Arthur merdivenlerden hızla çıkarken çalışanların saygıyla eğildiğini göremeyecek ve bazı genç hizmetçilerin onu görünce iç çekip kıkırdamalarını duyamayacak kadar dalgındı.
Babasının odasının dev kapısı önüne geldiğinde derin bir nefes alıp kapıyı iki yana ittirerek içeri girdi. ilaç kokusu burnuna dolarken yüzüne çarpan sıcaklıkla vücudunun titremesine engel olamadı. Büyük adımlarla babasının yatağına doğru yürüyordu. Yatağa yaklaştıkça göğsünün ağırlığı tonlarca artmış gibi hissetti.
Gözleri babasının yeşile kaçan yüzü , kapalı gözleri ve büyük yatakta artık küçücük duran bedeniyle buluştuğunda içindeki ağırlığın artık kendisini boğduğunu fark ediyordu.
Neden sonra babasının yanındaki ilaçlarla uğraşan doktoru fark edip baş hareketi ile odadan çıkardı.
Lord Hector McQueen yetmiş yıllık yaşamı ve elli yıllık liderliği boyunca hiç bu hale gelmiş miydi? Yaşından daha fazla savaşa katılmış ve korkusuzluğu ile nam salmış, adının geçtiği yerlerde herkes koltuğunda kendine çeki düzen vermiş ve krala bile baş kaldırmış, adaleti ile klanını en iyi şekilde yönetmiş bir liderdi.
Dışarıdaki halkın yüzünde gördüğü hüzün şüphesiz ki babasının iyi ve adaletli liderliği sayesindeydi. Hepsi liderleri için endişeliydi. Arthur bunu kaleye geldiği ilk an fark etmişti.
Yavaş hareketlerle babasının yanına geldi. Zayıflamış ve elmacık kemikleri elle tutulur hale gelmişti. Göğsünden hafif bir hırıltı geliyor ve nefes aldığının tek kanıtı gibi odadaki sessizliği bölüyordu.
Arthur babasının nasıl bu hale gelebilmiş olduğuna hala inanamıyordu. Henüz dört ay bile olmamıştı onu göreli ve sapasağlam olduğuna emindi. Bir insan bu kadar kısa sürede bu hale nasıl gelebilirdi?
Ellerini babasının artık bir deri bir kemik haline gelmiş elinin üzerine yerleştirdi.
Hector McQueen iyi bir lider olduğu kadar iyi bir koca ve iyi bir babaydı. Şüphesiz herkes bunu kabul edebilirdi. Ailesiyle hep ilgili olmuş çocuklarından baba sevgisini esirgememişti. Özellikle Arthur'dan. Onunla bu yaşına kadar ilgilenmişti. Arthur kılıç kullanmayı ilk babasından öğrenmişti bununla birlikte babasıyla bir çok ilki vardı. Ilk ata bindiğinde ilk ok kullandığında ve ilk ava çıktığında babası hep yanındaydı. Gölgesi bile ailesini korumaya yetecek bir adamdı Hector McQueen.
Şimdi yatakta hareketsiz yatanın babası olduğuna bir türlü inanmak istemiyordu Arthur.
Kardeşinden hastalandığıyla ilgili mektubu aldığında durumun bu kadar vahim olabileceği aklının ucundan bile geçmiyordu. Eski haliyle şimdiki halini kıyaslamadan edemiyordu Arthur. Çok değil daha dört ay önce gördüğü babası ile şu anda yatakta yatan adam arasında büyük fark vardı. Bu Arthur'un canını daha çok acıtıyordu.
"Baba!" Arthur babasına doğru kollarını açarak koştuğunda Lord Hector yüzünde kocaman bir gülümseme ile oğlunu kollarına aldı. Kralın ordular komutanıydı ve sık sık savaşlara gidiyor bu da ailesine olan özlemini arttırıyordu.
Evde büyük bir karmaşa hakimdi. Leydi Annie-Macrae kocasını ve kollarındaki oğlunu gördüğünde bu hasret kaldığı manzaraya içten içe sevinse de yalandan kaşlarını çattı.
