" Ne düşünüyorsun kız? Dalmışsın öyle pencere önünde."
Ablam iki dakika rahat bırakmıyordu ki şöyle düşünceler âlemine dalayım, kallavi bir kaçış planı yapayım, az bunalıma gireyim. Hiç nefes aldırmıyordu, hiç... Ya çarşıya çıkıyorduk ya evde iş oluyordu ya da gelip böyle sessizliğimin içine limon sıkmak için fırsat kolluyordu. Canım ablam benim...
" Abla ya ben neden köye gitmiyorum? Ne zaman geleyim mi desem annem kal ablanda düğüne kadar diyor." Sıkıldım diyemedim ablama ama sıkılmıştım buralarda. Belki köye gitsem biraz çayır bayır gezerdim, çıplak ayakla toprağa basardım. Bizim ahırdaki hayvanlarla muhabbet eder kafamı dağıtırdım. Ablamdan çok daha iyi muhabbet arkadaşı olabiliyorlar bazen. Enerjimi, stresimi atamıyordum bu dört duvar arasında. Doya doya ağlayacak bir kuytu köşe bile yoktu ki...
" Biliyorsun işte Zeynep. Düğüne kadar bir tatsızlık çıksın istemiyor annem. Babamın da heyheyleri üzerindeymiş bu aralar. Sen de bu beşik kertmesi yüzünden az dayak yemedin yani, hatırlarsan..." Dedi ablam.
Evet, her karşı çıkışımda dayak yemiştim ben bu beşik kertmesi yüzünden. Babam kendisine karşı çıkılmasından hiç hoşlanmayan bir adamdır. Evde otoriter bir lider dışarıya ise uysal bir koyun portresi çizer. Tüm gücünü ve etkisini bizim yani çocukları ve karısının üzerinde kullanan biridir. O ne derse o olur bizim evde. Doğru mu yanlış mı diye sorgulayamazsın. Eğer böyle bir şeye cesaret edeceksen benim gibi yiyeceğin dayağın hesabını tutamazsın bir süre sonra. Ve diğer çocuklar da seni kurtaramaz. O kadar kardeşin de bir işe yaramaz yani. Sonra bir de dayaktan sonra babam hırsını alamadığı için bir süre de ahıra kapatır seni. Yüzünü görmek istemez anlayacağın. Şimdi benim uzaklarda olmam işine geliyordur belki de. Ahır cezası verilmiş bir Zeynep ile düğünden önce anasından, evinden koparılmış bir Zeynep'in çok farkı yok zaten.
" Şu çocuğu neden sevemediğini de anlamış değilim Zeynep valla. Yumurta gibi çocuk. Yakışıklı, zengin, okumuş."
" Sarı." Dedim dudaklarımı büzerek. Bir anda konuşma Yağız'a dönünce iyice keyfim kaçmıştı.
" Kız Kıvanç Tatlıtuğ gibi çocuk işte. Yolda gören kızlar dönüp bir daha bakıyor. Hem o kadar da sarışın değil, abartıyorsun. Kumral güzeli mübarek..." Ablamın benden çok Yağız'ı tutmasına sinir oluyorum.
" Benim tipim değil. Ben daha çok Burak Özçivit gibi kumrallardan hoşlanıyorum belki." Dedim başımı dikleştirerek.
" Ay göçüm..." dedi ablam kafama tatlı bir şamar indirirken. " Sen de Angelina Jolie'sin ya. Adam beğenmiyorsun." Gülüyordu.
Ablam bazen gerçekten sinir bozucu olabiliyor. Çünkü her şeyi kabullenmeye eğilimi var. Babam evleniyorsun dediğinde tek ağlamayan kızıdır bu ablam. Niye? Çünkü tüm pollyanacılığı ile mutlu olacağına inanmıştı. Mutluydu da. Kendince yani. Hep şükredecek bir şey bulurdu mesela. Hafif alık olduğunu düşünmüşümdür hep, Allah affetsin.
