El öpmesi

2632 Words
Alnımı arabanın camına dayayıp uzayıp giden arazilerin ortasındaki seyrimize daldım. Yer yer ekilmiş bahçeler, bazı yerlerde büyük taşlar ve çok uzaklarda gibi görünen ince suyolları ve peşindeki yeşil büyük ağaçlar zihnimin manzaralarını dolduruyordu. Bu yola ve manzaraya alışıktım aslında. Belki kısacık ömrümde yüzlerce defa gelip gitmiştim aynı yoldan. Manzaranın değiştiği yoktu belki ama sanki bakan gözlerim değişiyordu her defasında ve gördüklerimi daha farklı yorumluyordum. Uzaklardaki küçük ev grupları ve yeşilliklere baktığımda gidip görmek isterdim eskiden. Her bir köye, her bir yerleşim bölgesine uğramak ve oradaki insanları tanımak isterdim mesela. Şimdi hiç ilgimi çekmiyor yeşillikler, ekilmiş tarlalar, akan suyun kenarında piknik yapma düşüncesi. Hepsi beyhude bir çocukluk hayali, geçerken bu yolun kenarına bıraktığım bir heves olarak kalmıştı sonunda. Yaşlanmış mıydım? Hayır. Çökmüştüm. Ruhum çürümüştü. Bunca yıldır direndiğim bir hayat vardı. O kadın olmayacağım dediğim kadın olarak gidiyordum köye. Yanımda Yağız şoför koltuğunda oturuyordu. Belki de kanlı çarşaf bile hala balkonda sallanıyordu köyde. Herkesin yüzüme ince bir alayla bakacağından emindim. Aslında köye gitmek istemiyordum. Evet, annemi özlemiştim ama ondan başkasını da görmeye hevesim yoktu. Ama Yağız gitmemiz gerektiğini söyledi. Yeni gelinler el öpermiş. Babam da Yağız'ı arayıp davet etmişti. Gitmek zorundaydık yani. Gerçi ben bu hayatta bir şekilde ite kaka bir şeyleri yapmak zorunda kalıyordum sonunda. Buna şaşırmamam gerekirdi. Artık aldırmıyordum da. Rüzgâr beni nereye sürüklerse itiraz etmeden savruluveriyordum o tarafa. Gidecek bir taraf kalmamıştı belki de. " Neden bu kadar sessizsin?" " Ne yapmamı bekliyorsun? Şarkı falan mı söylemeliyim acaba?" Yağız gülümsedi. Aslında güldüğü zamanlarda daha katlanılabilir bir insan olabiliyordu. Sessiz ve uyumlu bir erkek olduğu konusunda da kendime ihanet edecek kadar anılar biriktirmiştim son bir ay içinde. Yağız beklediğim, tanıdığım gibi değildi. O çok farklıydı benim hayalimdekinden. Kaba saba, baskıcı ve işe yaramaz, sırtını töreye dayamış o adamlara benzemiyordu. Onu tanımaya çalışıyordum günlerdir. Sessizliğine anlamlar yüklemeye çalışıyordum. Durgunluğundan kendime pay çıkartıyordum. Bu zamana kadar bencillik ettiğimin farkında varmaya başlamıştım. Çünkü Yağız da mutlu değildi. Kendi evinde misafir gibiydi. Bana söylediği gibi mutluluğu dışarıda arar mıydı bilmiyorum. Ama şimdilik her gece eve geldiği kesindi. Bu da benim aidiyetlik duygusuna kapılmama sebep oluyordu. Sorumluluk duygusu, suçluluk duygusu bir yanımı kaplarken şu yaşıma kadar içimi yakan isyankâr yanlarım da diğer yanımı hırpalıyordu. " Köye gittiğimizde biraz daha güler yüzle durmaya çalış." " Olur paşam. Başka emrin?" Arabanın camından yansıyan görüntüde Yağız'ın başını hafifçe geriye devirdiğini ve yine o sinirlendiği zamanlardaki gibi boynundaki damarın belirginleştiğini fark ettim. Görüntü bir gidip gelse de camdaki yansıma kalbime nakış gibi işleniyordu. " Sürekli lafıma laf verme. Kalbini kıracağım sonunda." Sesinde öfke değil de otoriter bir hava hâkimdi. " Ya da kafanı..." diye ekledi. Tam da Yağız'dan beklediğim gibi. Omuzlarımı silkip acı bir şekilde gülümsedim. Ben hep böyleydim. Tüm gücüm çenemdeydi benim. Yediğim her dayakla beraber dilimi sivriltmiştim. Bir avcının bıçağını bilediği gibi belki... Sonunda tek silahım da bu olmuştu zaten. Kendimi değiştiremezdim. " Sana söylediklerimi hatırlıyorsundur umarım." Yağız'ın sesi gergindi. " Hatırlıyorum. Mutlu görüneceğim, sana aşkla bakacağım falan filan." Dedim ağzımı yamultup gevelerken bir elimi de havada sallayarak. Burnundan soludu. Bana laf anlatamadığı için sinir olduğunu biliyordum. Ve bu garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Yalancı bir zafer edası kuşanıyordum cesaretime. Onu sinir edebilmek bile bir başarıydı benim için. Büyük bir başarı hem de. Benim için büyük dünya için küçük bir adımdı belki ama yine de garip bir haz duymamı sağlıyordu. Başını önce sağa sonra sola yatırdı yavaşça. Boynundan gelen kıt sesini duydum. Sinirleri gergindi. Yağız'ın da bu ziyaretten hoşnut olmadığına emindim. Bir elini direksiyondan çekip çenesinde olmayan sakalları ovuşturur gibi derisini sıvazladı. " Merak etme, ne seni ne kendimi rezil etmeye niyetim yok. Oyunumuza devam edeceğim." Başka çarem mi vardı zaten? Beni Yağız'dan kurtarın desem abilerim mi arkamda dururdu babam mı? Hem Yağız'la evlendikten sonraki hayatım belki de önceki zamanlarıma nazaran daha sakin ve güvenli bile geçiyordu. En büyük tedirginliğim bu rahatımın ne zamana kadar böle gideceğiydi? Yağız ne zamana kadar sessiz, sakin bir eş olacaktı? Ne zamana kadar ayrı odalarda kalacaktık? Ne zamana kadar canımı yakmadan sabredecekti böyle? Yağız bir şey söylemedi. Süper sonik arabasının müzik çalarını açtı. Köy yolunda TRT Fm dışında radyo çekmediği için arabasının kendi hafızasındaki şarkıları açtı. Hoparlörden gelen ses canlı ve güçlüydü. Yağız tekrar emirler yağdırmaya başlamadan önce bakışlarımı yine yoldan akıp giden manzaraya çevirdim ve kulağımda müziğin yankılanmasına izin verdim. Şarkının sözleri ve sözleriyle uyumla dans eden melodisi ruhumu okşuyordu sanki. " Bunca yıldır herkesten kaçtın en sonunda buldum sandın, ansızın içini açtın, yapma dedim yaptın gönül... Gözleri senden uzaktı, fark edilmez bir tuzaktı, sana böylesi yasaktı, yapma dedim yaptın gönül..." Birkaç şarkı sonra bizim ahşap evin patika yoluna girmişti arabamız. Yağmur yağdıkça çukurlaşan toprak yolda araba hafifçe sallanarak ilerliyordu. İyice yavaşlamış ve neredeyse insan adımı ile ilerlemeye başlamıştık. Küçük erkek kardeşim arabamızı görünce bağırmaya başladı. " Anneaaa geldiler!" Gözlerim sızladı. İçimden ağlamak isteği geliyordu. Bu evde kurduğum hayaller, şu pencereden bakıp dalgınca dışarıyı izlerken kaçıp kurtulmak için yaptığım planlar, tüm hırsım tüm heyecanım ve ümidim gözlerimden usul usul akıp yokluğa karışmak için çırpınıyordu adeta. Kısa süre içinde annem, babam, kız kardeşlerim kapıya çıktılar. Yağız arabayı evin kapısına paralel bir şekilde park ettikten sonra son bir defa bana baktı. Gözlerinde tedirgin olduğunu belli eden bir hal vardı. Tek gözümü kırpıp " O iş bende merak etme." Dedim. Başını iki yana sallayarak 'ya sabır' çekti ve arabadan indi ağır hareketlerle. Deliriyordum. Ve artık bunu belli etmemek için de çaba sarf etmeyecek kadar vazgeçmiştim normal görünmekten. Kız kardeşlerim " Ablaaa!" diye haykırarak sarıldılar ben arabadan inince. Boyları boyuma yakındı neredeyse. " Hoş bulduk cimcimeler" dedim gülümseyerek. Annem " Hoş geldin kızım" dedi usulca ve çekinerek yanıma yanaştı. " annemmm" diye inledim ağlamaklı bir sesle ve boynuna sarıldım. Kokusunu özlemle içime çektim. Kapı girişinde yengem vardı, büyük abimin hanımı. O da yarım ağızla 'hoş geldin' dedi. Başımı salladım. Yağız babamın elini öptü. Sonra sarıldılar. Babam Yağız'ın sırtını sıvazladı. Sonra abimle sarıldılar. Kız kaçıran küçük abim gelmemişti. Onlar şehirde oturduğu için bugün gelememişti. Büyük abimin evi ise birkaç ev uzakta olduğu için bizim gelişimizi duyunca yalnız bırakmamışlardı. İçeri geçtik. Tabi ki annem mis gibi köy sofrasını kurmuştu. Yazın sıcağında bile yanan kuzine eve sıcaklık yayıyordu. Bahçedeki taş fırında pişen güveç ve köy ekmeğinin tadı bir başkaydı. Annemin taş gibi yoğurdu ve bahçeden toplanan sebzelerle yapılmış salata da etten halliceydi. Allah'tan Yağız erkeklerle diğer odadaki sofrada yiyordu yemeğini. Yoksa yine çok yediğimi ve kilo aldığımı ima eden çatık kaşlı bakışları ile süzerdi beni. Boğazıma dizerdi lokmaları kesin. " Sen evde hiç yemek yapmıyor musun abla?" diye sordu küçük kız kardeşim Asiye. " Ne alaka?" Kafamı sallayıp kaşlarımı çattım. " Hiç yemek görmemiş gibi yiyorsun da. Yağız abi eve erzak mı almıyor yoksa?" " Anamın yemeklerini özlemişim yani ne yapayım?" " Ay hamile misin sen yoksa abla? Sanki iki can için yemek yiyor gibisin." Şerife de araya girmese olmazdı zaten. Patavatsız! " Daha bir ay bile olmadı ama neden olmasın?" dedi annem keyifli bir sesle. Ağzıma tıktığım biber dolmasını zar zor yutarak boğazımı yumuşatmak için bir iki kaşık yoğurt attım üzerine. Sofradakiler merakla yüzüme bakarken bir iki kere öksürüp " Biz henüz çocuk düşünmüyoruz. Daha çok erken." Dedim bilmiş bir eda ile. İnsanlar da evlenince hemen bir çocuk telaşına düşüyor. Annem başını anlayışla salladı. " Doğrudur. Tabi sizin bileceğiniz iş. Bakalım Yağız'ın çocuğu olacak mı?" Şaşkınlıkla anneme baktım. Damadı hakkında böyle konuşması garipti. Annem Yağız'ı severdi. Eğer ortada çocuk yoksa kesin sorun benim kızımdadır der geçiştirirdi normal zamanlarda. " Nasıl yani?" dedim ağzımda çiğnediğim salataya aldırmadan. " Yani hastalıklı bir çocukluk geçirdi. Hastanelerde yattı o kadar. Bilemiyorum işte. Belki... Yani ne bileyim. İnşallah düşündüğüm gibi değildir." Diye geveledi lafı annem. Sonra başını silkeleyip aniden ayağa kalktı. " Çayı hazırladınız mı?" diye sordu kızlara. Hepimiz şaşkınca anneme bakıyorduk. Yengem annemin sorusu ile hiç istifini bozmazken kızlar telaşla yerinden kalktı ve çaydanlığı çıkardılar. Daha çayı ocağa bile koymamış alık kafalılar. Sonra benim yediğim lokmayı sayıyorlar. Annem söylenirken kızlar da bardakları hazırladılar. Yemekleri de yarım kalmıştı ama biz böyle şeylere alışıktık. Annem bizi böyle