"Arthur! Tanrım ,seni yaramaz yine mutfağı birbirine katmıssın. Ayrıca aşçı Mary'nin saçlarına hamur yapıştırmak da ne demek oluyor. "
"Ama anne o da sürekli ayak altında dolaşan kız çocuğu gibi olduğumu söylüyor. " kollarını birbirine dolamış annesi gibi çatık kaşlarıyla bakıyordu.
Lord Hector bu görüntüye daha fazla dayanamayıp kahkaha attığında Leydi Annie-Macrae de gülümsemesini saklayamadı ve yürüyüp kocasına sarıldı.
"Ben küçük bir kız çocuğu değilim. Büyüyünce babam gibi kocaman güçlü bir adam olup Mary'yi de kaleden göndericem. "
"Çok ayıp Arthur . Mary sadece mutfakta dolaşmaman için sana şaka yapmış. Hem haklı da . Erkekler mutfağa girmez. Erkekler savaşa gider ,halkını korur. Erkekler ava gider halkını doyurur. Anlıyor musun evlat. "
Arthur babasının söylediklerini düşünüp mantıklı olduğuna karar vermiş olmalı ki başını aşağı yukarı sallayıp "Anladım " dediğinde Lord Hector
"O zaman gidip Mary'den özür dilemelisin . Kimse saçına hamur yapışsın istemez. " diyip oğlunu kucağından indirdi.
"S-su" Arthur babasının seslenmesi ile kendine gelirken ayaklandı.
"Baba?" Ses gelmediğinde endişelendi fakat Lord Hector tekrar su istediğinde Arthur hızla sürahiyi eline alıp içindeki suyu bardağa boşalttı.
Babasının yanına gelerek kafasını suyu içmesi için kaldırdı.
Lord Hector hiç bir şey görmüyor gibiydi. Bakışları donuk ve ruhsuzdu. Kendisini büyük ihtimal tanımamıştı ya da varlığından habersizdi. Arthur bu görüntüye daha fazla katlanamazdı. Babasının içtiği su bittiğinde bardağı tekrar eski yerine koyup odadan çıktı.
Aşağı indiğinde ana salonda Lord Alastair'i annesiyle konuşurken buldu.
"Ona söyleyecek miyiz Leydim?"
"Bilemiyorum Alastair, Arthur öğrenirse bu işin peşini bırakmayacaktır. Kocam gibi oğlumu da kaybetmek istemiyorum. Kötü şeyler olmasından korkuyorum "
Artur kendisinin henüz
farkında olmayan annesiyle Lord Alastair'in konuşmalarından ne çıkaracağını bilmiyordu. Ama öğrenecekti.
"Bırak da kötü bir şey olup olmayacağına ben karar vereyim anne. " yanlarına doğru giderken sesi oldukça kendinden emindi. Bir şeyler döndüğünün farkındaydı.
Leydi Annie-Macrae oğlunun sesini duyduğunda ufak çaplı bir kalp krizi geçirdiğine yemin edebilirdi.
Lord Alastair ise Arhur"un duymasına memnun olmuştu yoksa Leydi Annie-Macrae'ye yalan söylemek zorunda kalacaktı. Arthur öğrenmeliydi.
Yanlarına geldiğinde Arhur Lord Alastair'e dönüp sarıldı.
"Nasılsın amca ?" Lord Alastair babasının en yakın arkaşıydı aynı kalede büyümüşlerdi. Arthur onu olmayan amcası yerine koymuştu ve yıllar bunu değiştirmemişti.
Alastair ise hala kendisine amca diye hitap eden adama baktı. On yıl çocukluğunu , gençliğini ve tecrübesizliğini rüzgara katmış ve götürmüştü. Ona bakınca gerçekten lider görüyordu.Hala amcası yerine konduğunu bilmek ise onu mutlu etti. Yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirdi. Kolunu Arthur'un omzuna yerleştirip
"Seni görünce daha iyi oldum evlat. Uzun zaman oldu. "
Arthur hafif tebessüm edip "Haklısın uzun zaman oldu artık senden daha yakışıklıyım " dediğinde Alastair'in gülümsemesi daha çok arttı.
