Kanlı çarşaf

1256 Words
selamun aleykum bölüm kısa farkındayım tekrar bilgisayar bulduğumda kaldığım yerden devam edeceğim inşaAllah. idare ediverin. toparlandıkça devam ederiz uzun uzun ;) keyifli okumalar... ** Üzerimi bir çırpıda giyinip aşağıya indim. Direk mutfağa geçip kahvaltı hazırlamak için işe koyuldum. Her ihtimale karşı iki kişilik hazırladığım kahvaltıyı aslında tek başıma yapmaya niyetliydim. Yani o sarı çıbanı sofraya çağırmak gibi bir niyetim yoktu. Suratsız! Kahvaltıyı hazırlarken kapı çalındı. Merak edip kapıya doğru geçtiğimde Yağız'ın kapıyı açtığını gördüm. Kapıda da yine bizim uzak akrabalardan Salih abi vardı. Elinde canlı bir tavuğu kanatlarından tutuyordu. Tavuk acı acı gıdaklıyordu. " Aferin" dedi Yağız Salih abiye " Nereden buldun bu tavuğu?" " Saliha teyzenin kümesten çaldım." Salih abinin gevrekçe gülerek verdiği cevap ile kendime engel olamayarak hafifçe güldüm. Çıkardığım ses anında Yağız'ın dikkatini çekmiş, çatık kaşları ile kararttığı yüzünü bana çevirmişti. Başı ile bana işaret edip içeri girmemi söyledi. Bu harekete oldukça aşina biriyimdir aslında. Abilerim, ablalarım ve babam sıklıkla yapar bu hareketi bana. Gerçi Yağız yapınca biraz daha ürkütücü olduğunu itiraf etmeliyim. Sessizce mutfağa geri döndüm. Sarı çiyan, Salih abi ile bir süre daha konuştuktan sonra adamı içeri bile almadan kapıdan yolcu etti. Sonra mutfağın kapısını açıp bana seslendi. " Büyük bir bıçak alıp yatak odasına gel." Derin bir nefes alıp çekmeceden büyük bir bıçak aldım elime. Elim titriyordu merdivenleri çıkarken. Bu bıçağı Yağız'a saplayıp arkama bakmadan gidebilirdim buralardan. Yatak odasının kapısından girdiğimde Yağız'ı elinde canlı tavukla beraber gördüğümde tekrar bir gülme isteği yerleşmişti kalbime. Komik görünüyordu. Tavuğu nasıl tutacağını bile çözememiş hayvan da iyice rahatsız olduğu için huysuzlanmıştı. Bıçağı Yağız'a uzattığımda çaresiz bakışlarla elimdeki bıçağı süzdü. Elinde tuttuğu tavuğu bezgince bir hareketle bana uzatıp " sen şunu tut" dedi. " Ne yapacağım ben bu tavukla?" " Getir" diyerek yatağın üzerini işaret etti. " Kafasını şuraya yatır ve hareket etmemesi için sıkıca tut." Tavuk kesme konusunda acemi olduğu her hareketinden belli oluyordu. Yine de soğukkanlı ve kararlı görünüyordu. Aslında ben köyde annemle beraber çok tavuk kestiğim için bu konulara aşinaydım ama bunu söylemek niyetinde değildim hiç. Yağız tavuğa acıyarak baktı. " Kusura bakma" diye mırıldandı, sayıklar gibiydi. Tavuğun boynuna dayadığı bıçakla beraber güçlü bir hamle ile boynunu kesti. Gırtlağından kanlar akmaya başlayan tavuğu elimden alıp yatağın ortasına tuttu kısa süre ve sonra cansız tavuğu kenarda tuttuğu bir market poşetine koyarak " Nasıl oldu?" diye sordu. Yine odada ben yokmuşum gibi kendi kendine sayıklıyordu. Bir Picasso tablosu gibi dedim içimden. Ama bunu sesli söyleyecek cesaretim yoktu o an için. Şimdi siz bu seremoninin sebebini merak etmişsinizdir. Bizim buraların gereksiz adetlerinden biri de " Kanlı çarşafı Sergileme" âdetidir. Eskiden gerdek gecesi gelin ve damadın yanında her iki aileden de bir kişi nöbetçi kalır gece o iş bitene kadar beklerlerdi. Eskiden dediğime bakmayın abilerim ve ablalarım için bile yapılmış bir adetten söz ediyorum. Sonrasında kanlı çarşaf alınır erkek evinin balkonuna asılır günlerce sergilenirdi. Evet, oldukça utanç verici bir durum ama bazı kızlar bundan gurur duyuyorlar maalesef. Namuslarının göstergesi sanıyorlar kanlı çarşafı. Oysa cümle âleme sergilenen iki damla kan hiçbir şeyin kanıtı olamaz. Muhtemelen bizim çarşaf da amcamın köydeki evinin balkonunda sergilenecektir birkaç gün boyunca. Mide bulandırıcı ve kadını aşağılayıcı bir adet işte. " Sen çarşafı katla ve bir çantaya koy." Dedi Yağız ben kan damlalarına tiksinti ile bakarken. " Tavuk?" dedim gözlerimi çarşaftan ayırmadan. " Ne?" kaşlarını kaldırmış kanlı ellerini sallayarak bana bakıyordu. " Tavuğu ne yapacağız?" " Çorba yaparsın. Ne bileyim." Başımı eğdim. Doğru ya! Atacak değiliz hayvanı. Ama kümesten çalınmışsa yenmez ki bu hayvan mundar olur. Tam odadan çıkacakken, sessizce bekleyen Yağız bir mengene gibi kollarımı tutup sıkarak yüzüme doğru eğildi. " Bu odada olanlar aramızda kalacak." Sesi tehditkâr ve buyurgandı. " Aileme, anneme babama saygıda kusur etmeyeceksin. Kimse bu durumu bilmeyecek." " Nereye kadar?" " Gittiği yere kadar! Sen o kadarına kafanı yorma. Dediklerimi yap yeter." Ellerine bulaşan ıslak kan kıyafetimi de lekelemişti. Artık ne yaparsak yapalım elimize bulaşan kan da pislik de birbirimize değecekti bundan sonra. Bir hışımla odadan çıktı. Derin bir nefes alırken gözüm yine kanlı çarşafa takıldı. Bugünü de atlatmıştım da ya sonrası? Sonra ne olacaktı? Biz bu evde nasıl yaşayacaktık böyle? Böyle mi yaşlanacaktık? Bunların hepsini geçiyordum da Yağız'ın da beni istemediği gerçeği çarpıyordu sanki yüzüme. Tüm cevaplarım buradan başlıyordu ruhumdaki yolculuğuna. Evet, ben onu istemiyordum. Ama onun bana böyle davranması gücüme gitmişti. Neden olduğunu bilmiyorum ama üzülmüştüm bu duruma. Kendimi yalnız ve garip hissetmemi saymazsak bir de istenmeyen tüy gibi kalmıştım ortada. Aşağıya indiğimde Yağız mutfakta, kahvaltı masasına kurulmuştu. Çayını doldurmuş, tavada pişirdiğim kapı çalınca da altını kapattığım sahanda kendine bir tabağa koymuş telefonuyla ilgileniyor bir yandan da kahvaltısını yapıyordu. Çok acıkmıştım. Kendime çay doldurup usulca masaya oturdum. Sessizlik içinde kahvaltımızı yaparken masum bir şekilde " Bugün ablamlara gidebilir miyim?" diye sordum. Sonuçta evliydik ve izin alma gereği hissediyordum. Gerçi aynı anda keşke sormasaydım diye geçirdim içimden. İlk günden kendimi bu kadar ezdirmem doğru muydu? Başını telefonundan kaldırdı. Gece gibi kararan gözleri ile bana baktı. " İstersen bavulunu hazırla da seni direk terminale bırakayım." Alay eder gibi bir hali vardı. Anlamamış bir şekilde kaşlarımı çatarak suratına baktım. " Düğün günü evden çıkmak istemenin manası ne?" Bu soru karşısında kaşlarımı havaya kaldırdım. Hala kaçma planları yaptığımı mı sanıyordu bu adam acaba? " Bak küçük aptal! Aklında ne gibi saçma planlar varsa onları unutacaksın. Duydun mu beni?" " Ne yapayım böyle mutsuzken seninle evcilik mi oyunu oynayacağım ömrümün sonunda kadar? Aynı evin içinde iki yabancı gibi mi yaşayacağız?" " Mutlu olmak için önce mutlu etmeyi bilmelisin. Sen mutlu olmak istemiyorsun. Bencillik ediyorsun sadece. Kimse seni mutlu edemez, sen kendin mutlu olmayı öğrenmedikten sonra daha çok ağlarsın böyle. İstediği oyuncak alınmamış küçük bir çocuk gibi ağlayıp diretiyorsun." Yüzüne anlamsızca baktım bir süre. Sesi normalden gür çıkmıştı. Öfkelenmeye başladığını boynunda kabaran damardan ve çenesini sıkmasından anlayabiliyordum. " Benim hayatım kaymış be! Sen ne zannediyorsun acaba? Sana dünya güzel tabi. Sen istersen mutluluğu dışarılarda arayabilirsin. Sen istersen aldatır istersen döver istersen alır toprağa gömersin. Siz ne isterseniz o olur bu hayatta. Sonra da gelir karşıma geçer çocuk gibisin dersin elimden kayıp giden hayatımı bir çocuğun şımarıkça direttiği oyuncağa benzetirsin." Ağlamak istemiyordum ama gözlerim ve burnum çoktan sızlamaya başlamış sesim de konuşurken titremişti öfkeden. Benim hayatımı değersiz görmelerinden bıkmıştım artık. Bu sadece bana yapılan bir şey değildi elbette, bizim buralarda kızların söz hakkı yoktu aslında. Bu daha da hırslandırıyordu beni. Yağız dişlerini sıkıp bana baktı öfke ile. " Bugün gözüme çok görünme." Dedi sakinleştirmeye çalıştığı tok bir sesle " Ayak altında da dolaşma." Diye ihtarını yeniledi sofradan kalkarken. Tabağını ve bardağını alıp lavaboya koydu yavaşça sonra ağır adımlarla mutfaktan çıktı. Arkasından dalgınca baktım bir süre. Sonra aklıma bizim oraların saçma adetlerinden biri daha geldi. Gelin ve damadın en az üç gün evinden çıkmaması gerekiyordu. Eski zamanlarda bunu tarlaya gitmemek için bahane ederlermiş sonradan adet olmuş. Düğün günü gelin ya da damat evden çıkarsa bir aksilik olduğu dedikodusu yayılırmış etrafa, dalga dalga. Bunu düşünememiştim belki ama o kadar lafı da hak etmediğime emindim. Yani kaçmak güzel fikirdi ama henüz diğer iki başarısızlığımı hazmetmiş değildim. Yine de elbette bu evcilik oyununa sonuna kadar tahammül edebilecek sabır yoktu bende. Kendimi tanıdığım kadarı ile biliyordum bunu. Ama kaçmak için de enerjim kalmamıştı. Ben mutfağı toparlarken kapı çaldı ama bu sefer merak edip bakmadım bile. Mutfaktan çıktığımda kapının kenarında koyduğum çarşaf poşetini göremeyince kapının neden çaldığını anlamam zor olmadı. Gerdek kuryesi gelip emaneti almıştı. Yüzümü buruşturdum. Ailemin önünden geçeceği o evin balkonunda rüzgârda savrulan çarşafı düşündükçe midem bulandı. Yağız salonda televizyonu açmış karşı kanepeye oturup kitap okumaya başlamıştı. Çok sıkıcı görünüyordu. Yatak odasına geçip yatağa yeni nevresim serdim. Ve tefsir kitabımı açıp okumaya başladım. Yağız'a tekrar görünmeye hiç niyetim yoktu o yüzden günümü bu odada geçirmeye karar vermiştim. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD