bonus bölüm geldi
kısa demeyin az yazan candan çok yazan maldan demişler :) arayı uzatmadan geldim kıymetini bilin ;)
yeni bölümlerde görüşmek üzere... inşaAllah yağızı daha iyi anlayabileceğimiz bir bölüm olmuştur.
keyifli okumalar...
selam ve dua ile...
Not: bu arada hatırlatmak isterim bizim facebookta, instagramda ve whatsappta gruplarımız mevcut yağızı çekiştirmek için gelmek isterseniz her zaman beklerim kapımız açık ;) çıkın çıkın gelin yani :)
**
Hava ılıktı. Gün ışıklarını çoktan uğurlamış yeryüzünün soğuk görüntüsüne nazaran yumuşak ve kadifemsi bir gökyüzü sarmıştı şehrin tavanını. Yağız ve Salih yüksek bir tepenin ucunda durmuşçasına şehri tepe bir noktadan seyrediyordu. Işıklar aydınlatıyordu yeryüzünü; sanki gökyüzündeki yıldızlara nispet yaparcasına. Şehir gelinlik bir kızın kına gecesindeki hali gibi süslü ve ışıltılıydı. Geceyi kadifeden bir elbise gibi taşıyordu üzerinde. Tüm ışıltılarını göz alıcı bir güzellikte sergiliyordu cömertçe.
" Abi bizim burada ne işimiz var? Çilekli süt içiyoruz manzaraya karşı bir de."
Salih daha fazla dayanamamıştı arkadaşının sessizliğine. Yağız kendisine kaşlarını çatarak bakarken başını salladı umursamazca.
" Çilekli süt değil, az medeni ol. Çilekli milk shake. Kahve çay gitmiyor artık bu sıcakta. Hem biliyorsun doktor alkolü kesin olarak yasakladı."
" Tamam da abi ne işimiz var her gece burada. Vallahi evdekiler surat asıyor artık bana. Diyemiyorum da Yağız'la buluşuyorum diye. Evli bir kadınla ilişkim olduğunu düşününler bile var. Bak evli kadın diyorum, bilseler ki taze evli adamla buluşuyorum ortalığı yıkalar vallahi."
" Tamam abi işte, kimse bilmesin diye böyle kuytu köşede buluşuyoruz. Aşkımızı daha özgür yaşamak için."
Yağız gülümsedi. İronisi aslında o kadar yerindeydi ki. Evlendiğinden beri neredeyse her gece Salih'le buluşuyor ve saatlerce oturup manzarayı seyrediyorlardı. Aslında yaşadıkları memlekette yeni evli bir adamın gece evinden çıkması bile ayıp sayılırdı. Ama o duramıyordu evde.
Salih elindeki büyük bardağın pipetini ağzına götürüp gürültülü bir yudum çekti. Ağzına gelen süt tadı ile yüzünü astı.
" Evlilik nasıl gidiyor peki?" Sesi ciddileşmişti.
" Aynı işte, bildiğin gibi. Bir gelişme yok." Yağız da elindeki bardaktan bir yudum aldı.
" Abi seni anlamıyorum. Bu kızla neden evlendin? "
Yağız omuzlarını düşürdü. " Kaç kere anlattım işte Salih" dedi boğuk bir sesle ve sonra daha cılız bir şekilde " O benim kaderimdi." Diye ekledi.
" O kısmı anladık. Küçükken kaderiniz bağlanmıştı. Tamam. Ama bu şimdiki halinize bir bahane değil. Nereye kadar böyle götüreceksin? Evine bile gidemiyorsun?"
" Gittiği yere kadar abi! Gittiği yere kadar!" Sesini yükseltmişti Yağız. Önünde duran büyük bir kayaya ayağıyla tekme atmıştı hırsından.
" Gitmiyor işte abi. Olmuyor. Zorlama artık istersen. O kız seni hiçbir zaman anlamayacak."
" Anlamasını beklemiyorum ki... Daha küçücük bebekken babam onu kucağıma verdiğinde bana emanet etmişti. Onu koruyup kollayacaksın demişti. Ben sözümü tutuyorum. Bir ömür de tutacağım."
Salih'in yüzüne hin bir gülümseme yerleşti. " Sen bu kızı seviyorsun abi..." dedi sırıtarak ama çabuk soldu gülmesi. Çünkü Yağız en sert bakışları ile karşılık vermişti bu önermesine.
Salih kollarını yukarı kaldırdı, teslim olan bir suçlu gibi. " Tamam abi kızma" dedi. Ne zaman konu buraya gelse Yağız'ın sert tepkisi ile karşı karşıya kalıyordu Salih. Üstelemeye çekiniyordu. Çünkü Yağız'ı tanıyan herkes gibi onun en yakın arkadaşı olarak Salih de arkadaşından çekinirdi.
Kısa bir süre sessizlik oldu aralarında. Yağız manzaraya dalıp gitmişti. Kim bilir neler düşünüyordu? Sevgisini mi tartıyordu içinde? Yine! Yoksa kendisini kandırmaya mı devam ediyordu?
" Peki abi, neden bırakmıyorsun bu kızı? Gitmek istiyor madem. Bırak gitsin. İkiniz de özgür kalırsınız böylece."
Yağız yine sessizliğini bozmadı bir süre. Derin bir nefes aldı.
" Nereye bırakayım? Bir kafes kuşunu vahşi doğaya bırakmaktan farksız olur bu. Harcanır kendi başına. Hem abileri bulur ve yaşatmaz onu. Ama anlamıyor, düşünemiyor küçük aklıyla. Bir adım ötesinin uçurum olduğunu görmeden, gözü kapalı bir şekilde atmaya hevesli kendini yollara. Nasıl bırakayım Salih? Bu bile bile ölüme göndermek olmaz mı bir canı? Katil miyim ben?"
" Kendi istiyor Yağız! Seninle alakası yok ki? Sen ne zamana kadar onu koruyup kollayacaksın? Hem bu kız seni istemiyor bile! Kendi tercihlerinin sonucuna katlanmalı."
Salih de sesini kontrol edememişti tepkisinde. Günlerdir Yağız'ı ikna etmeye çabalıyordu. Arkadaşının mutsuzluğunu daha fazla izlemek istemiyordu.
Yağız acı bir tebessümle kıvırdı dudaklarını. Arkadaşı haklıydı. Kalbine o tanıdık, derin ağrı saplanmıştı yine.
Yağız Ömer; hiçbir zaman kendisini birine sevdirmek için çaba harcamamıştı. Onu tanıyanlar severdi zaten. Çocukluğundan beri bu böyle olmuştu. Sevmeyenler varsa da bu kişiler Yağız'ın önemsemeyeceği kadar gereksiz insanlar olmalıydı. Yağız kendini sevdirmezdi, bunu nasıl yapacağını da bilmiyordu zaten.
Karşı cinsle iletişim kurma konusunda da pek başarılı olamamıştı oldum olası. Ortaokuldaki şişko ve sivilceli hali ile pek çekici olmadığı kesindi. Zaten babası onun kızlarla konuşmasını istemezdi. Yarenine ihanet etme derdi her defasında. Sadık kalmıştı Yağız daha çocukken verdiği söze. Zor olmuştu Yaren'in onu istemediğini, ondan nefret ettiğini anlaması. Anladığında ise vazgeçmişti bu şehirden. Uzaklara gitmek için fırsat kollamış ve okul okumaya yurt dışına gitmek için tereddüt bile etmemişti. Sanki bu diyardan uzaklaşınca her şeyi unutacak ve tüm yükünden kurtulacaktı.
Ama öyle olmamıştı tabi ki. Uzaklaştığı ne varsa kamburunda taşımıştı gittiği her yere. Yükü ağırdı. Ve bu ağırlık yoruyordu aciz bedenini.
" Bunu yapamam Salih, sonunu bile bile gönderemem onu. Biliyorsun."
Salih omuzlarını düşürdü. Biliyordu tabi ki! Günlerdir, hatta bu evlilik işi kesinleştiği günden beri aylardır arkadaşını ikna etmeye çabalıyor ama bir adım bile ilerleme kaydetmiyordu bunca zamandır. Öyle de inatçı bir keçiydi işte karşısındaki bu adam.
" Peki ne zamana kadar böyle evcilik oynayacaksın bu kızla?"
" Bilmiyorum dedim ya!"
Yine sessizleşti ıssız ortam. Şehrin büyülü ışıklarına takıldı ikisinin gözü de. Renkli karmaşa içinden sıyrılan karanlığa bakıyorlardı belki de.
" Peki, hiç mi için gitmiyor abi? Sonuçta nikâhlı karın yani, güzel de kız Yaren. En azından gerçek bir karı koca olabilirsiniz. Olmalısınız belki de."
Yağız yine taş kesilmiş gözlerle bakmıştı arkadaşına. " Sana oradan tecavüzcü Coşkun gibi mi görünüyorum ben Salih? Beni istemeyen bir kıza zorla sahip olmamı nasıl beklersin benden? Sen arkadaşını bu kadar kötü bir insan olarak mı belledin? Sana kendimi tanıtamadım mı ben bunca sene acaba?"
Salih elindeki bardağı oturduğu kayaya bırakıp elleri ile yüzünü ovaladı. " Hayır abi onu kast etmedim. Yani bir kızla aynı evdesin, tek başına. Üstelik bu kız senin nikâhlı karın. Göndermeye de niyetin yok. Yanında bir ömür kardeş kardeş tutacak değilsin ya? Hiç mi için gitmiyor? Gözün gönlün kaymıyor?"
Yağız'ın gözü yine uzaklara daldı. Yaren'in kıvırcık saçları ve pürüzsüz teni düştü önce gönlünün köşelerine. Sonra eve ılık ılık yayılan çiçeksi kokusu sızlattı burnunu. Sanki o hayali kokuyu ciğerlerine çeker gibi derin bir nefes aldı. Genç kızın hızla atan kalbini ve ürkekçe kendisine bakan gözlerini hayal etti. Ona her dokunuşunda sızlayan teni, genç kızın hayalini kurduğunda bile kavruluyordu engel olamadığı bir şekilde. Ama Ömer Yağız bunu itiraf etmeyecekti elbette. İçinde yanıp içinde sönecekti bu yangın.
" Çilekli süt sende logore ( ağız ishali) yapıyor Salih. Bunu anladım." Dedi düşünceli bir ses tonuyla.
Salih cevap vermedi. Yine haddini aştığını anlaması zor olmamıştı arkadaşının cümlesi ile. Sütünden keyifsizce bir yudum aldı. Sütü sevmezdi zaten ama bu çilekli şey biraz içilesi bir kıvamdaydı. Dişlerine değen buz parçaları biraz içini kamaştırsa da en azından kuruyan damağına iyi geliyordu.
" Zor olmuyor mu?" diye sordu Salih, yine haddini zorlayarak. Tek istediği arkadaşına biraz olsun yardımcı olabilmekti aslında. Ve bir de bu ıssız yerde sessizce oturmayı sevmiyordu.
" Ne zor olmuyor mu?" Yağız manzaraya sırtını verip arkadaşına döndü yüzünü.
" Seni sevmeyen, istemeyen, anlamayan inatçı bir kızla aynı evde yaşamak."
Yağız derin bir nefes aldı. " Hiç kolay değil elbette. Ama onun en büyük tepkisi töreye. Yaşadığı hayata karşı bir duruş bu. Haklı bir duruş. Kaç kere abilerinin elinden kurtardım bilmiyorum. Ne dediğini o zamanlar da bilmezdi." Gülümsedi. " Abilerini çıldırtırdı. Amcamın da üzerine çok gittiğini biliyorum. O hep özgür bir kuş olmak istedi. Zincirleri ona dar geldi, canını yaktı sürekli. Onu anlayabiliyorum Salih. Ama kendimi anlatamıyorum işte."
" Konuşmayı denesen. Otursan karşısına, anlatsan her şeyi."
" Abi kız vahşi bir kısrak gibi. Dizginlenemeyen, kontrol edilemeyen bir ruhu var. Ne zaman konuşmak için ağzını açsa beni çileden çıkartıyor." Ve ben onun bu ehlileşmemiş, bakir ruhunu seviyorum en çok diyemedi Yağız. Onun doğasını bozmak, ona zorla istemediği bir hayatı yaşatmak istemiyordu. Ama salıverip de gözünün önünden ayırmaya da kıyamıyordu. Ne yapacağını kendi bile bilmiyordu...
" Senin gibi bir adamı nasıl istemiyor aklım almıyor. Şu şehirde..." Salih önlerindeki manzarayı işaret etti eliyle " Senin peşine gözü kapalı takılmayacak bir kız daha yoktur eminim." Dedi.
" İstemediği ben değilim. O özgür olmak istiyor Salih. Bebekliğinden beri töre yüzünden hayatı kısıtlanmış ve bunların hepsinin suçunu bana mal etmiş. Biraz bencil, biraz düşüncesizce. Ama ona hak veriyorum Salih. Ömrü 'sen sözlüsün, olmaz' kısıtlaması içinde dar bir kalıpta geçmiş bir kız. Derdi ben değilim biliyorum ama benim de sabırlı bir insan olduğum söylenemez. Bu yaştan sonra kendimi kimseye anlatacak, ispatlayacak değilim."
" İkiniz de inatsınız abi. O kız bilmiyor da inat ediyor sen bildiğin halde susuyor ve adım atmıyorsun. Hanginiz daha haksız bilemiyorum artık."
" Bizim hikâyemizde haklı arama Salih. Törenin olduğu yerde haklılar kazanmaz zaten. Haksızlığın ta kendisidir bu töre. Küçücük çocukların hayatını karartır böyle. Sevenleri ayırır, insanları birbirine kırdırır."
Salih omuzlarını düşürüp başını eğdi. Töre konusu açıldığında Yağız'ın nasıl canının yandığını bilirdi arkadaşı. Sustu, irdelemedi daha fazla.
" Senin de muhabbetin iyice sıkıcı olmaya başladı be Salih." Dedi Yağız konuyu değiştirmek için yalancı bir tebessüm takınırken.
" Süt bende kafa yapıyor abi." Güldüler birbirlerine bakarak. Sahte gülüşmelerdi bunlar. Akılları da kalpleri de dağınıktı aslında.
Sessizce başları önlerine eğildi. Son günlerde aralarında garip sessizlik nöbetleri artık alıştıkları bir şeydi. En neşeli anlarına bir hüzün bulutu değiyordu. Gülmeleri bile yalan oluyordu sonunda.
" Çocukken de böyleydi." Dedi Yağız. Sesinde hüzün ve melankolik tınılar hâkimdi. Gözleri sabit bir noktaya dalmıştı yine. " Hep başına buyruk, inatçı, dediğim dedik. Bir de patavatsız." Durdu. Patavatsızlığını bile seviyordu aslında genç kızın. Onun farkı buydu çünkü. " Düşünmeden hareket eder, sonunu düşünmeden konuşurdu."
Elbette Yaren'den bahsediyordu Yağız. Dalıp dalıp onu anlatıyordu arkadaşına. Ama bir türlü kabul etmiyordu onu sevdiğini. İtiraf edemiyordu belki. Çünkü kendisini sevmeyen birine tutulduğunu çocukluğundan beri kendi içinde yaşamayı tercih etmişti. Gerçi Yaren sevmeyi bilmiyordu. Onun sorunu sevgisiz büyümekten geliyordu belki. Ama Yağız da sevmeyi bilmiyordu. Ona kimse öğretmemişti. O hep sevilmişti, eksikliğini hissetmemişti bu duygunun şimdiye kadar.
Yaren'den sonra hayatına yalnızca bir kadını almış ve ondan da hayatının en büyük kazığını yemişti. Sütten ağzı yanmıştı yani. Biraz da bu yüzdendi belki bezginliği. Kadınlara güvenmiyordu. Sevgilerine de güvenmiyordu. Ama Yaren için duyguları çok başka çok daha çocuksuydu.
" O beni bırakabilir ama ben onu bırakamam Salih. Anlıyor musun beni? O benim emanetim. O benim çocukluğum. O benim gençliğim. O benim kader arkadaşım. O benim yârenim..."