birden ayağa diker ve evin içinde koşturuverirdi. Evin içindeki telaş ve koşuşturma hiç bitmezdi. Asiye koş, Şerife getir, gelin az öteye geç. Ben ilk defa bir misafir gibi ağırlanıyordum bu evde. Çaylarımızı içip sohbet ve muhabbete dalarken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım bile. Gecenin karanlığı ve ıssız mırıltıları köy evimizin içine doğru sızıyordu ahşapları dökülen pencerelerimizden. Yağız küçük erkek kardeşimle artık kalkmamız gerektiği haberini göndermişti içeriye. Ama annem ve babam izin vermemişti tabi ki evimize dönmemize. Vakit geç olmuştu, yol uzundu, bu ev de bizim sayılırdı. Sonunda paşa paşa kabul ettik o gece köy evinde kalmayı. Yağız bir ara o zaman biz babamların evine geçelim dediğinde babamın suratı o kadar soldu ki ağzından kötü sözler çıkacak diye korkmadığım değil hani. Yağız teklifini hemen geri çekti ve kızlar bize oda hazırlamak için yukarı çıktı. Annem kuzinenin üzerinde mısır patlatmaya başlamıştı bile. Bakır tencerenin içinden gelen patırtılı sesler ile dalgınca kuzineyi seyretmeye başladım. Babamın evindeydim ama burası ilk defa bana yabancı bir ev gibi gelmişti. Annem bana daha farklı davranıyor kızlar ve yengem de bir garip bakıyordu. Sanki yıllardır evim dediğim bu ev artık baba evi, Yağız'ın yanı ise yeni evim olmuştu. İstesem de istemesem de, kabul etmemek için ne kadar dirensem de bu böyleydi. Yağız benim kocam ve yerim onun yanıydı. Aslında bunu bize aynı odada tek bir yatak hazırladıklarını gördüğümde daha iyi anlamıştım. Biz evliydik herkes bizi karı koca biliyordu. Babamın evinde bir erkekle aynı yatakta yatacaktım. Bu hem utanç verici hem de oldukça garip bir duyguydu. Gecenin geç vaktinde odamıza geçtiğimizde Yağız'la ikimiz şaşkınca yatağa baktık. Yağız'a abilerimin pijamalarından vermişlerdi giymesi için benim de eskilerimden bir şey ayarlamıştı annem. " Ben seninle aynı yatakta yatmam!" dedim elimdeki katlı kıyafetleri sıkıca tutarken. " Oldu canım, gideyim amcamla konuşayım da bu gece müsaitse onunla yatarım ben artık sen de annenle uyursun. Ne güzel olur değil mi?" Yağız'ın alaycı ve bastırılmış bir öfke ile çıkan sesi sinirlerimi bozuyordu. " Arkanı dön!" " Niye kaçacak mısın?" " Üzerimi giyineceğim! Bana bakma!" " Çok da meraklı değilim zaten!" Ben üzerimi değiştirirken kaçamak bakışlarla Yağız'ı kontrol etmeyi ihmal etmemiştim. İçine atlet giymediğini gördüğümde kaşlarımı çattım. İnsan atlet giymeden nasıl gezerdi? Ayrıca neden bu kadar zayıftı bu adam böyle? Karnı dümdüz ve göğüs kısmı hafif kaslıydı. Hem de bir çocuk kadar tüysüzdü. Komik gelmişti parlak teninin çocuksuluğu gözüme. " Bana bakmayı bırakırsan daha çabuk giyinirsin." Bu sefer gerçekten alayla gülmüştü. Ona bakarken bu kadar uzun süre daldığımı fark etmemiştim. Utanarak önüme döndüm. " Sana bakmıyordum ben. Bana bakıyor musun diye kontrol ediyordum." Dedim dudaklarımı önüme uzatarak. " Eminim öyledir" dedi Yağız bir hışımla kendini yatağa atmış ve üzerinde hafifçe bedenini oynatırken. " Ne yapıyorsun?" Küçük bir çocuğun yatakla oynaması gibiydi hali. " Yatağı gıcırdatıyorum." Muzipçe güldü. Ne yaptığı konusunda hiçbir fikrim yoktu ama sinirimi bozduğu kesindi. " Biraz sessiz olursan iyi olur. Bu ev ahşap, sizin villalarınıza benzemez. Sesi çok çabuk iletir. İnsanlar yanlış anlar." " Biliyorum." Kaşlarını kaldırıp biraz daha gıcırdattı eski divanın paslanmaya yüz tutmuş yaylarını. Bu yatağın bu kadar ses yaptığını hiç bilmezdim. " Ya yapmasana, ayıp denen bir şey var. Babamın evinde oynaşacak değilim kocamla." Kaşlarımı çatıp suratımı astım. " Yeni evli bir çifte bir daha gece kalması için böyle ısrar etmezler belki." Dedi Yağız başını geriye esnetirken. Yatağın kenarında, ayakta durmuş Yağız'ın rahatlığına bakıyordum. Yastığa başını umarsızca dayamış yüzünü tavana dikmişti. " Orada dikilecek misin sabaha kadar?" diye sordu gözlerini tavandan ayırmadan. Ellerimi saçlarımda gezdirdim. " Araya yastık mı koysak?" " Ben senin nikâhlı kocanım Yâren." Dedi sert ama rahatsız etmeyen bir şekilde. Sanki unuttuğum bir bilgiyi hatırlatır gibiydi. Unutmamıştım aslında yok sayıyordum sadece. " O zaman yastık olmaz tabi." Diye mırıldandım. " Ayrıca odada başka yastık yok." Diye ekledi. Bu da doğruydu. Bay doğru! Gidip içeriden yastık isteyemezdim zaten bizim evde öyle çok yastık olmazdı. Misafirler için ayırdığımız bir iki güzel yastık dışında diğerleri boyun büken cinsten ya çok sert ya çok yumuşak, eski soluk kılıflara geçilmiş yastıklardı. İğreti bir şekilde yatağın ucuna uzandım ve sırtımı Yağız'ın bedenine döndüm. Nefes alışını ve vücudundan yayılan sıcaklığı iliklerime kadar hissedebiliyordum. Kalbim hızla çarpıyordu. Nedenini bilmediğim bir şekilde nefes alışlarım yavaşlamış ve bedenim kaskatı kesilmişti. Kendimi gergin ve aynı zamanda çok yorgun hissediyordum. " Sabah banyo yapman lazım" dedi Yağız odadaki ıssız karanlığı yumuşak sesi ile yırtarken. " Ben daha bu sabah duş almıştım." Dedim sonra kendimi koklamaya çalışarak " Kötü mü kokuyorum yoksa?" diye ekledim merakla. Yağız ses çıkarmadı. " Ayrıca sabah su buz gibi olur, ben hayatta banyo yapamam" " Senden önce ben girip ısıtırım banyoyu." Bedenimi Yağız'a doğru çevirip suratına şaşkınca baktım. Surat ifadesi oldukça ciddiydi. Kaşlarımı havaya kaldırıp gözlerimi irileştirdim. " Bizim şey yaptığımızı sansınlar diye mi?" dedim şaşkınca. Sesim olduğundan bile tiz çıkmıştı. Evet demedi ama bakışları beni onaylar gibiydi. " Hayır, bu çok utanç verici" diye inledim ellerimi yüzüme kapatırken. " Show must go on." Dedi dudaklarını birleştirerek. " Gâvurca anlamıyorum diye küfür etme bana." Sesim ağlamaklı çıkmıştı. Kısa bir süre düşündüm ve Yağız'ın düşüncesi normal gelmişti. Abimlerin ablamların eşleri ile köyde kaldıklarında telaşla banyo yaptıklarını hatırladım. O zamanlar dikkatimi çekmemişti bu durum. Ama şimdi düşününce midem kasılıyordu. Bu çok iğrenç bir şeydi. Yüzümü ovalayıp " Her şey bu kadar zor olmak zorunda mı?" diye inledim. " Daha kolay olmasını mı bekliyordun?" diye sordu. Anlayışlı ve meraklı bir havası vardı. Sanki dertleşmek isteyen bir dost gibi ılık ve yumuşacıktı kelimeleri. " Bilmiyorum" dedim ağlamaklı bir şekilde " Hiç kolay olmadı ki..." Burnundan soluduğunu fark ettim. Ama bir şey söylemedi. Ben de sustum. Sabah yapacağım banyonun düşüncesi midemi bulandırmıştı. Canım sıkılmıştı ve üzerime dünyanın yükü çökmüş gibi hissediyordum. Yorulmuştum. Sanki deli gibi koşturuyordum sonra dizlerimde derman kalmadığında durup etrafıma bakınca nereye gittiğimin bile farkında olmadığımı anlayıp bocalıyordum. Bedenimi yatağın ucuna doğru yanaştırıp eski rahatsız pozisyonuma geri döndüm. Odanın havası ılık olmasına rağmen üzerime bir şey örtmeden uyuyamadığım için pikenin ucundan tutup kalçama doğru yerleştirdim. " Sana saldırmayacağım. Rahat ol." Dedi Yağız bezgince. " Biliyorum, bunun için daha önce de çok fırsatın olmuştu. Yapacak olsaydın o zaman yapardın. " Korkum ondan yana değildi zaten. Kendi nefsimden yanaydı. Çünkü şeytanlarım kalbimi gıdıklıyordu. Yağız'ın tüysüz şeftali gibi parlayan teninde dokunmak için karıncalanan parmaklarım beni rahatsız ediyordu. Hafif dağılmış saçlarını özenle düzeltmek, başımı omzuna yaslamak istiyordum. Garipti. Çünkü yıllardır kaçtığım adam bu adam değildi. Yanımda yatan adam çok başka biriydi sanki. Beşik kertmem olan Yağız değildi. Beni içine çeken bir girdabın ilk dönencesiydi. Uçurumdan aşağı bakan bir yardaki son adımım gibiydi. Bir nefeslik mesafemde, dayanılmaz bir cazibeyle beni çağıran bir günah gibiydi. Ne ara uyuduğumu hatırlamıyorum. Sabah küçük erkek kardeşim Sefer'in odaya bir hışımla dalıp " ablağaaa!" diye bağırması ile bir anda gözlerimi açtım. Başım sıcak ve yastıktan daha sert bir zemindeydi. Yağız'ın bedeni! Yağız kollarını üzerime sarmalamıştı. Üzerime! Odanın kapısında Asiye ve Şerife içeriye bakarak gülüşüyorlardı. " Annem sessizce ablanı uyandır. Gelsin yardım etsin dedi." İyi ki sessizce demiş yoksa tüm mahalleye anons edecekti herhalde! " Tamam ablam, sen aşağı in" dedim başımı hızla Yağız'ın bedeninden ayırırken. " Yağız abini uyandırma dedi annem bi de." Diye devam etti Sefer. " Oğlum çık git işte geliyorum ben. Hadi kızlar siz de aşağı inin!" diye azarladım tüm seyircilerimizi. Yağız hala gözünü açmamış öylece yatıyordu. " Ne gamsız adam!" diye söylendim. " İşte şimdi gerçekten banyo yapmam gerekiyor." " Neden, çok mu etkilendin benden?" Yağız'ın gözleri hala kapalıydı. Şaşkınca suratına baktım. Bulunduğu durumdan keyif alır gibiydi. Yüzüm kızardı. Ben ona sarılarak uyuduğumu anlamadan aşağı inerim diye umuyordum aslında. " Üzerime sinen kokundan kurtulmak için elbette!" diye çemkirdim. Aslında onun efsunlu kokusu hoşuma gidiyordu. Sanki yaz günü köydeki bir bahçede, ağacın dibinde uzanmış gökyüzünü seyrediyormuş gibi hissediyordum kendimi, bu kokuyu aldığımda. Ezelden tanıdık, çocukluğumdan aşina... Annem ve kızlar kahvaltıyı hazırlarken önce Yağız sonra ben girmiştim banyoya. Babam o sırada hayvanlarla ilgilendiği için henüz eve gelmemişti. Bilerek mi uzak duruyordu bilmiyordum ama iyi olmuştu gelmediği. Annem zaten kahvaltı boyunca yüzümü imalı ve tatminkâr bakışlarla süzmüştü. Memnundu halinden. Mutlu olduğumu düşünüyordu. Onun keyiflenmesi hoşuma gitmişti. Belki de bu oyun o kadar da kötü bir şey değildi.  Ama nereye ve ne zamana kadar rol yapacaktık böyle?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD