aptal bir gülümseme vardı yapışıp kalan. Yağız'ı görmüş olmam bile bu gülümsemeyi silememişti dudaklarımdan. Gelinliğim güzeldi. İçinde kendimi prenses gibi hissetmiştim. İlk defa böyle güzel bir elbise giyecektim. Belki bununla bile avunabilirdim bir süre.
Arabaya bindikten sonra Yağız kısa bir süre dikiz aynasından bana baktı dalgınca. Çok mu fazla sırıtıyordum acaba?
" Abi biz çok acıktık. Önce bir yemek mi yesek bir yerlerde?" Dedi Yasemini, Yağız arabayı çalıştırdıktan sonra.
" Hiç gerek yok. Ben eve gideyim. Ablam hazırlamıştır bir şeyler. Açsan sen de gel bize Yasemin bir çırpıda sofra kurarız." Diye atladım hemen. Zaten Yağız'ın da bizi bir yere götürmeyi kabul edeceğini düşünmüyordum.
Ama Yağız kız kardeşine aynadan göz kırpıp " Nereye gitmek istersin fıstık?" diye sordu. Fıstık?
Hiç araya girmedim. Yine her zamanki gibi benim sözümün değeri olmayan zamanlardaydık belli ki. O yüzüme yapışan gülümseme de ardına bakmadan kaçmaya başlamış dudaklarım aşağı doğru sarkmak için çırpınıyordu.
" Bilmiyorum abi, sen bilirsin güzel yerler. Hem Yaren ablam da yoruldu gelinlik denemekten, şimdi eve gidip yemek hazırlama ile uğraşmayalım." Dedi.
Yağız bir şey söylemedi. Arabayı çalıştırdı sadece. Sessizce ilerlemeye başladık.
Arabadaki tek konuşma Yasemin'in heyecanla " Abi Yaren ablamın gelinliği o kadar güzel ki; prenses gibi oldu giydiğinde..." diye anlatmasıydı. Tabi bu konuşma Yağız'ın pek ilgisini çekmemişti. Bense utançtan yanan yüzümü süpersonik arabanın camına dayayıp kendimi akıp giden yolun dansına kaptırmıştım. On dakika önce filizlenen hevesim Yağız'ın bir bakışı ile kökünden koparılmış ve yerini karamsarlığa bırakmıştı. Yağız'ın soğuk ve öfkeli tavrı kalbimi üşütüyor ruhumu ayaza tutulmuş bir çiçek gibi kurutuyordu.
Kısa süre sonra Yasemin de anlatmaktan vazgeçmiş yolu izlemeye koyulmuştu.
İlerlediğimiz yol patika bir yoldan farksız, rengârenk çiçek ve yemyeşil ağaçlarla süslenmiş, manzaralı bir yoldu. Belki günlerce ilerleyebilirdim bu yolda. Sonunda karşıma ne çıkacağını hiç düşünmeden hem de. Araba yoluna paralel giden, biraz uzağımızdaki ince su akıntısı ve etrafına dizilen yemyeşil ağaçlar, az uzakta bir cenneti vaat ediyordu sanki. Burada yaşayabilirdim. Belki de ölebilirdim. Bilmiyorum. Yaşamakla ölmek arasındaki farkı algılayamayacak kadar körelmişti son günlerde kalbim.
Manzaranın güzelliği giderek içimi karartırken akan suyun kenarına kondurulmuş, ahşap, tek katlı bir yapının önünde durduk. Burası güzel, ferah bir mekândı.
" Ben gelmeseydim keşke, ablamlar merak eder." Dedim Yağız arabayı park edince.
" Abim haber verir abla. Dert ettiğin şeye bak." Dedi Yasemin. Ah sen benim dertlerimi bir bilsen Yasemin, keşke ben de senin kadar hevesle bakabilseydim şu hayata.
İsteksizce girdim içeriye. Garson Yağız'ı görünce tanımış gibi selam verip reverans yaparak hoş geldiniz dedi. Ve bizi cam kenarı, nehir manzaralı, suyun sesinin kulaklarınızı yaladığı bir masaya yönlendirdi.
Ahşap yapının içinde birkaç tane demir soba yanıyordu. Mevsim yumuşak bir havada olmasına rağmen burası biraz daha serin gibiydi. Ve içeride yanan sobalar da insanı gevşetiyordu içten içe. Köydeki evimizi, kış geceleri yaktığımız sobanın tavana vuran ışığını, üzerinde kestane pişirdiğimiz akşamları özlemiştim bir anda.
Yasemin siparişler verildikten sonra ben bir lavaboya gideyim deyip yanımızdan ayrıldı.
Yağız ve ben, baş başa...
Sessiz dakikalar...
" Çok sessizsin, yine başarısız kaçış planlarından birini mi yapıyorsun kafanda?" Yağız kötücül bir gülüş atarken yanına bir de o gıcık göz kırpmasını eklemişti. Resmen şeytanlarımı gıdıklıyordu bu alaycı hali.
" O konuda henüz umudumu kaybetmiş değilim." Dedim gözlerine tüm asiliğimi kuşanmış bir şekilde bakarken.
Yüzü bir anda soldu. " Hiç akıllanmayacaksın değil mi? Küçük aptal!" dedi. Son iki kelimesi yüzüme tükürür gibi çıkmıştı.
" Akıllandığım gün beni alnımın ortasından vurup bu nehre at. Olur mu?" dedim başım ile pencerenin az ötesinde bir yılan gibi kıvrılan suyu işaret ederek.
Gözlerini kısıp suratıma dikkatle baktı. " Eğer akıllanmazsan o dediğini yapabilirim işte." Dedi. Yüzündeki ciddiyet cümlesindeki tehditkâr havayı pekiştirir cinstendi.
Omuzlarımı silktim. " Bana iyilik yapmış olursun." Dedim gamsız bir tavırla. Sonuçta kendi canıma kıymanın beni cennetten alıkoyacağını bilmeseydim eğer çoktan bir uçurumun kenarında bulmuşlardı bedenimi. Ama can tatlı, dünya tüm acısına rağmen bağlayıcı bir yerdi. Serde yaşama arzusu vardı bir de Allah korkusu. Ayaklarım bağlıydı kaderime, töre ile. Deve kuşu misali uçamadıkça kafamı kuma gömüyordum ha bire.
Burnundan soludu ama cevap vermedi. Garson siparişlerimizi getirince masada buz gibi soğuk bir hava gezindi. Tenimi yakan bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum ama kafamı kaldırıp onun yüzüne bakacak cesaretim yoktu. Yasemin de bağırsak sorunu yaşıyordu herhalde! Kaç dakikadır lavabodan dönememişti.
Ezogelin çorbama bol limon sıkıp bir kâse sıcak çorba ile aşk yaşamaya başlarken Yasemin de yemeğin kokusuna yetişti sağ olsun. Sofrada heyecanla bir şeyler anlatmaya, okulundan derslerinden bahsetmeye başladı. Ben hiçbir zaman bu kadar kaygısız olamamıştım hayatta. Her zaman hayallerim beşik kertmeme takılırdı. Uçamazdım. En kötüsü kaçamazdım da.
Yemek güzeldi. Yemeğin sonunda yediğimiz künefenin tadı damağımda kalmıştı.
Bu loş mekânda beni en çok yoransa Yağız'ın cılız ışıkların altında duran asabi ve bir o kadar da güzel sureti ile imtihan olmaktı. Evet güzeldi. Tıpkı zehirli bir meyvenin aldatıcı renkleri ve cazibesi gibi gören gözü kendine çekebilecek kadar yakışıklı bir erkekti. Sağlam duruşu ve kendinden emin oluşu insanın gönlüne garip bir korkuyla beraber aynı anda güven de verebiliyordu. Nereye kaçarsam kaçayım beni bulur korkusu ve beni bulmasını içten içe istemem de ayrı bir ironiydi. Sanki o, hayatımdaki en güvenli liman olması gerekirken ben sığ sularda boğulmaya razıymışım gibi hissediyordum. Ama bu yanlıştı. Ona güvenemezdim.