"Bunun çokça farkındayım. Sen gelmeden namın her yere ulaştı. Her genç kızın dilindesin. İnanamıyorum beni geçebileceğine kim inanırdı ki "
Arthur, artık yaşlanmış fakat enerjisi hala yerinde olan Lord Alastair'e bakınca onun aslında eskisi gibi olmadığını gayet iyi biliyordu. Ingilterede Leydi Elizabeth'e aşık olan adam onun gelen ani ölümü ile çökmüş ve ruhunun yaşından çok daha yaşlı bir ruha dönüşmesine izin vermişti. Leydi Elizabeth'i tanıyordu her zaman güler yüzlü ve neşeliydi. Arthur bu insanlar yüzünden ingilizlerden daha fazla nefret edemiyordu.
Onun ölümü bütün McQueen halkını yasa boğmuştu.
Leydi Elizabeth ile herkesin bir çok anısı olduğuna yemin edebilirdi. O iyi kalpli kadın herkese yardım etmek için sürekli bir çaba halindeydi.
Arthur Lord Alastair ile biraz daha uğraşabilirdi fakat kendisinden ne sakladıklarını öğrenmeliydi.
Kollarını birbirine dolayıp şüpheci bir tavırla konuştu.
" Bana yakışıklılığım ya da namım dışında söylemek istediğiniz bir şey var mı amca?"
Lord Alastair kendine çeki düzen vererek Leydi Annie-Macrae'ye döndü .
"Izninizle bunu onunla ben konuşayım"
Leydi Annie-Macrae ise Arthur salona geldiğinden beri olan suskunluğunu devam ettirip baş hareketi ile onayladı.
Arthur ise annesinin bu davranışını garip bulmuş olacaktı ki tek kaşını bir sorun mu var dercesine kaldırmış annesine bakıyordu.
Lord Alastair Arthur'a dönüp "Odana geçelim. " dedikten sonra ikisi de artık Arthur'un olan odaya gitmek için salondan ayrıldılar ve yüreği korkuyla dolan Leydi Annie-Macrae'yi salonda yalnız bıraktılar.
Arthur Lord Alastair ile babasının odasına geldiğinde hiç bir şeyin değişmemiş olduğunu gördü.
Maun ahşap eski masa üstünde haritalar , yanıtlanmayı bekleyen mektuplar ve davetiyeler vardı. Masa arkasındaki ayı derisi kaplamalı koltukta babasının oturduğu zamanları hatırlıyordu.
Küçüklüğünde, söndüğüne hiç şahit olmadığı şömine babasının durumunu hatırlatırcasına soğuktu. Uzun süredir yakılmadığı odanın soğukluğundan belli oluyordu.
Camlar geçen yıl sert geçen kış yüzünden derilerle kaplanmış fakat öylece bırakılmıştı.
Koltuğuna oturup karşındaki koltuğa Lord Alastair'in oturmasını bekledi.
Ikisi de bir süre sessizce bekledikten sonra Arthur Lord Alastair'in konuşmasını ister gibi tek kaşını kaldırıp gözlerini ona dikdi.
Lord Alastair anlamış olacak ki yerinde biraz daha doğruldu.
"Babanı gördün mü ?"
Arthur arkasına yaslanarak "Evet " dediğinde babasının kötü görüntüsü gözlerinin önüne geldi. Sesi hüzünlü çıkmıştı.
"Ne düşünüyorsun? "
Arthur Lord Alastair'in nereye varmaya çalıştığını anlamamıştı.
"Ne demek istiyorsun?" Biraz bekledikten sonra devam etti. "Onun için endişeleniyorum. "
"Babana baktığında ne görüyorsun Arthur ? Bu hastalık hakkında ne düşünüyorsun? "
Arthur bilemiyordu Lord Alastair'in ne demek istediğini anlamış değildi.
"Sadece dört aydan kısa bir süre önce yanıma geldiğinde gördüğüm adamın, nasıl bu kadar kısa sürede, bu kadar hasta olabileceğini düşünüyorum ."
"Baban hasta değil Arthur. "
Alastair Arthur'un düşüncelerini aydınlatacak şeyi söylerken gayet ciddiydi.
"Ne demek hasta değil . O... kötü durumda "
"Elbette fakat hastalıktan değil, "
Arthur Lord Alastair'in sürekli gevelemesinden sıkılmış bir vaziyette "Açık konuşman için ne yapmam gerekiyor ?" Sesi öncekinden yüksek çıkmıştı.
Lord Alastair Arthur'un ses tonundan etkilenmemiş gibi devam etti.
"Baban seni ziyaret ettikten sonraki hafta ava gitmeyi teklif edince Gregor ve ben itiraz etmedik. Böyle bir şeyin başımıza geleceğini bilseydik kesinlikle itiraz ederdik Arthur. "
derin bir nefes alıp devam etti.
"Yaklaşık on dört kişilik bir grupla Karaağaç ormanının 70 mil ilerisinde bir yaban domuzunun peşinden gidiyorduk ve o sırada nerden geldiğini bilmediğimiz bir ok babanın bacağına saplandı. "
Arthur koltuğunun kenarına kolunu koyarak şüpheci bir tavırla "Babamı bir ok mu bu hale getirdi demek istiyorsun? " dediğinde Alastair
"Zehirli bir ok" diye devam ettirdi.
Arthur artık babasına ne olduğunu daha net anlamıştı. Babası sadece bir ok yarasıyla bu hale gelebilecek bir adam değildi.
Fakat kim bu cesareti kendinde bulabilirdi? Bunu yapan ya da yaptıran her kimse ya çok deliydi ya da başına geleceklerden haberdar olmayan bir aptal. Arthur, bunu yapan her kimse ona , işkence çektirmekten mutluluk duyacaktı.
"Kim ?"
"Okçuyu yakaladık. Üzerinde herhangi bir klan arması ya da rengi yoktu. Ölmeden önce sadece McAlpine klanının ismini verdi. "
Arthur duyduklarıyla yerinden doğruldu.
"Ve siz, güya babamın en yakın dostları, hiç bir şey yapma gereği duymadınız mı ? " sesi oldukça sertti.
"Bilmediğin şeyler var. McAlpine klanıyla McQueen klanının arası yıllardır iyi değil fakat Kenneth McAlpine gizli savaşmaz. Kartları hep açık oynar. "
Arthur inanamaz bir ifadeyle Lord Alastair'e baktı.
"Düşmanlarımızı mı savunuyorsun yani ? Hain olmadığını düşünüyorum Lord Alastair. "
"Elbette değilim. Ben de senin küçük bir çocuk olmadığını düşünüyorum Arthur. Kenneth McAlpine ile uzun zaman kralın ordusunda savaştık ve nasıl biri olduğunu biliyorum. Babanı az bir askerle savunmasız bir şekilde öldürmek yerine savaşarak öldürmeyi tercih eder. " Lord Alastair sinirlendiğini belli edercesine sesini yükseltmişti. "Ayrıca geçen seneki kıtlık ve MacDuncan klanıyla olan yorucu savaşı yüzünden hala toparlanamadı bu durumda, bizi karşısında görmek isteyecek kadar aptal biri değil. "
Lord Alastair haklıydı. McAlpine klanı MacDuncan klanına karşı ağır kayıplar vermişti.Arthur biraz yatışır gibi olduğunda devam etmesi için Lord Alastair'e baktı.
"Düşüncemiz o ki başka bir düşmanımız senin McAlpine klanına savaş açmanı istiyor. Tabi bunlar henüz kanıtlanmamış bir iddia ama bu diğerinden daha mantıklı geliyor inan. "
Arthur ne düşünmesi gerektiğini bilmiyordu.
"O halde Lord Kenneth'e bir mektup yollayın. Gerçek neymiş ortaya çıkacak. "
"Sen gelmeden önce mektubu gönderdik fakat kötü hava şartları mektubun ulaşmasını engellemiş . Ama en geç bir haftaya ulaşır. "
Arthur ellerini saçlarına götürdü "Ne yapacağımı ,ne düşüneceğimi bilmiyorum amca. "
Lord Alastair Arthur'u belki de anlayan nadir kişilerden biriydi. Yakınlarını kaybetmenin ne olduğunu iyi bilirdi. O yüzden anlayışla konuyu değiştirmeye çalıştı.
"Seni aslında bir yandan da yönetim için bilgilendirmeye gelmiştim . Şimdiye kadar bir sorunumuz yoktu fakat geçen sene vuran kıtlık hala etkisini gösteriyor. Hastalıklar da çoğalıyor. Geçen hafta altısı çocuk ve on tanesi kadın olmak üzere 27 kişi öldü. "
"Doktorlar yeterli değil mi? "
"Her köye bir doktor gönderebildik sadece ama yeterli değil ."
Sıkıntılar daha ilk günden Arthur'u endişelendirmişti.
"Yardım edebilecek klanlar olduğuna eminim. Mektup gönderebilirsek ...."
Lord Alastair " McAlistar klanına ve McCoy klanlarına gönderdik zaten. Ama dedigim gibi her geçen gün artan yağmur ve fırtınalar ulaşmalarına engel oluyor. " diyerek Arthur'un sözünü kesti.
Arthur sıkıntı ile ofladı.
"Çocuklu ailelere en kısa zamanda yardım yapılsın fazladan odun ve erzak götürsünler. Kış gelmeden erzak depolarını doldurmak gerekiyor. Bunun için her gün ava çıkmak için bir grup asker görevlendirilsin. "
Lord Alastair başıyla Arthur'u onayladı ve kalkmak için izin istedi.
Alastair gittiğinde ise Arthur kendi içinde savaş veriyordu.
***
Katherine dün eve gelip babasının azarlarını ve verdiği cezaları işittikten sonra sansına binlerce kez lanet ediyordu.
"Lanet olsun "
Elindeki yastığı sinirle yatağa vururken tek amacı kendini sakinleştirmekti. Sırt üstü yatağa yatıp boş tavanı seyretmeye başladı.
Suçu neydi ki ?
İzinsiz babasının istemediği bir yere gitmişti o kadar. Hoş izin alsa babasından olumlu bir cevap alacak değildi. Ama önemsiz bir şey dışında başına bir şey gelmemişti değil mi?
Gerçekten önemsiz mi Kathy?
Ellerini dudaklarına götürdü. Istemsiz gözleri kapanırken kim olduğunu bilmediği adamın dokunuşlarını hayal etmeye başladı. Yumuşak dudakların sert baskısını tekrar hissetmek istedi ve ne yaptığını fark edince hızla gözlerini açtı.
Kahretsin. Bunu düşünmemeliydi. Düşünme Kathy . Düşünme.
Fakat o mavi gözler aklından çıkmıyordu. Kendisini simdiye kadar öpen ilk erkekti. Bedenine dokunan. Dokunduğu yerde iz bırakan...
Bunu düşünmek bile kanının hızla akmasına yetiyordu. Ellerini sallayarak serinlemeye çalıştı.
Harika. Simdi de hiç yoktan alev alıyorsun Kath.
Başını iki yana sallayarak yataktan doğrulup dikkatini dağıtacak bir kaç şey görmeyi umut etti. Gözleri önce giysi dolabının oyma kapısı üzerindeki şekillerde daha sonra yanındaki boy aynasında oyalandı.
Tanrım, bu odada boğuluyordu. Bu resmen işkenceydi. Evinde bile dolaşamıyordu. Gerçi büyükannesini görmediği için sevinmesi gerekiyordu . O yaşlı cadı sürekli Katherine'e emirler veriyordu ve Tanrı biliyor ya Katherine o yaşlı cadıya haddini bildirmemek için kendini zor tutuyordu.
Babası bu sefer kesinlikle büyük oynuyordu. Hem bir hafta odasından çıkmamasını hem de Fia' ya binmemesini söylemişti ayrıca Arthur'un geldiğini bildiği halde cezalarında insiyatif göstermemişti.
Haksız da sayılmaz Kathy diyen iç sesine rağmen Arthur'u düşündü.
Arthur... O domuzu özlediğini kendine itiraf edemese de onu özlediğini biliyordu. Ismini duymak bile karnında kuşların kanat çırpması gibi his yaratıyordu. Eskiden bu hissin geçeceğine o kadar inanmıştı ki şimdi tekrar ortaya çıkması bunun saçma bir düşünce olduğunu gösteriyordu. Bu hisleri tanımlayamıyordu ve geçen on beş yılda tanımlamasına yardımcı olmamıştı.
Aptal olma Kathy ona hala aşık olduğunu biliyorsun .
Kafasını salladı.
Ah kesinlikle biliyordu. Ama o domuza aşık olabileceğini kabullenemiyordu.
Beyefendi burnu havalarda gezerken Katharen ile sürekli dalga geçiyordu.
Kathy biliyordu ki onu o kadar sevmese nefreti onu öldürebilirdi.
Her şey bir yana on yıl sonra nasıl biri olduğunu görmek için sabırsızlanıyordu. Ve kendisinin nasıl bir kıza dönüştüğünü gözüne sokmak istiyordu.
Her ne kadar Bethia ve babası hariç kimse Katherine'ın bir gün güzel bir kız olacağına inanmasa da-ki buna kendisi de dahildi- aradan geçen zaman Katherine 'e çok iyi davranmış ve herkesi şaşırtacak derecede güzelleşmeye başlamıştı.
"Babası ona sen işlenmemiş kara bir elmassın kızım ." dediğinde ilk başta çilleri yüzünden dalga geçtiğini sanıp ağlamıştı. Ve babası o günden sonra bu konu hakkında konuşmamış kızının kendi güzelliğini fark etmesini beklemişti.
Yüzündeki Arthur'un çamura benzettiği kahve lekeler bir bir yok olmaya-ki elmacık kemiklerinde hala yer yer var olanları seviyordu- ve vücudu sekillenmeye başladığı zaman herkes Katherine'e hayranlık duymaya ve övgüler yağdırmaya başladığında Katherine güzel olduğuna karar vermişti.
Evden daha az çıkar olmuş , güneş görmeyen saçları koyulaşmaya ve alev gibi dalgalanmaya başladığında Katherine artık tek hedefinin Arthur'un karşısına güzel bir kız olarak çıkmak olduğunu düşünüyordu.
Bir haftanın nasıl geçeceğini dahi bilemiyordu. Sıkıntıyla oflayıp tekrar yatağa uzandı.
Kapının çalması ve Bethia'nın elindeki yemek tepsisi ile odaya girmesini boş gözlerle izledi. Yerinden kalkma girişiminde bile bulunmamıştı.
Biliyordu ki Bethia'yı da zor durumda bırakmıştı. Yaşlı kadın uzun yıllardır Lord Alastair gibi Katherine ile baş etmeye çalışıyordu ama artık yaşı yeterince el vermiyor gibi görünüyordu.
Katherine artık saçları beyazlamış, gençliğinde çok güzel olduğu belli olan yüzünde, kırışıklıklar peyda olan ve beyaz elleri yer yer lekelenmiş fakat yüzünden hiç gülümseme eksik olmayan Bethia'ya baktı. Neden hiç evlenmediğini merak ediyordu. Halbuki o tanıdığı en iyi insanlardan biriydi.
"Katherine bana öyle yavru bir domuz gibi bakmayı kesmelisin, tatlım "
Katherine onun bu söylediğine eskiden olsa saatlerce ağlardı fakat artık gülüyordu. Kıkırdayarak ve sahte bir kızgınlıkla
"Yavru domuz mu? Bethy kendinden utanmalısın. Bir leydi ile bu şekil konuşamazsın"
"Evet karşımda gerçek bir leydi olsaydı belki dediğinde haklıydın canım ama .."
Katherine kollarını birbirine dolayarak "Ama asla gerçek bir leydi gibi olamayacağım zaten böyle bir niyetim de yok " derin bir nefes aldıktan sonra devam etti. "Keşke bir erkek olsaydım. O zaman bu saçmalıklarla ugraşmak zorunda kalmazdım. "
Bethia, beyaz yatağın üzerinde alevi andıran kızıl saçlara sahip Katherine 'e onaylamaz bir bakış gönderdi.
"Tanrı eğer seni erkek yaratmadıysa bir bildiği vardır Kathy. Tanrı biliyor ya annen gibi güzelsin. Fakat onun ahlakından ve gerçek bir leydi olan tavırlarından tek bir şey almamıssın. "
Katherine annesini hiç görmemişti ve onun yokluğunu hep hissetmişti. Bunu belli etmesede öyleydi. Annesi'ni ölesiye merak ediyordu. Kendisi hariç bütün McQueen halkının annesi hakkında hatıraları vardı! Bazı geceler onun nasıl biri olduğu hakkında tahminlerde bulunurdu fakat Bethia'nın annesi hakkında söylediği tek bir kelime bile tahminlerine uymuyordu. Babasıyla annesi hakkında tek konuştuğu güzelliği ve iyi kalpliliği olmuştu. Bunu biliyordu. Bunu bütün McQueen biliyordu!
"Doğrusunu söylemek gerekirse Bethy sana inanmıyorum. Bence annem de çok inatçı ,dediğim dedik ve özgürlüğüne düşkün bir insandı. Ben kesinlikle anneme çekmişim"
Katherine haklıydı. Bunu Bethia da biliyordu. Leydi Elizabeth çok iyi kalpli iyi bir insan olmasına karşın bir çocuk gibiydi. İskoçya'ya geldiği ilk gün atıyla köy meydanını birbirine katmış ve mutfakta yangın çıkarmıştı. Katherine kesinlikle annesine benziyordu. Ama bunu ona söyleyemezdi. Lord Alastair nedendir bilinmez böyle olmasını istemişti. Belki de Katherine'in uçarı tavırlarının dizginlenebilmesinin yolunun bu olduğunu düşünüyordu.
"Annene çekmiş olsaydın bu saate kadar aç durmazdın!" Bethia sinirli bir ifade takınarak devam etti. "Leydi Elizabeth bir kurt sürüsünün açlığına ve midesine sahipti. " bu doğruydu. Leydisinin en sevdiği yemekler İskoç yemekleriydi. Bir keresinde Lord Alastair'in ona 'bir montofon ineği kadar çok yiyorsun tatlım ' dediğini duymuş ve Leydisinin sinirle Lord Alastair'i iki gün odalarına almadığına şahit olmuştu.
Bu anılarla birlikte yüzüne bir gülümseme yerleşen yaşlı kadın yemeği masaya bırakıp Katherine'in yanına geldi. Muzip bir ifade ile
" Hadi tatlım yemezsen çelimsiz bir kız olup ,Tanrı korusun başımıza kalabilirsin. Kimse seni beğenmez " dediğinde
Katherine " Ben zaten evlenmek istemiyorum. Bu fikri aklınızdan çıkarsanız iyi edersiniz. " dedi.
Bethia bıkkınlıkla " Zaten yeterince evde kaldın. " dedi.
"Henüz yirmi yaşındayım Bethy
abartma. Hem beni evden göndermek için bu kadar hevesli olman kalbimi kırıyor. "
Bethia Katherine'ın alay dolu sesini duyunca "Seni hergele bunlar hep sana kızamadığım için oluyor. Aslında seni evire çevire dövecek bir erkek bulman için Tanrı'ya dua etmeliyim."
Katherine yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirerek "Asla öyle bir erkek olamaz dadıcım. Tabi ilk günden ölmek istiyorsa o ayrı "
"Ona ne şüphe. Hayır kesinlikle seni alacak erkeğe sabır vermesi için Tanrı'ya dua etmeliyim" diyen
Bethia bu deli kızla ne yapacağını bilmiyordu. Yaşlı kafası ve vücudu isyan bayrağını çoktan çekmişti. Ayağa kalkıp
"Biraz dinlenmeye ihtiyacım var canım. Lütfen yemeğini ye. " dedi. Katherine yaşlı kadının yorgunluğunu fark ettiğinde pişmanlık duydu. Kafasını sallayıp o da masadaki yemeğinin başına geçti.
Belki Fia'ya binemiyordu ama bu onu göremeyeceği anlamına gelmiyordu. Yemeğini iştahla yerken yüzünde hınzır bir gülümseme oluştu.
...