" Sen bu çocuğu neden sevmiyorsun biliyor musun?" dedi sonra ciddi bir yüz ifadesi ile gözlerimin içine bakarken.
Kaşlarımı kaldırdım. " Neden acaba?" dedim düşünceli bir sesle. Benden iyi biliyordu sanki benim duygularımı. Başlayacaktı şimdi ahkâm kesmelere, kesin.
"Çünkü onu sevmek için bakmıyorsun. Sen ona töreye bakar gibi bakıyorsun. Belki babamın zorla emrettiği bir işe bakar gibi bakıyorsun. Sen Yağız'a hiç sevmek için bakmıyorsun."
Evet, ben Yağız'a bir sivilceye bakar gibi bakıyordum aslında. Ömrümün sivilcesiydi sonuçta. Sevmek için bakmak da ne demek oluyor anlamamıştım doğrusu.
" Abla ben sevemem onu. Sevilecek bir yanı yok ki. Soğuk, kaba biri bir kere. Bana karşı da hiç nazik olduğunu söyleyemeyeceğim maalesef."
" Kız o dış kabuğu işte. Erkekler böyledir. Dışarıda giydikleri bir ambalajları vardır öyle janjanlı. Dışarıda görenler çok korkusuz, güçlü biri sanırlar ama eve gelir karısının koynunda hüngür hüngür ağlarlar. Evlerinde çıkartırlar o gömleği rahat pijamalarını giyerler, sen merak etme. Erkek milletinin gururu da duygusuzluğu da yatak odasına girene kadardır. Sonra ne olur biliyor musun? O yatak sizin en mahrem sırlarınızın çeyiz sandığı olur."
" Bana hiç inandırıcı gelmiyor abla. Hem o da beni sevmiyor zaten. Bizimkisi zoraki evlilik. Öyle sevgili değildik ki birbirimizi sevelim de yatak odasında oynaşarak mutlu mesut olalım." Dedim keyifsizce. Ablamın yatak muhabbeti içimi sıkmıştı yine. Sanki yatak tüm sorunların çözüldüğü kutsal bir nesneymiş gibi bahsediyordu. Alt tarafı erkeklerin ihtiyacını giderdiği yerdi, heladan farksızdı benim gözümde.
" Ay kız sevgililer çok mu mutlu oluyor evlenince sanki? İki sene içinde boşanıyor çoğu. İki saat dışarıda gördüğün adamı nereden tanıyacaksın ki? Her insanın gizli kapılar ardına sakladığı gerçek bir hayatı var. Bir de dışarıdaki hayatı var o tamamen yanıltma amaçlı. Bir erkeği ancak evlenip tanıdıktan sonra seversin. Ama öyle yüzünün gözünün hatırına da sevmezsin yani. Bir gün hüngür hüngür ağlarken saçını okşar şefkatinden seversin mesela. Ya da ağlayan bebeğini kucağına alır o zaman babalığını tutup bağrına basar oradan seversin adamı. Bir adamı sevmek kolay da işte istiyor musun bunu? Yani sevmek için öyle çok şeye ihtiyaç yok eğer mutlu olmak istiyorsan güzel bakmayı öğrenmelisin. Anlıyor musun?"
Anlamıyordum. Anlamak da istemiyordum. Adam beni dövsün, aldatsın, evde bebelerde tek başıma koysun ben başımı okşadı diye hürmet mi edeyim yani? Bir adamı sevmek kolay sanıyor ablam ama bence ondan nefret etmek çok daha kolay. Bunun için bir bakışı, bir davranışı, bir ağır sözü bile yetiyor. Sonra ne oluyor biliyor musunuz? Kalbinize kazınıyor hepsi. Tüm görüş alanınız kararıyor. Sevmek için bakmaya bile mecaliniz kalmıyor. Baksanız da göreceğiniz tek şey karşınızda mendebur suratı ile oturan o adam oluyor.
" Kız dur ben çayları tazeleyip de geleyim. Bak sana haberim vardı söylemeyi unuttum." Dedi ablam ve koşa koşa mutfağa geçti. Ablamın ardından pencereden bakmaya devam ettim dalgınca. Dışarıdaki insanlar ne kadar da mutlu görünüyordu gözüme. Sanki hepsinin hayatı tıkırında gidiyormuş gibi geliyordu bana. Evlerin içinde hayat bilgisi kitabından çıkma mutlu aile tabloları vardı hayalimde. Koşuşan çocuklar, çocukların annesine sevgiyle sarılmış sevimli bir baba. Kahverengi koltuklar, duvarda bir şömine, kırmızı pastel tonlarda renklere bürünmüş bir fotoğraf manzarası. Sesler cıvıl cıvıl. İçerisi sıcak, sevgi dolu, herkes mutlu.
Sonra ablamın tiz sesi ile kendime geliyordum. Kendi soğuk, gri tonlardaki hayatıma zorunlu dönüş yapıyordum yine.
" Kız seni iki dakika bırakmaya gelmiyor. Ya ne diyeceğim, enişten yarın akşam yemeğe Yağız'ı çağırmış biliyor musun?"
Kaşlarımı kaldırdım. " O ne demiş?" dedim soğuk bir sesle.
" Tamam demiş işte yarın akşam yemeğe gelecek bize."
" Abla ya eniştemin derdi ne? Üç gün sonra düğün var zaten ne diye çağırıyor ki sarı uyuzu?" ağlamak istiyordum. En son ne zaman görmüştüm Yağız'ı hatırlamıyorum. Sanırım nezaretten kurtulduğum geceydi. Sonra öyle ayaküstü karşılaşmalarımız olmuştu. Ama yine de uzun süre bir arada kalmadık. Nikâh işlemlerini bile ablamla hallettik. Tüm belgelerimizi hazırlayıp eniştemle Yağız'a gönderdik. İşin doğrusu, onunla karşılaşmak da istemiyordum. Aklıma geldiğinde sırtımdaki hayali bir yara huylandırıyordu sanki ruhumu. Hayatımın orta yerinde çıkan sarı çıban! Artık kronik bir ağrıya dönmüştü bendeki sızısı...
" Kız bacanak olacaklar, kaynaşsınlar işte. Siz evlenince de yaparız böyle, ne güzel olur. Hem amcamın oğlu hem damadımız, çağırmak lazımdı. Ayıp olurdu, düğünden önce çağırmak gerekirdi. Enişten iyi etmiş."
Eniştem iyi halt etmiş de o Yağız'a ne demeli? Kibarca ret edememiş de tamam demiş. Çok lazımdı!
Olmayan keyfim de kaçmıştı iyice. Duvarlar üzerime doğru hafif bir eğimle gelmeye başlıyordu ufaktan. Ablam bir şeyler daha konuştu ama benim ilgimi çekmedi. Sonra yemek hazırlamak için mutfağa geçtik. Gece yatağıma geçene kadar keyifsizce dinledim ablamı. Komşulardan akrabalara kadar gıybeti etmediğimiz bir Allah'ın kulu kalmamıştır yeryüzünde. Gece başımı yastığıma koyduğumda aklımda ne köydeki sidikli Safiye ne ablamın çirkef komşusu Sevda vardı.
Aklımı kurcalayanı zihnimden uzaklaştıracak sihirli bir gücüm olmasını ne çok isterdim oysa. Şimdi tavana gözerimi dikmiş " Ben neden Yağız'ı sevmiyorum?" düşünüyordum. Ona sevmek için bakmıyor muydum gerçekten? Bir güzel hareketi, sonunda bütün duvarlarımı yıkabilir miydi? Bir anda sever miydim? Kocamdır der bağrıma basar mıydım tüm ezasını, cefasını? Bu hiç mantıklı değil tabi ki, yaşadığım şu kısacık ömrümün tüm yıllarına yayılan asitli bir zehir gibiydi Yağız benim için. Dokunsam elim, dilim ve en çok da kalbim yanacaktı. Buna eminim. Mutlu olamayacaktık biz. En başından belliydi. Birbirimizle alakamız yoktu. O ağır abiydi mesela bense aklı havalarda uçarı bir kızdım onun yanında. O Avrupa'da okumuştu mesela bense köyden ötesine çıkamamıştım daha. Ben dinimi doyasıya yaşamak isterken onun diniyle alakası yoktu pek âlâ. O uzun boylu dalyan gibi delikanlıydı ben minyon tipli küçücük bir kızdım, yavrusu gibi kalıyordum yanında. O güzeldi ben çirkindim. Bir elmanın iki yarısı değildik biz; birimiz bir elmaysa diğerimiz portakaldı. Bizden cacık bile olmazdı belki de.
Gece ne ara uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Düşünmek beni yoruyordu. İşin kötü yanı ne kadar yorulsam da bir ilerleme kaydedemiyordum. Gidecek gücüm yoktu. Kalacak hevesim yoktu. Allah'tan uykum vardı.
Ablam sabah namazından sonra uyumama izin vermediği için eniştemi işe erkenden gönderip evi temizlemeye başladık. Öğlene kadar ev temizliği ardından da bol uğraştırmalı yemekler yaparak bana bir dakika olsun nefes aldırtmadı. Düğün için bu kadar uğraşmazdık belki de. Sanki vali gelecek eve. Alt tarafı uyuz, sarı gıcığın teki gelecek diye bunca hazırlığın hiç âlemi yoktu bence. Ama ablama anlatamadım. Ne temizliğimiz bitti ne yemek telaşımız. Hamur açtık kebap dizdik. Fayansların arasına kadar fırçaladık. Yorgunluktan tüm kemiklerim sızlamaya başlamıştı.
Akşam olunca ablam çocukları erkenden yedirip odalarına tıktı. Beni de yatak odasına alıp kendi dolabından bir kıyafet seçmek için bir saat kadar zaman harcadı. Bir ara dantelli geceliklerini de denetecek diye korkmadım değil. Sonunda açık mavi renkte, belden kemerli, kolları eteği ve yakası fırfırlı bir elbisede karar kıldı. Allahtan ablam zayıf bir kadındır. Bu elbiseyi de yıllar önce almış ama atmaya kıyamamış. Bana da tam olmuştu. Başıma da güzel bir başörtü takınca oldukça şık durduğu kesindi. Yine de giymek istemediğimi bir basma etekle üstüne penye giysem ne olacağını söyledim ablama. Dakikalarca konuştu. Konuştu. Ve yine konuştu. Sonunda pes ettim. Bikini giy dese giyip çıkacak bezginliğe erişmiştim çenesinin sayesinde.
Yağız tam da söylediği saatte gelmişti. Bu çocuk eskiden beri hep dakiktir. Okulda hep aynı saatte kapının önünde olurdu mesela. Bense hep geç kalırım gideceğim yere, nasıl oyalandığımı bile anlamam. Yeni damada yakışır biçimde eli kolu doluydu. Çiçek almıştı, koca bir demet ama bana vermedi tabi ki ablama verdi. Baklava da getirmişti bol fıstıklı ve benim sevdiğim dükkândan çikolata yaptırmıştı koca bir paket. Okula giderken bu çikolatacının önünde durur iki kuruş harçlığımdan birazcık bile olsa artırdığımda bir iki tane alırdım, haftada bir belki. Öyle lezzetli gelirdi bana, köydeki ucuz çikolatalara hiç benzemezdi tadı. Paketleri mutfağa bırakırken de kutunun içinden bir iki götürmüş olabilirim. Ablamın popoma attığı çimdik ile kendime geldim.
Biz masayı son haline getirirken eniştemle Yağız kanepeye oturup muhabbet etmeye başlamışlardı. Keyifli görünüyorlardı.
Ablamın konuşması geldi aklıma. Yağız'a sevmek için bakmamışım. Sevmek için nasıl bakılır bilmiyorum ben. Ablam kadar melankolik olamadığım için belki ya da öyle pollyanna falan da değilim bildiğin pesimistim ben.
Yağız'a baktım şöyle alıcı gözle; ablamın tabiri ile yumurta gibi çocuktu gerçekten. Sinir bozucu! Sarı saçları dağınık olsa da muntazam görünüyordu. Beyaz teni ve mavi gözleri hiçbir ressamın tablosunda yakalayamayacağı bir renk uyumu ile ışıldıyordu. Yüzü kusursuz bir orantılıktaydı. Sanırsın ki Leonardo Da Vinci altın oranı bu adamın yüzüne bakarak hesaplamış.
Uzun boyu ve fit vücudu yaşından da genç görünmesini sağlıyordu. Üzerinde giydiği spor kıyafetin kaliteli durduğu ve da yakıştığı da bir gerçekti. Lise zamanındaki şişko, sivilceli, dişlerinde tel olan o hımbıldan oldukça farklıydı. Yaşlandıkça güzelleşiyordu bu adam. Muhtemelen ben çöktükçe o dirilecek ve fıldır fıldır gezecekti hatunlarla. Yine sinir olmaya başladım, iyi mi?
Eniştemle konuşurken gülümsüyordu. Ama sırıtmak gibi değildi. Usturuplu bir ağırlığı vardı gülüşünün. Küfür gibi. Ben ağzım açık eşek gibi gülerim güldüm mü mesela. Bu kadar resmi, bu kadar ağır olamam. Ama o oluyordu. Belki erkek olmasından belki de toplum içindeki sosyal konumundan böyle davranıyordu. Acaba ablamın dediği gibi gerçekten evinde daha mı rahat davranıyordu erkekler? Mesela Yağız bu ağır abi tavırlarını bir kenara bırakıp benim gibi çocuklaşır mıydı yanımda? Gayri ihtiyari bir şekilde güldüm bu düşünceme. Yağızı yanımda kardan adam yaparken ya da bir su birikintisine zıplayıp atlarken falan düşününce insanın aklına bir fıkra gelmiş gibi oluyordu. Kıkırdamak geliyordu içimden.
Yemek yerken de Yağız'ın hareketlerini çaktırmadan incelemeye devam ettim. Kaşığı tutuşundan çorbayı içişine kadar dikkatle izledim. Kaşığı kibarca tutuyordu mesela çorbayı içerken ses çıkarmıyor yemekleri çiğnerken ağzını açmıyordu. İnsan içinde kibar bir beyefendiydi demek ki. Eniştemle iyi anlaşıyor gibiydiler. Muhabbeti de sağlamdı.
Birkaç kere göz ucuyla bana baktığını fark etmiştim. Onu incelediğimi ya da içimde deli gibi kıkırdama isteği olduğunu fark etmiş miydi acaba? Yok canım, tek yaptığı burada olup olmadığımı kontrol etmekti bence. Bana baktığı zaman suratı asılıyordu adamın.
Yemekten sonra eniştemle Yağız balkona çıktılar. Çay servislerini yaptım. Biraz sonra eniştem lavaboya gidecekken mutfağa girip " Yağız'ın çayını tazeleyin" diye uyardı bizi. Ablamla mutfağı toparlıyorduk. Ablam hemen beni iteklemeye başladı. " Koş nişanlının çayı bitmiş" diyordu bir de. Nişanlıma da sarı saçlarına da tüküreyim! Ne çabuk içmiş çayını mendebur...
Elimde tepsi söylene söylene balkona geçtim. Ağzıma attığım son çikolata daha tam bitmemişti, kendimi bu lezzetle avuntum kısa bir süre daha.
Balkona girdiğimde Yağız'ın elinde bir sigara olduğunu ve ağzından dumanlar çıktığını fark ettim. Nedense canım sıkılmıştı bu tabloya.
Yağız tepsiden çayını almış içine şeker koyarken " sigara sağlığın için zararlı değil mi?" diye sordum. Sesim ciddi ve buyurgan çıkmıştı biraz. Yağız yüzüme baktı kısa bir süre boş gözlerle.
Ben bildim bileli hastadır Yağız. Küçüklüğü hastanelerde geçmiştir. Bünyesi zayıf diyorlardı hep. Lise sonda bile sık sık rapor alırdı, hastalandığı için. Nesi olduğunu tam bilmiyorum ama zayıf bir bünyesi olduğunu çok duymuştum annemden. Böyle insanların kendini daha çok sakınması gerekirken neden sigara gibi sağlıklı insanların bile kullanmaması gereken bir şeyi rahatça tüketebildiklerini anlayabilmiş değilim.
" Benim sağlığım seni ilgilendirmez" dedi. Sesi öfkeli değilse de sıkılmış ve bunalmış gibi çıkmıştı.
Omuzumu silktim. " Ölmek istiyorsan bu beni ilgilendirmez tabi ki, keyfin bilir" Diye mırıldandım. Çok da umurumdaydı sanki! Ziftin pekini iç! Sarı çiyan! Patavatsız Zeynep!
Tam balkondan çıkacakken Yağız'ın kulağıma değen sesi ile irkildim. " Bana bak tarla faresi" dedi ve bir iki saniye duraksadı. Arkamı dönmeden durduğum yerde kaldım. " Eğer düğünden önce ya da düğün sırasında bir delilik yapmaya kalkarsan elimden kurtuluşun olmaz, ona göre. O küçük aklınla aptal planlar yapmaya çalışma."
" Hayatımın hesabını sana verecek değilim, aklımın hesabı da sana kalmadı" dedim titrek bir sesle.
" Hayatının da aklının da hesabı kitabı benim elimde artık. Ona göre davran." Dedi. Sesi ürkütücü bir şekilde otoriter ve tehditkârdı.
Bir de bu adamı sevmek için çabalayacakmışım! Adam konuşana kadar şekil tamam da ağzını açınca içime afakanlar basıyor benim. Boğazına yapışasım yüzünü tırnaklarımla çizesim geliyor yemin ederim!
Yüzümü Yağız'a dönüp gözlerimi kısarak baktım ve dudaklarımı tiksinir gibi büzerek " Çok sevimsiz bir insansın, bunu biliyorsun değil mi?" dedim.
Alaylı bir şekilde güldü. " Sen kendini cilveli, sevimli, evlenilecek ideal bir kız mı sanıyorsun yoksa?" dedi. Yüzündeki ifade sözlerindeki aşağılayıcı tavrı körüklüyordu.
Değil miyim? Azıcık agresifim kompleksliyim ama perdelerimi kaldırdığımda da kedi gibi bir kızım ben aslında.
Bu adam yine bana hakaret etti değil mi?
Tam ağzımı açacakken eniştem balkona girdi. " Taze âşıklar, nasılsınız bakayım?" dedi sırıtarak. İkimiz de adama dövecek gibi baktık sanırım. " Konuşmanızı mı bölüdüm, kusura bakmayın" dedi ürkek bir şekilde.
" Yok enişte, ben çay getirmiştim. Gidiyordum zaten." Deyip hızla mutfağa geçtim. Gözümün kenarında biriken yaşları iteledim parmağımın ucuyla.
Her konuştuğunda yüreğime bin bir hançer batıran bu adamla mı evlenecektim ben birkaç gün sonra?