Üç gün boyunca Yağız ile çok fazla karşılaşmadık. Aynı evin içinde iki yabancı ruh gibi geziyorduk. Benim konuşacak çok şeyim vardı ama konuyu açacak cesaretim yoktu, lafın bir yerden açılmasını bekliyordum hep. Yağız'ın ise benimle konuşma isteği olmadığı için nadir zamanda bir araya geldiğimiz yemek sofrasında bile tabaklarımıza değen çatal kaşığın sesinin ötesinde ses olmuyordu mutfakta.
Gece yarısına doğru evden çıkıyordu Yağız. Nereye gittiğini merak ediyordum evin önündeki ıssız yolda akıp giden arabasını penceremden seyrederken. Belki bir başka kadının koynunda uyumaya gidiyordu. Belki arkadaşları ile takılmaya gidiyordu. Belki de tek başına bir yerlerde oturup düşünüyordu kendi kendine. Her ne yapıyorsa yapsın sabah namazına kalktığımda onu salondaki kanepede uyurken görmek bana güven veriyordu. Saçmaydı belki ama bir erkeğin sessizliği şiddetinden çok daha bağlayıcı kılıyordu kendini sonunda. Belki üzerime yürüse, beni zorlasa ya da canımı yaksa ondan nefret etmeye devam edebilirdim ama o bunları yapmayıp sessizce bekliyordu. Neyi beklediğini bilmiyordum ama sessizliği çok yumuşaktı, acıtmıyor ve nedense canımı yakmıyordu.
Üç günün sonunda, evlendiğimizin dördüncü günü, kayınvalidem, yani Meryem yenge ve iki kızı gündüz oturmasına geldiler ilk iş. Görümcelerim... Aslında onlar Yağız'la görüşüyorlardı telefonla. Ama ben ailemle haberleşmemiştim henüz, çünkü burada gelin kız ailesini arayamazdı ama damadın ailesi ayrıcalıklıydı. Artık kızın ailesinin bir ehemmiyeti yoktu çünkü, onun ailesi de erkek tarafı oluyordu bundan sonra.
Meryem yengem her zaman iyiydi bana karşı. Anlayışlı ve sevecendi. Klasik kaynanalardan değildi. Bizim yörede kayınvalidenin bir ağırlığı olur mesela başı yukarıda gezer, emir verir, buyurgan ve her şeye kulp bulan suratsız insanlardır. Sizi her bakışıyla aşağılarlar. Eve gider kocasından dayak yer ama gelir oğlu seni dövsün diye uğraşır. Nasıl bir mantık anlamıyorum. Hırs mı yapıyorlar? Kimse mutlu olmasın mı istiyorlar? Bilmiyorum.
Meryem yengem öyle biri değildi. Kızlarıyla da aram iyiydi eskiden beri. Şerife benden küçüktü zaten Filiz ise bir iki yaş büyüktü. İkisi de kafa dengim sayılırdı. Aynı okulda okumuştuk Yağız gibi. Zaten şehrimizde doğru düzgün fazla okul olmadığı için aynı okula gitmemiz de şaşılmayacak bir durumdu.
Ben mutfakta hazırladığım ikramları servis etmek için tabaklara dizerken Şerife de bana yardım için yanıma gelmişti. Sürekli gülümsüyordu. Siması abisini andırsa da suratsız olmaması kıza güzellik sevimlilik katıyordu.
" Nasılsın?" diye sordu Şerife samimi bir şekilde. " Abimle evlilik nasıl gidiyor?"
Evli miydik biz ya? Unutmuşum ben onu. Abini gördüğüm mü var ki? Demedim tabi ki!
" İyi gidiyor, henüz başındayız malum. Pek bir şey anlamadım şuan."
Gözlerimi Şerife'den kaçırırken kendime aynı soruyu sordum. Nasıl gidiyordu bizim evlilik sahiden?
" Ben çok sevindim abimle evlenmenize. Bir ara babam bile vazgeçmişti bu beşik kertmesinden. Abimi başkası ile evleneceğine kesin gözüyle bakıyorduk. Hepimiz şaşırdık açıkçası."
Elimdeki poğaçayı tabağa bıraktıktan sonra Şerife'ye dönüp kaşlarımı kaldırdım. Gıybet kokusu alıyordum resmen. Sanki ilk defa Yağız'la ilgili bir konu da ilgimi çekiyordu. Stockholm sendromuna mı kapılıyordum acaba? Hani tutsak düşünce zebanisine âşık olan insanlar gibi bir yanım Yağız'a bağlanıyordu sanki engel olamadığım bir şekilde.
" Eee?" dedim Şerife'nin devam etmesi için.
" Biliyorsundur işte. Bu berdel durumu çıkınca abim bizi bile şaşırtıp 'o benim beşik kertmem kimseye berdel verilemez' falan dedi. Ay çok romantikti Yaren abla. Korkusuz bir kahraman gibi atıldı ortaya. O akşamki aile toplantısında nasıl büyük bir kavga çıkmıştı hala unutamıyorum. Laf aramızda seni berdel vermeyi düşündükleri adam var ya Kamil abi tam bir delidir. Psikopattır da. Kız kardeşleri bezmişti ondan. İçkisi, kumarı, eroini falan ne pislik ararsan hepsine bulaşmıştır yani. Belalıdır da, kaç kere hapse girip çıktı bilmiyorum. Allah korusun o adamla evlenseydin yaşatmazdı seni. Günyüzü görmezdin herhalde."
Gözlerimi kısmış pürdikkat bir şekilde Şerife'yi dinliyordum. Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki. İşin kötüsü birçok şeyi de bilmek istemiyordum ben. Küçüklüğümden beri böyleydim. Yağız'la ilgili konulara geçince odaları terk eder onunla ilgili bir şey duymak bile istemezdim. Belki bu yüzden de onu pek tanımadığımı düşünüyordum şimdi. Ya da ben çok başka bir Yağız tanıyordum ve beni hayal kırıklığına uğratan da buydu. Tanıdığım, bildiğim Yağız bu adam değildi!
" Aman neyse" dedi Şerife bir anda kendini toparlayarak " Şimdi bunları konuşmaya gerek yok. Abimle mutlu olacağına eminim ben. Ama onu seninle paylaşmak benim için hiç de kolay değil ne yalan söyleyeyim."
Paylaşmak mı? Hiç güleceğim yoktu. Al canım hepsi senin olsun, diyecektim ama dilimi ısırdım.
" Abini elinden almak gibi bir niyetim yok." Dedim onun yerine, dudaklarımı kıvırarak.
Tam bu sırada içeri Filiz abla girdi. " Nerde kaldınız? Dedikodu mu yapıyorsunuz bensiz?" diyerek mutfağa girdi. Sanki ayıp bir şey konuşuyormuş gibi suspus olmuştuk Şerife ile ikimiz. Birbirimize bakıp gülüştük.
Tabakları ve çayımızı alıp içeri geçtik. Meryem yenge koltuğa yerleşmiş ve elişini eline almıştı. Torunlarına yelek örüyordu mavi bir ipten, büyük oğlunun hanımı hamileydi herhalde onun için olmalıydı bu yelekler de. Şerife önüne bir sehpa koyup ikram tabağını da üzerine yerleştirince elişini çantasına koydu.
" Eline sağlık kızım" dedi memnuniyetle.
Son bir ayım ablamdan kurs görmekle geçmişti. Poğaçanın, kısırın püf noktalarını iyice bellemiştim artık. Keklerimse zaten dilden dile dolaşırdı eskiden beri. Özellikle havuçlu keki konuştururum. Ağlatırım deyim siz anlayın.
" Afiyet olsun yenge" deyince kaşlarını kaldırdı.
Boğazımı temizleyip " yani anneciğim" diye düzelttim ama çok da iğreti duruyordu bu kelime, ağzımın içinde sanki yuvarlanıp düşecek gibiydi.
Meryem yengenin yüzü ciddileşti. " Bak kızım, Yağız benim oğlum olabilir ama sen de benim elimde büyüdün, kızım sayılırsın artık. Bir sıkıntın olursa çekinme bana gelmek için sakın. Bizim oğlan biraz sert mizaçlıdır." Derin bir nefes aldı. " Biz onu böyle olmaya zorladık biraz da. Fazla üstüne düştük sanırım. Biliyorsun onun durumu biraz özeldi."
Bilmiyordum. Özel bir durumu yoktu benim için Yağız'ın. O Yağız'dı işte. Zorla evlendiğim adamdı. Ötesi yoktu benim düşüncelerimin.
" Aman anne" diye araya girdi Filiz abla. " Yağız Yaren'i küçüklüğünden beri hep koruyup kollamıştı biliyoruz yani. Kafana takacak bir durum olduğunu sanmıyorum ben. Yağız Yaren'e kıyamaz, onu üzebileceğini sanmıyorum ben."
" Nasıl koruyordu?" diye sordu Meryem yenge. Hay ağzını sevdiğim kaynanacığım lafı da ağzımdan almıştı. Beni Yağız'dan kim korumuştu bugüne kadar peki?
" Köye gittiğimizde abilerinin elinden kurtarırdı hep Yaren'i. Okulda da kaç çocukla dövüştü artık sayısını unutmuşuzdur. Hani eli yüzü bere içinde gelirdi de bir şey demezdi ya, hep Yaren için dövüşürdü son senesinde. Notları bile düşmüştü o sene, hatırlarsan. " Poğaçasından bir ısırık aldı. " bu çok güzel olmuş Yaren, bir ara tarifini verirsin artık." Diyerek konuyu değiştirdi.
Meryem yenge ile şaşkınlık konusunda birbirimizle yarışıyorduk o anlarda. Ben kendimi sorguluyordum. Bugüne kadar Yağız'ı tanımamak için direnmiştim. Ondan uzak kalmayı da başarmıştım kendimce. İsmini duyduğumda kulaklarımı kapatıyordum, yüzünü gördüğümde yolumu değiştiriyordum. Bunlar Yağız'dan değil beşik kertmemden kaçma yöntemimdi aslında. İşe yaradığını da düşünüyordum. Ama şimdi sanki çok başka bir dünyaya adım atıyormuş gibi hissediyordum kendimi. Bilmediğim çok başka bir aleme akıyordum elimde olmadan sanki.
O sarı çiyan okuldayken beni sürekli azarlar, hareketlerime dikkat etmediğimi söyleyip tehdit ederdi mesela. Ama birileri ile kavga ettiğine hiç şahit olmamıştım. Abilerimin Yağız'dan çekindiğini bilirdim de beni ellerinden kurtardığını da anımsamıyordum açıkçası. Yani öyle bir iki anı vardı aklımda ama çok da net değildi. Velhasıl Yağız hakkında bilmediğim çok şey vardı. Aslında ben onu kendi kafamda yazıp çizmiş ve bir şekle sokmuştum. Bu Yağız; uyuz, gıcık ve itici bir tipti. Gerisini de sorgulamaya gerek duymamıştım. Ama şimdi ne kadar kötü olursa olsun onun bana zarar vermeyeceğine neredeyse emin olmak üzereydim. Bu çok üzücü bir şeydi benim için. Çünkü içimde, tam da kalbimde inşa ettiğim korunaklı duvarlar yıkılıyordu sinsice. Bundan hoşlanmıyordum. Ona bağlanmak, kendimi ona karşı borçlu hissetmek istemiyordum.
Bir süre daha konuşmaya devam ettik. Düğüne gelenleri çekiştirmeye başlamıştı kızlar hemen.
Yağız da yetişmişti minik toplantımızın sonuna doğru. Onu görünce nedense bir anda telaş yapmıştım. Kalbim hızla çarpmaya elim ayağıma dolanmaya başlamıştı. Rol yapmam gerekiyordu aslında ama ben acemice telaşımla tam bir yeni gelin olmuştum istemsizce.
Yağız salona girince içerideki kızların gözleri ışıldadı. Herkesi tek tek öperken onları izledim. Ben abilerimle böyle içten ve samimi bir şekilde sarılmamıştım hiç. Annesi ile sarılması ise içimi titretmişti. Annemi özlemiştim sanki bir anda.
" Aç mısın?" diye sordum tekli koltuğa yorgunca oturan Yağız'a.
" Çok aç değilim aslında. Ben de sizinle çay içebilirim."
Aslında yemeğim vardı ama pasta börek yemek istemesi de işime gelmişti. Ben mutfağa geçip Yağız'a bir şeyler hazırlarken o da ailesi ile hasret gideriyordu.
Ben önüne sehpa koyup tabağını verirken " Teşekkür ederim hayatım, ellerine sağlık. Hepsi çok güzel görünüyor." Dedi sevecen bir şekilde.
Gülümsemeye çalıştım ama dudaklarım titredi. Sanırım midem bulanmıştı bu ikiyüzlülükten. " Afiyet olsun" diye mırıldandım ama sesim biraz kısık çıktı. Odadakiler film izler gibi dikkatle bize bakıyordu. Bir an nefes alamıyormuş gibi hissettim.
Yerime oturup sessizce beklemeye başladım. Tepsiyi elimde unuttuğumun farkında bile değildim. Yağız'ın neşeli bir yüz ifadesi ile muhabbet edişini izliyordum. Evlendiğimizden beri güldüğüne şahit olmamıştım. Aslında daha öncesinde de dikkatimi çekmemişti neşeli hali. Demek ki denk gelmemiştim hiç. Yoksa bu ışıltılı görüntü hafızama işlerdi kesinlikle.
Misafirlerimiz gittiğinde evimiz yine aynı kasvetli ve ağır havasına geri dönmüştü. Yağız yine aynı suratsız Yağız'dı. Ben mutfağı toparlayıp çıkana kadar o da evden uzaklaşmıştı çoktan. Buna şaşırmadım. Benimle ne kadar az zaman geçirse o kadar kâr sayıyordu belli ki. Benim de çok umurumda değildi zaten. Yine de sıkılmaya başlamıştım bu evcilik oyunundan. Çünkü en sıkıcı rol bana kalmıştı. Sarı çiyan dışarılarda gün boyu fink atarken ben evde tek başıma kalmıştım. Bu hiç adil değildi. Adil olmasını beklemem de aptallıktı tabi ki. İtiraf etmeliyim; ben aptalın tekiyim. Ve daha da kötüsü aptallığımı seviyorum. Bu, acıyı sevmek kadar saçma bir şey ama yanlış bile olsa kendi doğrumda diretmemin tek nedeni aptallığımdır belki de.
Bütün gece yatağımda bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Düşünüyordum da; ben Yağız'ı ne kadar tanıyordum? Tüm çocukluğum ve şu yaşıma gelene dek harcadığım tüm ömrüm onu tanımamak için çırpınmakla geçti. Çünkü onu tanıyıp sevmem demek kendime ihanet etmem demekti.
Şimdi bir yerlerde bir yanlış olduğunu düşünüyorum. En azından onu tanımaya çalışmak isteyen bir yanım var. Mesela akşamları çıkıp nereye gittiğini merak ediyorum. Annesi ve kardeşleri ile nasıl böyle keyifle sohbet edebildiğini merak ediyorum. Akşamları aynı sofrada otururken konuşmaya başlasak bana ne anlatırdı diye merak ediyorum. Merakım ruhumu kemiriyor. İnandığım her şeyi zelzele gibi sallıyor. Onu merak etmemeliyim. Kalbime bu eziyeti etmeye hakkım yok benim.
Ertesi gün kahvaltı sofrasında suratsız ve sessiz bir şekilde otururken bir anda " Artık ben de ablama gidebilir miyim? Neredeyse bir haftadır evdeyim." Dedim. Çok sıkılmıştım.
Yağız kafasını telefonunun ekranından kaldırıp yüzüme baktı düşünceli bir şekilde. " Yarın akşam beraber gidebiliriz. Eğer müsaitlerse." Dedi.
" Böyle mi olacak?"
" Ne böyle mi olacak?"
O mu beni anlamıyordu yoksa ben mi kendimi anlatamıyordum acaba?
" Her yere beraber mi gideceğiz? Evli çiftler gibi..."
Evli çiftler dediğimde bizi kast etmediğimi biliyordu. Biz evli değildik zorunlu tutsaklar gibiydik. En çok da ben, kafese tıkılmış kanadı kırık bir kuştum bu hikâyede.
" Unuttuysan hatırlatırım, biz seninle evliyiz. Ve nereye gidersen yanında olacağım."
"Ne zamana kadar böyle oyun oynayacağız?"
Dişlerini sıktı. Çenesindeki damarlar kabardı. Ama konuşmadı. Burnundan soluyarak bana baktı bir süre. Yüreğime korku değil güven veriyordu bu hali. Bana zarar vermeyeceğine ne kadar da emindi kalbim. Ah aptal ben!
" İşine bak!" diye tısladı.
" Benim işim ne? Evde durup seni beklemek mi? Tek başıma kalmak ve bu evde çürüyüp gitmek mi? Benim işim ne?"
Sesimi yükseltmiştim, kendime engel olamıyordum. Hayatım nereye gidiyor bilmiyordum. Bu bilinmezlik beni mahvediyordu. Yağız'ın uzak mesafesi, kalbimi yoruyordu. Ucu görünmeyen karanlık bir tünelde gibi hissediyordum kendimi. Nefes alamıyordum. Önümü göremiyordum.
Yağız bir elini yumruk yaptı ve boğuk bir sesle kükredi. Önündeki çay bardağını öfke ile devirdi.
" Sorularından bıktım. Sürekli bir şeyleri sorgulamaktan vazgeç. Sana verilene razı ol." Diye emretti. Her zamanki buyurgan tavrını takınmıştı. Mavi gözleri taş kesilmiş ve önüme seriliyordu yığınlarca. Hedefine isabet edemeyen bir yığın taş eteklerimde birikiyordu onun yüzüne dikkatle baktığım her saniye.
Sandalyesinden kalkıp masanın ayağına bir tekme savurdu ve soluyarak evden çıktı. Cevaplanmayan sorularımla beni baş başa bıraktı. Her zamanki gibi!