Ve artık düğün...

3011 Words
işte hikayemiz başlıyor ... keyifli okumalar... ** Bizim buraların düğünleri güzeldir. Gelini kimse görmez. Kırmızı işlemeli tülbentlerin altına gizlerler gelini. Çünkü kocasına özeldir o. Düğünün maksadı nikâhı duyurmaktır sadece. Gelin damadın yanında oturur ve sessizce bekler gecenin bitmesini. Ben de öyle yapıyordum bu gece. Sessizce oturmuştum plastik sandalyeme. Daha bu sabah gelmiştik köye. Amcamın evinin önünde büyük kazanlar kurulmuş yemekler pişiriliyordu. Köydeki evlerimiz çok yakındır birbirine. Sıra sıra sandalyeler dizilmişti bizim evin önündeki düz araziye. Henüz kalabalık toplanmasa da belli bir çoğunluğu gelmişti insanların ya meraktan ya da yardım etmek için. Amcam önce köyde bir düğün yapmayı sonra da şehirde nikâh salonunda sade bir nikâh yapmayı uygun görmüş. Bu gece bir nevi kına gecemiz olacak. Bu gecenin en zor kısmı belki de Yağız'ın avucumun içine yakacağı o kızıl kınanın tenimi yaktığı zamanlar olacak. Tek zor kısmı değil ama çünkü gecenin kendisi zulüm gibi. Bu gece ve bundan sonraki her günüm. Sabah annemle doya doya sarıldık birbirimize. İkimiz de hıçkırıklarla ağladık. Ben zaten kursta kalıyordum annemle ancak hafta sonları görüşüyorduk eskiden de. Ayrı sayılırdık, gurbetteydim. Yine de evlenmek ayrı bir şeydi. Hem de istemediğim biriyle. Beni en çok annem anlıyordu belki ama yapabileceği bir şey yoktu kadının. Babama ömrü boyunca karşı gelememişti ki. Çünkü devrilirse onu ayağa kaldıracak kimsesi yoktu ardında. Hiçbir dayanağı yoktu. Benim gibi. Desteği sadece kendisiydi. Annem bana ağlarken kendi çaresizliğini de katıyor muydu gözyaşlarına? Bilmiyorum. Tek bildiğim annemi sevdiğimdi. Tek bildiğim canımın yandığıydı. Tek bildiğim felaketime doğru sancılı adımlarla ağır ağır ilerlediğimdi. Annemle çok da ağlaşamadık çünkü yengenler ve kuzenlerim geldi beni hazırlamak için. Ev sabahın köründe bile adım atılamayacak kadar kalabalıklaşmıştı. Babamı da gördüm kalabalığın arasında. Öyle uzaktan baktı bana, her zaman yaptığı gibi. Öyle uzaktan... Herkes gözümün önünde neşe içinde halay çekerken ben kırmızı tülbendin altındaki karanlığımda gözyaşlarımı tutamıyordum. Akıp gidiyordu yanaklarımdan ılık ılık içimden kopan bir şeyler. Kaçamamıştım ya! Kurtulamamıştım ya şu töreden! Ilık ılık akan kanım olsa üzülmezdim şimdi. Arada gözüme, halaya çağırılan Yağız'ın görüntüsü takılıyordu. Ciddi ama keyifli görünüyordu. Üzerine giydiği koyu renk damatlık ağır ve şık durmuştu. Sarı saçlarını özenle taramış ve beyaz tenini ışıldatacak kadar temiz bir tıraş olmuştu. Her zamanki gibi yakışıklıydı sarı çiyan. Adı gibi yağız bir görüntüsü vardı. Boylu posluydu. İstese şu köyde onunla evlenmeyi kabul etmeyecek bir kız dahi yoktu. Sevgilisi olanlar bile sevdasından vazgeçerdi eminim. Ama o benim belam olmuştu. Herkes beni tebrik ediyordu. Zengin, okumuş ve yakışıklı bir adam buldum diye. Aslında arayıp da bulmamıştım ama konu bu değildi tabi ki. Birisi de sevdin mi bu adamı, için aktı mı diye sormamıştı. Neden sorsundu ki zaten? Umurlarında bile değildi tabi ki. Zengin koca bulmuştum ya benden iyisi yoktu şimdi. Ağlamam da hep mutluluktandı! Olurdu böyle genç kız kısmına, gelin gidiyordum sonuçta. Yağız halay çekiyordu. Sanki halaydaki tek adam oydu. Tek göze gelen, tek ışıldayan, hemen fark edilen bir güzelliği vardı. Böyle güzel oynadığını da hiç fark etmemiştim daha önce. Ayaklarını yere vurduğunda toprağı sarsıyordu heybeti. Her adım attığında dünya o tarafa kayıyordu sanki. Dışı böyle güzeldi bu adamın ya içi neden bu kadar küflü ve zehirliydi sanki? Bir ara, yine halay dönüşü, bizim için süslenen gelin damat masasına oturmaya çalışırken eli yanlışlıkla elimde değdi. Buzdan soğuktu elleri. Tıpkı kalbi gibi... O soğuk ten tenime değdiğinde kor ateş etkisi yapmıştı. Ani bir şekilde çektim elimi, bağrıma bastım. Kafam allak bullaktı. Sonunda pes edecektim. Kendimi, kalbimi sakınmaktan vazgeçecektim biliyorum. Pes edip kalbimi sökecektim yerinden. Sonra yaşadığım hayata ayak uyduracaktım. İşte en çok da bundan korkuyordum. İçimde, tam da göğüs kafesimde koca bir boşlukla yaşamak istemiyordum ben. Düğün yavaş yavaş dağılmaya başladığında, hiç yerimden kalkmayan ben, en çok yorulan insandım belki de. Kalbim yorulmuştu, ruhum yorulmuştu. İçim çıkmıştı ağlamaktan. Düğün biterken son konukları da uğurladıktan sonra amcam geldi yanımıza. İkimize hitaben " İmam ve şahitler hazır" dedi. Yani nikâhımız kıyılacaktı. Deli gibi kaçmak ve uzaklaşmak istesem de dizlerimde derman kalmamış gibi durduğum yerde kalakalmıştım. Nikâhımız nasıl kıyıldı hatırlamıyorum bile. Köyümüzün ufak tefek, genç imamı gelmişti. Yağız'ın abisi ve kardeşi, benim abilerim şahidimiz olmuştu. Her şey bir göz açıp kapama süresince olup bitmişti sanki. Bir anda olup bir ömür acısını hissettiğiniz bir kaza gibi, birkaç dakika belki yarım saat sürmüştü bu afet anı da. Vurmuştu kalbimden ve vurduğu yerde kalmıştı aynı anda. Bir anda saplanan ok yarası ile beraber ruhumda asılı kalacaktı bir ömür boyu. Nikâhtan sonra Yağızla ikimizi odada bırakıp çıkmıştı herkes. Kapıyı da kapattılar, nikâhlı karı kocaydık artık nasıl olsa! " Aklından geçenleri..." dedi Yağız sandalyesinden kalkmadan gözünü sabit bir noktaya dikerek " Hayata geçirmek için çabalama." Aklımdan ne geçiyordu? Yağız'ı öldürmek mesela. Ya da şu pencereden tüm hızımla atlayıp arkama bakmadan kaçmak. Hiç birinin sonu yoktu. Uygulanabilir de değildi üstelik. Ne Yağız'ı öldürebilirdim ne de arkama bakmadan kaçabilirdim. Kendi canıma kıyma düşüncesini saymıyorum bile. O bir Müslümana yakışmayacağı için ihtimallerimin arasında değildi çünkü. Artık kafama yapışan kırmızı örtünün altından acı bir şekilde güldüm ama bunu Yağız görmedi. " ayağa kalk" dedi komut verir bir sesle. Öylece kaldım. Kalkmak istemiyordum. Önce kendisi kalktı sandalyesinden sonra kolumdan tutarak beni kaldırdı. Tam karşıma dikildi. Başımdaki kırmızı örtüye baktı kısa bir süre. Sonra cebine soktu elini ve bir kutu çıkardı. Yavaşça örtümü açarken gözümden yaşlar süzülmeye başlamıştı bile. Bu an en mahrem duvarlarımın yıkılması izlemek gibiydi. Avucumda sıkı sıkı tuttuğum en değerlimin can çekişini izlemek gibiydi. Kutunun içinden iki y harfinin yan yana yapışık olduğu altın bir kolye çıkardı. " Babam yaptırmış" dedi. Kolyeye sadece göz ucuyla bir defa bakıp gözümü kaçırdım. Esaret zinciri, boynuma takılan bir pranga gibi görünüyordu gözüme. Farklı bir şey değildi neticede. Ablamın sabah özenle topladığı saçlarımın ucunu itekleyip kolyeyi boynuma takmaya çalışırken teninin tenime değmesinden rahatsız oldum. Dokunduğu her yerde derin çizikler bırakıyordu sanki. Her dokunuşuyla yumruk yaptığım ellerimi daha da sıkıyordum. Çenemden tutup yüzümü kaldırdı. " ağlama " derken yanaklarımda süzülen yaşları sildi parmaklarıyla, yavaşça. " Sana zarar vermeyeceğim." Celladım beni teselli ediyordu sanki. Korkma diyordu acımayacak. İnandırıcı gelmese de kalbime ferahlık verdiğini inkâr edemezdim. Burnumu tüm kararlılığımla çekip başımı dikleştirdim. Ve onu onaylar anlamda başımı bir aşağı bir yukarı salladım hafifçe. " Aferin, her zaman dik dur." Dedi. Sesi her zamanki otoriter ve mendebur Yağız'dan bağımsız çıkmıştı sanki. Şimdi karşımda çok daha merhametli bir adam vardı gözlerimin içine bakan. Nikâhın kerameti miydi bu yoksa fırtına öncesi yalancı güneş zamanı mı? Bunu düşünecek fırsatım olmadı açıkçası. Önce odaya destursuz bir şekilde çocuklar girdi paldır küldür. Sonra ablamlar, Yağız'ın ablaları, kardeşlerimiz derken küçücük odada tıklım tıkış bir hal almıştık. Ben eniştemler de gelirse diye acele ile tülbendimi örtmeye çabalayınca Yağız'ın elinin elimin üzerinde olduğunu fark ettim. Oysa daha birkaç dakika önce kor gibi yakmıyor muydu her dokunuşuyla tenimi? Neden fark etmemiştim elini? O gece amcamları da uğurladıktan sonra evin bütün kızları olarak aynı odada yattık. Ben ve iki ablam, iki kız kardeşim ve annem. Ben anneme sarılarak uyudum. Avucumun içindeki kınanın kırmızı lekesi bir mühür gibi parlıyordu sabah uyandığımda, Yağız yakmıştı bu kınayı avucuma. Gözlerimin içine meydan okur gibi bakmıştı, kırmızı örtünün altından gözlerindeki tehditkâr ve kararlı havayı görebileceğimi bilir gibi. Derin bir nefes alıp seccademden kalkarken günün ilk ışıklarının ne kadar da iç karartıcı olduğunu düşündüm. Bugün güneş doğmuyordu sanki içimde ölüyor gibiydi, can çekişiyordu sanki dünya bağıra çağıra. Ahşap evimizin eski, küçük penceresinden içeri sızan gün ışığı ruhumu delip canımı yakıyordu. Kaçabilir miydim peki? Yani arkama bakmadan gitsem bugün kurtulabilir miydim? İçimde bir kere daha deneme isteği vardı hala. Ama mecalim yoktu. Ve içimdeki pesimist Zeynep yapamazsın diye haykırıyordu ha bire. Haklıydı da. Kaç kere denemiştim de becerememiştim. Yine olsa yine yapamazdım biliyorum Yağız beni arar bulurdu bir şekilde. Artık anlamıştım bunu. Ve bir yanım ne kadar kaçarsam kaçayım onun tanıdık, aşina yüzünün beni bulmasını istiyordu. O yanımdan da nefret ediyorum işte! Sabah kalabalık bir köy kahvaltısı yaptık. Annem kuzinenin fırınına tereyağlı patates koydu. Bahçemizdeki tavukların yumurtalarıyla dolu dolu malzemeleri olan koca bir tencere menemen yaptık. Çayı üç demlikle demledik. Zeytini peyniri yemek tabağı ile koyduk masaya. Fırından çıkan sıcak ekmeğe tuzlu tereyağını da bastık. Evi hınca hınç dolduran çoluk çocuk, kadın erkek neredeyse otuzu geçen sayımızla bu sabah sofraya oturup aç kalkan olmamıştır. Hepimiz tıka basa doymuştuk. Kahvaltı sofrasını topladıktan sonra ablamlar bana yine yöresel bir kaftan giydirmişlerdi. Başıma işlemeli oyalı tülbentler kapatılmıştı ki kapının önünde korna sesleri ve silah sesleri ile beraber onlarca araba birikmişti bir anda. Kız almaya gelmişlerdi. Gidiyordum. Gelmişlerdi. Götürmeye... Ecelime... Babam geldi odaya, herkes çıktı o gelince, kapının eşiğine geçtiler. Belime kırmızı kurdele bağlamak için gelmişti babam. Konuşmadık hiç. Ben öfke ile bakıyordum ona. Ağzımı açsam belki de düğün günü dayak yiyen kızlardan olabilirdim. Ana habere falan çıkardık. Sustum. Babam da acele ile bağladı bekâret kemerimi. Kardeşlerim kapıya dayandı ve amcamdan yüklüce bir bahşiş kopardı. En büyük abimin kolunda çıktım evden dışarı. Başımdan şekerler, bozuk paralar, pirinçler atıldı. Ayağımın dibinde nar parçalandı. Kapının önünde Yağız için küçük bir tüp ve tava hazırlandı. Bizim buralarda adettir damada yumurta pişirirler kızı vermeden önce. Yağız kırk yıllık bir şef gibi pişirdi yumurtayı. Sarısı ortasında inci gibi kalmıştı. Hatta gıcıklık olsun diye de birkaç defa tavada havaya uçurmuştu yumurtayı. Yani ben ev kızıyım öyle gösteriler yapamam. Bu adam yumurtayı böyle yapıyorsa benden nasıl yemekler bekler Allah bilir... Alkışlar eşliğinde Yağız'ın uçaktan bozma arabasının çiçeklerle süslenmiş haline bindik, yanıma ablam bindi. Arabayı Yağız'ın abisi kullanıyordu. Arkamızda bizi geçmeye çalışan, önümüzü kesmeye çalışan arabalar bir bir soluyordu bizim arabayı. Korna sesleri ve silah sesleri ise konvoyumuz boyunca hiç dinmemişti. Gerçekten evleniyorduk. Ve şuan düğüne katılan herkes benden ve Yağız'dan çok daha fazla coşkulu görünüyordu. Yağız gülümsemeye çalışsa da yüzündeki gerginliği her fırsatta gözleyebiliyordum. Rol yapıyordu ama iyi rol yapıyordu. İlk önce kuaföre geldik. Burada gelinliğimi giyip hafif bir makyaj yapıldı yüzüme. Artık başımı örten kırmızı örtüm olmadığı için kendimi çıplak kalmış gibi hissediyordum. Ama üzerimdeki gelinlikle beraber ben de rolüme kaptırmak ve bugünün tadını çıkarmak için can atmaya başlamıştım. En azından gelin olmanın tadını çıkarabilirdim. Zaten iki gündür ağlamaktan da yorulmuştum. Ayrıca düğüne gelenlerin mutluluğunu da kıskanmıştım, ne yalan söyleyeyim. Kuaförden çıkarken yine başımdan atılan şekerler, bozuk paralarla beraber içimdeki gelinin de ruhu şenlenmişti. Herkes bana imrenerek bakıyordu, Yağız bile! Üzerimdeki gelinlik tam istediğim gibiydi. Onlarca arabalık bir konvoyla düğün salonuna doğru ilerliyorduk. Korna sesleri hiç kesilmiyordu. Arada yolumuzu kesen gençlere Yağız'ın abisi cebinden çıkardığı zarflardan veriyordu ama gençleri ikna etmek pek de kolay olmuyordu. Sonunda düğün salonuna geldiğimizde ablam kolumu tutup " inmiyorsun" dedi. Bu da adettenmiş. Gelin arabadan inmiyor parası da almıştık. Amcamın cebi delinmiştir bugün kesin. Düğün salonu şehrin en şık, en elit mekânlarından biriydi. Köydeki coşkulu kalabalığa nazaran burada daha ağır, giyimine özen gösteren konuklar vardı. Hafif bir müzik yayılıyordu salonun dört bir köşesinden. Sahnede beyaz çiçekler ve incilerle süslenmiş gelin masası vardı. Biz salonun merdivenlerinden aşağı inerken alkış kıyametin eşliğinde Mustafa Ceceli – Hastalıkta Sağlıkta şarkısı çalmaya başlamıştı. Çok sonra öğrendim bu şarkıyı amcamın özellikle seçtiğini. Hemen nikâh törenine geçildi. Tören bittiğinde Yağız duvağımı açıp alnımdan öptü. Bu da adettir bizde. Nikâhın ardından, herkesin önünde damat gelini öper. Ama öyle dudaktan şapır şupur değil gâvurlarınki gibi. Alnına nazik bir öpücük bırakır. Bu hem evlendiğini ve artık birbirlerine ait oldukları mesajını verir izleyene. Hem de birbirlerinin ruhlarından bir parçayı herkesin gözü önünde devralırlar böylece. Ağlamak gelmişti içimden. Gözlerim sızladı. Ama tuttum kendimi. Sanki Yağız'ın karşısında çırılçıplak kalmıştım. Sanki etrafımızda kimse yoktu da biz bizeydik ve ben çok utanmıştım. Bizi izleyen insanlardan değil sadece Yağız'dan utanmıştım. Alnıma değen dudaklarının bıraktığı ateş karıncalı bir his bırakmıştı ardında. Kalbime akan o ince ve kızgın histen hoşlanmamıştım. Kaçmam lazımdı benim buradan, kendimi daha fazla kaptırmadan. Takı merasimi ve bol bol fotoğraf çekildikten sonra misafirlerin de iyice azaldığı bir vakitte artık düğün faslını da bitirmeye başlamıştık. Abimler ve ablalarım bile buruk bir veda ile ayrılmışlardı yanımdan. Annem babam gitmişti onlarla beraber. Erkek tarafından tek tük misafir kalmıştı. İşte erkek tarafı dediğim benim de akrabalarım oluyordu sonuçta. Yine de bir gariplik çökmüştü içime. Paldır küldür yuvarlanıyordum sanki bir uçurumdan aşağı ve durduramıyordum zamanı. İçimdeki bütün o yalancı heves yerini buruk, acı bir hüzne bırakmıştı. Yıllardır kendimi kandırmıştım ben onunla evlenmeyeceğim diye. Cılız direnişim de işe yaramamıştı. Yediğim dayaklar yanıma kar kalmıştı sadece. Şimdiden sonrası için de pek bir umudum yoktu. Düğün kısa sürede dağılmıştı. Yağız'ın abisi bizi evimize getirmişti. Evimiz! Burayı daha önce görmemiştim. Bizde şehre evlenen kızın çeyizi baba evinde serilirdi bu yüzden bir süredir köydeki evin bir odasında oyalarım ve eşyalarım açıkta sergileniyordu. Ne gerek varsa! İnsanlar benim havlularımı patiklerimi görüp ne yapacaksa! Eşya yerleştirmeye de gelmemiştik. Zaten kuruluydu bu ev, amcam kız tarafından eşya istememişti. Babamın da işine gelmişti tabi. Burası iki katlı, bahçe içinde dubleks bir evdi. İçi oldukça şık döşenmişti. Eşyalar modern ve pahalı görünüyordu. Mutfak ise televizyonlarda gördüğüm kadar güzeldi. Damatlığının ceketini çıkarmış ve gömleğinin ön düğmelerinden bir kısmını açarak iyice sağılmış saçı başı ile kendini dev ekran televizyonun karşısındaki kanepeye yığmış olan Yağız'ı unutarak " vay be!" diye şöminenin taşlarını okşarken buldum kendimi. Şömine diyorum hani kuzinenin zengin versiyonu. Daha önce bir tek televizyonda görmüştüm ben böyle bir şeyi. Gerçi bunda patates bile közlenmez ama neyse. " Neye şaşırdın bu kadar?" diye sordu Yağız. Sesi yorgun çıkıyordu. " Ben bu kadar zengin olduğunuzu bilmiyordum." Yani amcamın evi de güzeldir ama bu kadar da değildir. Geniş bir evi vardır amcamın. Sultan mobilyaları gibi oymalı ve kadife kumaşlı koltukları ve şıkır şıkır avizeleri vardır. Ama ortalamadır yani. Bu evse dergilerden çıkma gibiydi. Bezgince gülüp alnını ovuşturdu. Bana bir şey söylemedi. Bense durumu kurtarmaya çalışarak " Yani ortak olduğumuzu zannediyordum ama yaşantılarımız arasında dağlar kadar fark var." Diye ekledim. Yağız'ın kaşları çatıldı. " Babamla amcam ortak değil. Babam bir fabrika işletiyor ve amcamdan da ürünlerini alıyor hem de ikisine miras kalan ortak tarlanın ürünlerini parasını vererek alıyor ve piyasadaki diğer çiftçilerden çok daha yüksek bir fiyat ödüyor. Eğer amcam parasını pavyonlarda çarçur etmeseydi siz de çok rahat yaşayabilirdiniz." " Benim babam" dedim kaşlarımı kaldırarak " Pavyona gidecek bir adam değil. Lafını bilerek konuş bence. İftira atmak günahtır." Bana kesik bir gülüş attı. " En son babanı ben aldım pavyondan." Dedi. Hayır yani bir de buna inanmamı bekliyor! Hayatta inanmam babamın böyle bir adam olduğuna! " Sana inanmıyorum!" dedim ayaklarımı yere vurarak. Bezgince başını geriye attı. " İnansan şaşırırdım zaten." Tam ağzımı açacakken " Artık yukarı çıkıp başımı şişirmeyi bıraksan diyorum. Yeterince yorgunum bir de senin saçmalamalarınla uğraşamam." Diyerek beni susturdu. Bir elini de havaya kaldırmış bu kadar yeter mesajı veriyordu. Ayaklarımı yere vurarak merdivenleri çıktım. Üzerime iyice yapışan gelinliğe baktım yatak odasındaki boy aynasından. Güzeldim. Keşke kafamın içi de bu kadar güzel olsaydı diye geçirdim içimden. Sonra biraz kıvrandım ama aptal düğmeleri bir türlü açamadım. Tabi bunu gelin açsın diye yapmamışlar damatlar açsın diye yapmışlardı büyük ihtimalle. Başıma yüzlerce iğne ve dikiş ipi ile monte edilen duvağımı bin bir zahmetle uğraşarak çıkardım. Gelinliğimin tarlatanını çıkartsam da ağırlığından bir şey kaybetmemişti meret. Yine de inat ettim ve aşağı inip o sarı mendeburdan yardım istemedim. Yatak odasına özel banyoya geçip elimi yüzümü iyice yıkadım. Sonra bir güzel abdest alıp dolapları karıştırmaya başladım. Askıda yeni bir ferace gördüğümdeyse gözlerim ışıldamıştı resmen. Feraceyi gelinliğimin üzerine geçirdim. Önce yatsı namazımı kıldım. Ardından iki rekât nafile namazımı kıldım. Bu Rabbime her halime şükrettiğimi göstermek içindi. Zifaf namazı diye düşünmeyelim lütfen. Bu gece öyle kolay teslim olmaya hiç niyetim yoktu. Hayır, hayır. Bu gece öyle bir şey olmayacaktı. Gerekirse şu pencereden gözümü kırpmadan atlayabilirdim. Evet, bu kadar gözü kara olsam da çok yorulmuştum iki gündür. Bu yüzden secdede uyuya kalmıştım. Ne kadar zaman geçtiğinin farkında değildim. Bir süre sonra yatak odasının kapısı açıldı yavaş yavaş ve odanın ışığını açtı Yağız. Çıkardığı seslerle beraber zaten çok da dalamadığım uykumdan uyanmıştım. Yalpalayarak yürümeye başladı sarı uyuz. Secdede yanıma geldi. Gözleri ve burnu kıpkırmızı olmuştu. Sarhoştu, hem de zil zurna sarhoştu. Beni kolumdan tutup yatağa doğru getirdi. Direnmeye çalışmıştım ama sarhoş haline bile karşı koyamayacak kadar güçsüzdüm belli ki. Sesim de çıkmıyordu korkudan. Yağız bir elini yanağımda gezdirirken odadaki cisimleri tarıyordum gözümle. Hem bayıltacak kadar ağır hem de öldürmeyecek kadar yumuşak bir şeyler arıyordu gözlerim. " Mary" dedi Yağız yüzüme bakarak " İs that you?" Engin yabancı dizi kültürüme dayanarak bana meri diye bir kızın adı ile seslendiğine emindim. Büyük ihtimalle şu ecnebi sevgilisini sayıklıyordu sarhoş kafasıyla. " Sarhoşsun sen, bırak beni." Diye inledim. Yatağa oturup başını ellerinin arasına aldı. " I miss you" dedi ağlamaklı bir sesle. " So much" diye ekledi. Küfür etmiyorduysa iyiydi. Sarhoş olunca kendi dilini unutanı da ilk defa görüyordum. Birkaç kere abilerim ergenlik zamanlarında böyle sarhoş gelmişti eve ama onlar gereksiz naralar falan atıyordu. Gülücüklerle bana sarılıp öpüyorlardı yatağa yatırana kadar. Gerçi abilerimin İngilizce bildiğini de sanmıyorum ama. Böylesini hiç görmemiştim. Yağız İngilizce bir şeyler daha sayıklamaya devam etti sarhoş ağzı ile geveleyerek. Sonra da söylene söylene sızdı. Uykuya dalana kadar izlemiştim onu. Dizlerimin dermanının kalmadığını ise çok sonra fark etmiştim. Dolaptan bir battaniye ve yastık aldım kendime. Sessizce merdivenlerden inip salondaki geniş kanepeye gömdüm bedenimi. Uykunun kollarına bıraktım kendimi. Sabah mutfaktan gelen tıkırtıların sesi ile uyandım. Gözlerimi açtığımda bulunduğum odayı garipsedim ilk başta. Nerede olduğumu idrak etmem birkaç dakikamı almıştı. Burası gün ışığında çok daha güzel görünüyordu. Duvardaki kâğıt ve evin mobilyaları gerçekten çok modern ve zevkli duruyordu. İçimdeki merak dürtüsüne yenik düşerek seslerin geldiği yöne doğru ilerledim. Yağız mutfaktaydı. Üzerinde lacivert, rahat bir eşofman vardı. Elinde kahve kupası ile bana doğru döndü ve alaycı bakışları ile beni süzdü. " Çok mu sevdin gelinliğini?" diye sordu alayla. Üzerime baktım. Gelinlik hala üstümdeydi. Başımı önüme eğip " Çıkartamadım da..." diye mırıldandım. " Ne yapmayı düşünüyorsun? Bir hafta boyunca üzerinde gelinlikle gezmeyi falan mı?" Komik şey! Boğazımı temizlemek için bir iki öksürüp " Düğmelerini açamadım." Diye düzelttim. Herhalde çıkartmaya kıyamadım sanmıştı bu sarı öküz. " Belediyeyi çağırayım mı?" diye sordu bu sefer aynı alayla. Acaba hala sarhoş olabilir miydi? Ben tam ağzımı açıp çemkirmeye hazırlanmışken mutfak tezgâhında duran telefonu çaldı. Ekranda yazan isme baktı önce sonra açıp kulağına götürdü. "oğlum sen neredesin?" diye sordu yarı öfkeli bir sesle. Telefondakinin ne dediğini duyamıyordum. " Zevzek zevzek konuşma" diyerek tersledi telefondakini. Telefonla konuşurken bir yandan da arkama geçip gelinliğimin düğmelerini çözmeye başlamıştı. " Canlı bir tavuk al ve gel." Dedi telefondakine. " Bilmiyorum bu saatte nereden bulacağını. Bul ve getir işte! Çok konuşma dediğimi yap!" diye tersledi yine telefondakini. Kısa süre sonra " Git üzerine düzgün bir şeyler giy." Dedi kulağıma eğilerek. Nefesi tenime değdiğinde tüylerim ürpermişti. Hiç ardıma bakmadan üst kata çıkıp üzerime günlük bir kıyafet geçirdim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD