EVE DÖNÜŞ 2

3290 Words
Sonra Katherine'e dönüp " Git Bethia'ya böyle bir şey gerçekleşirse senin ayaklarına kapanacağımı söyle " diyip arkasını döndü ve talim alanına doğru yürüdü. ... ## "Arthur?" " Hey dostum iyi misin ? " Arthur geçmişteki yaşananların anılarına o kadar kaptırmıştı ki kendisini, Batair'in ona seslendiğini ancak çok sonra fark edebildi. "Batair ? Neden buradasın?" Batair önce ne diyeceğini bilemedi. Ellerini özensizce topladığı uzun saçlarına götürerek bir kaç tutamın- yeterince dağınık değilmiş gibi- tokasından kurtulmasını sağladı. Sabah kalktıklarında Arthur'un yokluğuyla tedirgin olmuştu . Adamın yattığı yerde bıraktığı boşluk ve ardından uzunca bir süre kamp kurdukları yere gelmeyişiyle onu aramaya çıkmış fakat bu halde bulacağını tahmin etmemişti. Dağılmış bir hali vardı. Sanki yüzden fazla atın ayakları altında yuvarlanarak gelmişti buralara kadar. Belki de fazla abartmayı alışkanlık haline getirmişti. Adamın saçlarından başka dağınık bir yeri yoktu fakat bir şey... gözden kaçırdığı ufak bir detay ona böyle hissettiriyordu. Kesinlikte atlar tarafından ezilmişti. "Seni arıyordum. Merak ettik. Iyi misin?" Kesinlikle iyi görünmüyordu. Kesinlikle iyi değilim . Arthur kaşlarının hafifçe çatılmasına izin verdi. Neden iyi olmaması gerektiğini bilmiyordu ama iyi değildi. Sanki biri omuzlarından tutup onu saatlerce hırpalar gibi sarsmıştı da ... Tanrım! sarhoş gibi hissediyordu. Kafasının içinde bir gülle vardı da bir o yana bir bu yana gidip dengesini kaybetmesine neden olacak diye korktu. Şimdi kendisine merakını gizlemeyerek soru dolu bakışlarını yönelten arkadaşına bir hata yaptığını anlatabilirdi. Çok büyük bir hata... Fakat olanları Batair'e anlatmak ömür boyu alay konusu olmak demekti ki bunu istediğini hiç sanmıyordu. "Iyiyim sadece hava almak istemiştim." Batair her ne kadar buna inanmamış olsa ve biraz daha üstelemek istediyse de ortamdaki gerilimi fark etmiş gibi uzatmadı. Daha sonra Arthur'un yüzünde boylu boyunca uzanan izlere takıldı bakışları. Ilk bir kaç dakika ne olduğunu anlamadı fakat daha sonra kafasına bir yıldırım gibi düşen farkındalıkla önce şaşırdı. Hatta daha öncesinde Leydi Victoria'nın mükemmel vücut hatlarına rağmen kırk beş yaşında iki çocuk annesi olduğunu öğrendiğinde bile bu kadar şaşırdırdığı olmamıştı. Sonra da gülümsemesini -hatta kahkahasını-bastırmak için kendini zor tuttu. Tanrım! Arthur'u biri tırmalamıştı ve bu kesinlikle bir dişiydi. Arthur'u tırnakları arasına alan bir dişi. Onun bu gergin hallerinin sebebi olduğu o kadar açıktı ki Batair ilk seferde nasıl farkına varamadığına şaşırmıştı.  Kesinlikle daha fazlası vardı. Olmalıydı. Ses tonuna çeki düzen  verdikten sonra "Aldın mı bari?" dedi gözlerindeki muziplikle. "Ha? Neyi ?" Arthur kafasındaki düşünceleri bir türlü toplayamıyordu. Çevresinden gelen her türlü uyarıya kendisini kapatmış aklı fikri gölde yaşananlarla donatılmış gibiydi. Bakışlarını çevirdiğinde Batair'in gülmemek için kasılmış halini fark etti. "Ne var?" " Dövmen çok hoş. Kedi tırnağı mı o?" Arthur'un eli istemsizce yanağına giderken dokunduğu yerin sızlamasıyla şansına bir kez daha küfretti. Vahşi kedisi suratına -belki bir kaç ay geçmeyecek- bir pençe atmıştı. Vahşi kedisi mi? Tanrım! Kendi suratını dağıtma isteğini bastırarak Batair'e döndü. İşaret parmağını gözüne sokmak ister gibi uzattığında dediklerini yapabilecek bir kararlılıktaydı ses tonu. "Bir kelime daha edersen dilini o güzel popona dikerim. " Batair bu tehdit karşısında daha fazla kendini tutamadı ve kahkaha attı. Daha önce hiç gülmemiş ve senelerdir buna hasret kalmış gibi yüksek sesi ormanda yankılanmış kuşların ürkerek kanat çırpmasına neden olmuştu. Arthur'un aptal olarak nitelendirdiği fakat kendisinin -çokça tecrübeye dayanarak- çekici olduğunu bildiği bir gülüşle "Demek popomu güzel buluyorsun? " dedi ve ardından tekrar kahkaha attı. Arthur bir zaman sonra Batair'in hiç bitmeyecekmiş gibi süren kahkahasını bitirmenin en iyi yolunun Batair'in boğazını kesmek olduğu fikrine sıcak bakmaya başlamıştı. Kendisine sinirle bakan Arthur'u fark eden Batair gülümsemesini hiç istemeyerek de olsa yarıda kesmek zorunda kaldı. Fakat dudaklarına kondurduğu yamuk bir gülüşle Arthur'a bakmaya devam etti. Arthur McQueen diye düşündü. McQueen kalesinin varisi ve çok yakın bir gelecekteki liderinin yüzü bir kız tarafından tırmalanmıştı. Bu onu daha da çok eğlendirirken hala inanmakta zorluk çekiyordu fakat Arthur'un elmacık kemiğinden başlayıp yanağında boydan boya uzanan kırmızı lekeli izler bunun gerçek olduğunu ispatlıyordu. Şimdiye kadar bir çok kızın peşinden koştuğu ve hiç bir kızın geri çevirmediği Arthur'un egosunu kim olduğunu bile bilmediği bir kız zedelemişti. Evet bu kesinlikle bir zedelemeydi zira Arthur'un suratı sirke satıyordu . Bunu yapmaya cesaret eden kıza görmeden hayran kaldığını itiraf edecekti ve Arthur'u yenilgiye uğratan kızın kim olduğunu oldukça merak ediyordu. Yeniden büyük bir merakla Arthur'a odaklandı. "Anlat bakalım ne oldu? " Arthur ise hala olanlara inanamıyorken bir de Batair'in diline düşmek kesinlikle istemediği bir şeydi. Ağaç dallarının çizdiğini söyleyebilirdi . Ya da bir hayvan tarafından gafil avlandığını? Fakat Batair lanet olası bir dedikoducu gibiydi ve asla uyduracağı şeylere inanmazdı. Ters bir şekilde ona bakıp "Hiçbir şey olmadı " dedi. Çirkin şeytan o kadar derin çizmişti ki hala sızlayan ve büyük ihtimal etrafı pıhtılaşmış kanla çevrili izler uzun süre gitmeyecekti. Ve bu konuda sadece Batair'in diline değil bir çok kişinin ağzına balta vurması gerekecekti. Fakat Arthur bunun bedelini ona fena ödetecekti. Hem de büyük bir zevkle. "Hadi ama Arthur kim yaptı bunu ? Çok fena duruyor dostum. Söylesene ne yaptın da bir kediyi kışkırttın? " Batair bunu söylerken Arthur'un gözlerinin önüne, kızıl saçları beyaz göğüslerini saklamaya çalışır şekilde bir çarşaf gibi etrafına sarılmış biçimli bir vücut ve ateş saçan gözleriyle ona bakan afroditin yeryüzündeki yansıması gibi duran kız belirdi. Arthur bu düşünceyle bile tahrik olmuştu ve ne yaptığını fark edince ufak çaplı bir şok geçirdi. Tanrım! diye inledi. Şimdi de o küçük maymunu arzuluyordu. Kafasını koparma isteğini bir yana bıraktı ve Batair'in gözlerinin içine bakarak sakince "Öptüm" dedi. Evet öpmüştü ama bu ,kız onu tırmaladıktan sonra olan bir şeydi. Aslında Katherine Arthur'u tırmalamasaydı Arthur yine de Katherine'ı öpecek bir bahane bulurdu. Tabi bunu çok sonra fark edecekti. "Öptün mü? Hepsi bu mu ? " iffetine düşkün kızlar diye düşündü Batair. "Dostum bakire bir kızı öpmenin kötü yanı da bu . Aşırı tepki veriyorlar. " Arthur, hiç tahmin edemeyeceği bir anlayışla kendisine açıklama yapan arkadaşına "Yaşamış gibi konuşuyorsun. " diyerek dik dik baktı. " Senin gibi yanağıma damga vurdurmasam da yaşadım sayılır. " "Oda hizmetçin Mary'den mi bahsediyoruz " Arthur ingiltere'de Batair'in zorla bir kızı öpmeye çalıştığını duymuştu. Fakat ingilizlere inanacak değildi. inanmamıştı da. Arkadaşını tanıyordu. Zorla kimseye bir şey yapmazdı. . . Hafifçe güldü. Her neyse der gibi omuz silkti. Batair kendisini ulaşılmaz sanan kızları sevmiyordu. O kolay olanı seçer ve alırdı. Sonuçta kadınlar basit yaratıklardı ve işi yokuşa sürmek onları ona göre itici yapıyordu. Mary 'yi de bir kere öpmeye kalkmış ve kızdan tokat yemişti. Halbuki ki sürekli kendisini izleyen, bacaklarını ve göğüslerini bilinçli açan Mary'di ama o tokattan sonra herkes Batair"i hizmetćinin peşinden koşan biri sanıyordu ve Mary de onu reddetmiş gibi duruyordu. Batair'e burnu havada bakmaya bile başlamıştı. Ah! Şeytan tüylü kızlardan nefret ediyordu. Kafasına bir anda gelen düşünceyle gözlerini Arthur'a çevirdi. "Ah! Dostum dişileri kendine çekmekte oldukça ustasın. Söyle sene bu ıssız ormanda bir kızı nasıl buldun?" Çok güzel bulmuştu Arthur. Hayatında gözlerinin gördüğü en güzel afetti ona göre. Henüz güneşten nasibini yeterince almamış süt beyazı teniyle, suyun yüzeyinde efsanelerde anlatılan deniz kızlarının varlığına inandıracak bir sesle şarkı söylerken görmüştü. Nadir bulunan efsunlu bir yaratılışı varmış da Arthur bunun aksini idda edemezmiş gibiydi. Tabi bu onun Katherine olduğunu bilmeden önceydi. Simdi ise Batair'e düşüncelerinin kendisini bir şaire dönüştürmeye başladığını anlatmayacaktı. Omuz silkmekle yetindi. Batair Arthur'un bu hareketi kaşlarını kaldırdı ama bir şey söylemedi .Gururu incinmiş olabilir miydi? Sonuçta ilk defa bir kız tarafından zarar görmüştü. Değil mi?Bu düşünce yüzündeki gülümsemeyi genişletmesine sebep oldu. Buraya en yakın McQuuen olduğuna göre büyük ihtimal kaleden bir kızdı. Elbette onu görme şansı varken görecekti. Şimdilik umursamaz görünmeye çalıştı ama bunun peşini bırakmaya niyetli değildi. Arthur ise Batair'in konuyu uzatmamasına şaşırsa da keyfini çıkarmaya çalıştı. Bu ilkti fakat yüzündeki aptal sırıtışı yumruğuyla dağıtmak istedi. Hala içten içe dalga geçtiğine emindi. Kamp alanına vardıklarında Arthur yardımcısı Thomas'ın eşyalarını toplamış olduğunu fark etti. Iki sene önce katıldığı bir savaşta onu tek başına bulmuştu. Önce asker sansada asker olamayacak kadar küçüktü. Ailesinin olmadığını öğrenmişti ve savaş yüzünden artık bir evi de yoktu. Onu yanına işe almış ve şimdi 17 yaşında genç bir oğlan olmuştu. Ingilizleri sevmezdi belki Arthur ama nedendir bilinmez Thomas'ı severdi. Toparlanıp bir an önce eve gitmek için sabırsızlanan on bir savaşçı atlarına atlayıp yola koyuldular. Bir kaç saat süren yolculuk bir önceki günlerin aksine kendilerini pek yormamıştı ve bu iyiydi. Aslında dün gece yağmura yakalanmamış olsaydılar şu an evde olacaklardı. Kale surlarına geldiklerinde askerlere kendilerini tanıtıp kapıyı açmalarını emretti Arthur. Askerlerin ismini duymasıyla birlikte gösterdikleri saygı karşısında gözlerini yumdu. Sanırım gerçek bir Lord olmak tüm bunlara alışmak demekti. Daha sonra surun görkemli Queen kapısı onlara açıldı. ### Önde Arthur yanında Batair ve Logan arkasında sırasıyla Johnson, Adair, Robert ,Bartley, Ian ,Cristhy , jean ve en son Thomas ile beraber atları üzerinde kalenin girişine doğru ilerliyorlardı. Halk meraklı bakışlarla işini gücünü bırakmış on bir asil atın üstündeki on bir heybetli bedeni şaşkınlıkla inceliyordu. Arthur McQuuen'in geleceği çok önceden duyulmuş bile olsa merakla meydana akın eden halk kulaktan kulağa onun geldiğini yeniden birbirlerine söylemekten geri durmamıştı. Herkes biliyordu ki Lord Hector her ne kadar kimse bunu kabullenememiş olsa da son zamanlarını yaşıyordu. En büyük oğlu Arthur McQueen ise yeni lordları, liderleri olacaktı. Bir an oluşan sessizliğin ardından bir köylü "Hoş geldiniz Lordum " diye bağırdı. Geri kalan herkes bu fırsatı bekliyor gibi hep bir ağızdan bağırmaya başladı. "Hoş geldiniz lordum" "Evinize hoşgeldiniz lordum." Arthur kalabalıktan yükselen karmaşık seslerin hep bir ağızdan kendisine lordları olduğunu çoktan kabullendiklerini gösteren bağışları karşısında , yola koyulduklarından bu yana yüzüne yapışan sertliği bir an olsun yumuşatmayı başardı. Şimdi daha çok evinde gibi hissediyordu. Kendi evinde! . Hepsine ellerini havaya kaldırarak selam verdi. Sıra kendisini kalenin önünde bekleyen ailesine geldiğinde attan çevik bir şekilde indi ve karşında yıllara meydan okuyan güzelliğiyle annesi Leydi Annie-Macrea McQueen ile gözgöze geldi. Leydi Annie-Macrae bir barış evliliği ile kaleye gelmişti tıpkı ismi gibi. Ve yine bu kalede evlendiği adama aşık olmuştu şimdi ise gözlerinde hüzünle ve özlemle karışık duygular barındıran bir bakışla oğluna bakıyordu. Leyli Annie-macrae oğlunu on yıl sonra ilk defa görüyor ve özlemle yüzünün her tarafını inceliyordu. Kollarını açtı. O bir leydi olabilirdi. Kalenin hanımı olabilirdi ama Tanrı sahittir ki Leydi Annie-Macrae kesinlikle bir anneydi. Hem de çok iyi bir anne. Arthur da kollarını açıp annesine doğru yürüdü ve onu kocaman vücudu ile sarmaladı. "Biz de buradayız" diyerek dudak büken kız kardeşi Annabel'e döndü. Şaşkınlık dolu bakışlarla "Gel buraya " diyerek onu da kucakladı. Gittiğinde sadece 8 yaşında olan Annabel şimdi 18 inde güneş sarısı saçları mavi gözleriyle muhteşem bir genç kız olmuştu. Onun bu düşüncesine istemeden ortak olan bir kişi daha vardı ki Arthur bunu duysa koparacağı kasırga herkesi telef ederdi. Fakat Batair tüm bunlara rağmen, imkansız olduğunu bile bile -belki de bilmek en kötüsüydü- gözlerini Leydi Annabel'den alamıyordu. Annabel'i en son o, on bir yaşındayken görmüştü. Bir ağaca çıkmış meyve topluyordu. Bazılarını da ağacın altından geçen çocuklara atıyordu ve şans eseri -ki Batair bunu hep şanşsızlık olarak görüyordu- o kişilerden biri Batair'di. Gözleriyle ağacı incelemiş ve gördüğü küçük bedenle gözgöze gelmişti. Annabel o zamanda güzeldi. Ve hep güzel kalacak gibiydi. Mavi gözleriyle Batair'i deniz sevdalısı yapabilirdi ya da sarı saçlarıyla güneşe aşık edebilirdi. Bu kız Batair'e bir çok şey yaptırabilirdi. Derin bir iç cekti Batair. Ve o anda Annabel yine derin, denizlerin bile kıskandığı gözleriyle Batair'e baktı. Batair eğer şimdiye kadar ölmediyse bile şu an ölebilirdi. Ölmeliydi de çünkü Annabel'in küçük abisi Breanen gözlerini Batair'e dikmiş ve kötü denebilecek kadar kötü bakıyordu. Batair o an kendine geldi ve kafasını istemeyerek de olsa çevirdi. Arthur ise ne olduğunu bile fark etmemiş ve Breanen'e sarılıyordu. Kocaman bir adam olmuştu. Kendi vücudu kadar olmasada gelişmişti. Ve kesinlikle kendisinden yakışıklı birine dönüşmüştü. "Seni İngiltere'ye götürmeliyim leydiler sana bayılacak" diyip göz kırptı. Breanen sanki kusacakmış gibi midesini tuttu. O da tıpkı Arthur ve çoğu İskoç gibi İngilizlerden hoşlanmıyordu. Birlikte güldükten sonra Arthur ciddi bir ifade ile "Babam nasıl?" Diye sordu. Leydi Annie-Macrae'nin gözleri sanki bu sözleri beklemiş gibi dolu dolu olmuştu. Kimse bir şey söylemedi . Arthur Batair'e bir baş işareti ile gidebilirsiniz dedikten sonra yukarı babasının yanına gitmek için merdivenleri arşınladı. **** Katherine ve Bethia Lord Alastair'in onları sinirli-oldukça sinirli bir şekilde beklediğinden habersiz yavaş yavaş eve doğru gidiyorlardı. Belki bilselerdi tüm yaşam enerjilerini bir an önce eve gitmek için kullanırlardı yahut iskoçya'yı terk etmek için.. Lord Alastair malikanesinin oturma salonundaki pencere önünde gözlerini dışarıdaki kapıya dikerek saatlerdir sinirlerine hakim olmak için büyük çaba sarf ediyordu. Eve gelip Bethia'ya ortalıkta görünmeyen-ki bu hayra alamet değildi - Katherine'ı sormuş ve Bethia'dan ona seslenmesini istemişti ve ardından Bethia da ortalıktan toz olmuştu. Işte bu şüphelerinin yersiz olmadığının kanıtıydı. Bir süre sakince dönmelerini beklemişti fakat ortalıkta kimse yoktu ve bu sakinliğini korumasına hiç yardımcı olmuyordu. Nerde hata yapıyordu bir türlü anlamış değildi Alastair. Ona en güzel hayatı yaşatmaya çalışıyor, anne yokluğu çekmemesi için her şeyi yapıyordu fakat Katherine hiç bir zaman uslu bir kız gibi davranmıyordu. Pencere önünden ayrilarak odada volta atmaya başlamış ve karısının portresini görünce duraklamıstı. Elizabeth... Elizabeth burada olsaydı Katherine istediği gibi bir kız çocuğu olabilirdi. .Annesizlik onu zaman geçtikçe daha da huyduzlaştırmış ve başına buyruk davranmasına neden olmuştu. Ve Alastair yıllardır tek başına kızına yetemediğini biliyordu "Eğer burda olsaydın... " omuzları düştü ve çatallaşan sesiyle devam etti ."Keşke burada olsaydın." Tanrı biliyor ya Katherine tıpkı annesiydi. Babası tarafından aldığı tek şey kızıl saçlarıydı. Dış görüntüsü dahil her şeyi Elizabeth'i hatırlatıyordu Lord Alastair'e. Özellikle de inadı. "Senin gibi Eliza. Inadını ve dik başlılıģını özellikle senden aldığına eminim." Sonra Elizabeth'in çatılmış kaşlarının ortaya çıkacağını umarcasına tabloya uzun süre baktı. Ingiltere Sarayı'na bir davet alan Hector , en güvendiği iki adamını yanında götürmüştü .Alastair Ingilizlerden nefret etmese de -en azından bir kısmından- Gregor'u götürmek tam bir işkence olmuştu ve sonunda saraya sağ salim gidebilmişlerdi. Krallar ve klan liderlerinin ve çokça zengin zümrenin katıldığı baloda çok bunalmış ve balkona çıkmanın en iyisi olduğuna karar vermişti. Sonra duyduğu seslerle kafasını çevirdiğinde bir adamın saygısızca bir bayanın kolunu sıkarken yakaladı. Hemen oraya yönelen Alastair adamın "Benimle bir kere daha dans etmek zorundasınız" diyen sesine ,ardından "Biliyor musunuz hayatta en çok ahlaksız ve terbiyesiz ısrarcı zamparaların musallat olmasından nefret ederim " diyen kadının cesaretine tanık oldu. Adam tam bir şey söyleyecekti ki Alastair "Leydim bana bir dans sözünüz vardı "diyerek Elizabeth'in bir şey demesine fırsat vermeden elinden tutup dans alanına çekti. Aslında o adamın orda hakkından gelebilirdi ama ingilterede dedikodular veba hastalığından daha hızlı yayılıyordu. Bu kralla  tartışmak istemeyeceği bir durumdu. Elizabeth hem şaşkın hem minnettar hemde sinirli hissediyordu. Şaşkındı çünkü bir insan nasıl bu kadar güçlü ve büyük ... Evet büyük uygun kelimeydi büyük olabilirdi ? Minnettardı çünkü kendisini zorla dansa kaldırmaya- hemde üçüncü kez- çalışan adamdan kurtarmıştı. Sinirliydi çünkü kendisini sürükleyerek dans alanına sokmuştu! Alastair kendisine öldürücü bakışlarla bakan kızı gördüğünde ne diyeceğini unutmuştu. Balkonun hafif karanlığı kızın güzelliğini örtmüş ve fark edilmemesini sağlamış olabilirdi ama dans alanı aydınlıktı ve karşında -ona göre kışkırtıcı olan -bakışlarla bakan güzelliği görünce nutku tutulmuştu. Ritmik hareketlerle dans ediyorlardı ama ne Elizabeth ne de Alastair dans ettiğinin farkındaydı. Elizabeth karşında hükmedici yakışıklılığı görmezden gelmeye çalışsa da bedeni varlığını hissedercesine kasılmıştı. Alastair belli etmediği hayranlıkla kızı izliyordu. Ayağının üstünde hissettiği baskı ile kendine geldi. Acıtmasada dikkatini dağıtmayı basarmıştı. Elizabeth adamın ayağına yanlışlıkla basmış gibi özür diler bir tavırla gülümsüyordu. Alastair'in anıları canlanırken suratında bir ister istemez gülümseme peyda oldu. Elizabeth. Onun Eliza'sı. Onu o kadar özlüyordu ki. Düşüncelerini zorlamada olsa yeniden bulunduğu zamana çekebildiğinde Katherine ve Bethia'nın hala gelmemiş olduklarına ve bu saate kadar ne halt ettiklerine kafa yormaya karar vermisti. Başına bir şey gelmemiş olmasını umuyordu. Endişesi sinirine galip geliyor her geçen dakika şakaklarında atan damarlar daha da belirginleşıyordu. Katherine ona Elizabeth'ten hatıraydı ve her daim kızını her şeye karşı korumaya çalışıyordu ama küçük şeytanın oyunları buna pek müsaade etmiyordu. Yenisen öfkeli adımlarla cama yaklaştı ve kimseye görünmeden eve girmeye çalışan Katherine ve Bethia'yı fark ettiğinde üzerinde tonlarca ağırlığın kalktığını hissederek derin bir nefes verdi . Iyiydi ve sağ salim evindeydi ya Alastair tüm endişesinin yerini öfkeye teslim etmekte sakınca görmedi. Gözleri kısık biçimde onları bir süre izledi. Şimdi o cadıya haddini bildirecekti. Bir süre sonra Alastair salonun girişinde iki eli belinde, geniş omuzları ve hafif ayrık bacaklarıyla kesinlikle ürkütücüydü. Katherine Bethia'yı yavaş olması için uyarırken salonun kapısından içeri girmişti . Yüzünde, babasını görmeyi beklemediğini belli eden bir ifadeyle olduğu yere çakıldı. Şimdi sonun geldi Kathy diyen iç sesine lanet okudu. Bethia da arkasından içeri girmiş ve Lord Alastair'i görünce şaşkınlıkla açtığı ağzını zorla da olsa kapatmıştı. Katherine artık suç ortağı olduğu için Bethia'nın da yardım edemeyeceğini anladığında tanrıya dua etmeye başladı. Tanrım lütfen babam bu seferlik kızmasın. Gerçekten artık uslu bir kız olup sürekli dua edeceğim. Her hafta kiliseye de gitmeyi ihmal etmeyeceğim. Alastair kızının ne yaptığını anlamış olacak ki ağzından onaylamaz bir kaç ses çıkardı. "Dualar seni kurtarmaz Katherine Laira McCromwell" dedi tehlikeli bir sesle . "Neredeydiniz?" diye ekledi .Gözlerine kadar ulaşan kızgınlığının aksine sakin bir ifade ile söylemişti. Katherine babasını tanıyordu. Bu ses iyi şeylerin işareti değildi. Yalan söylerse anlardı ve kızardı. Doğru söylerse yine kızardı. Her iki ihtimalde de Katherine için bir çıkış yolu görünmüyordu. "Babacım biz ..." dediğinde ne yazık ki söze yanlış başladığını biliyordu. Ne zaman ki babasının istemediği şeyleri yapsa ona babacım derdi ve Lord Alastair buna kanmayacak kadar çok yaşamıştı bu anı. Sinirli bir gülüş bahşetti kızına. "Neredeydin Katherine? " hala sakin görünüyordu. Ama neden ondan yayılan öfkeye tezat bir duruş sergilediğini ancak o kadar kızmaz diye düşünerek doğruları söylediğinde fark edecekti Katherine . Başını öne eğerek fısıltı halinde kurduğu yarım yamalak cümle zaten yay gibi gerilen ortamı incelediği yerden koparacaktı "Ben göle..." Lord Alastairin kulakları daha Katherine sözlerini tamamlamadan onun ne diyeceğini duyuyor , aklı biliyor gibiydi. . Bütün evi sarsacak şekilde "Benim iznim dışında benim istemediğim yerlere gitmek de ne demek oluyor Katherine ?" diye bağırdı ve Katherine 'in konuşmasına fırsat vermeden -bu sefer olmazdı- devam etti. . "Beni bir hiç yerine mi koyuyorsun. Sana bugüne kadar hep iyi davrandım Katherine . Annen olmadığı için kendimi senin için yetersiz gördüğüm zamanlarda bile sabrettim. Peki bunun karşılığında senden ne istedim Katherine? " bir an durakladı " Ben söyleyeyim. Artık büyümeni ve akıllı bir kız olmanı istedim. " Gözü dönmüş gibiydi. Babasını hiç böyle görmeyen Katherine içinde bir yerlerde unuttuğu ağlama dürtüsünün ortaya çıkmaya başladığını hissetti. Babası kendisini yetersiz mi hissediyordu? "Ama sen Katherine nedendir bilinmez beni hayal kırıklığına uğratmak için ayrı bir çaba harcıyorsun ... hem de her seferinde ." Katherine ağlamaklı bir sesle "Ö-özür dilerim ba-baba sadece " diyebildi "Sadece yok Katherine. Lord Hector'un başına gelenler beni korkuttuğu kadar seni korkutmamışa benziyor. " kızına bir şeyler olma korkusu bir gün onu öldürecekti. Katherine'in sessizliği devam ederken cümlesini daha sakin bir şekilde devam ettirdi. Oldukça yorgun bir gün geçirmiş ve gerekmediği kadar gerilmişti. "Cezalısın Katherine . Bir hafta boyunca odandan adımını atmıyorsun. " Bethia'ya dönerek "Tek bir adım dahi atmayacak" dedi tehdit eder bir tonda. Bethia hızla kafasını salladı. Tanrım kalbi bunca şeye dayanamaz dediği anlarda bile dayanıyordu. Aziz falan olmalıydı. "Ayrıca.. " biraz duraklayarak" Fia'ya artık binmeyeceksin. Eğer binersen onu vurmak zorunda kalırım Katherine. inan bana bunu yaparım" dedi. Katherine her şeye  katlanabilirdi ama Fia'nın .... Babasının bunu yapacak kadar gaddar olmadığını ,olamayacağını bilerek itiraz edecekti fakat onun bakışlarından , duruşundan yayılan otorite her şeyi göze alabileceğini gösteriyordu ve Katherine koşulsuz boyun eğmek zorundaydı. Belli belirsiz kafasını salladı. Lord Alastair " şimdi odana cezanı şu saatten itibaren başlatıyorum " dedi bastıra bastıra. Ardından ekledi "Bugün Arthur kaleye dönüyor onu karşılamam ve yönetim konusunda bilgilendirmem gerek geç gelebilirim" Katherine biraz olsun babasını yumuşatabileceğini düşünerek gülümsemeye çalıştı . "Tabi" dediğinde en azından bu kadarını yapabileceğini biliyordu. Fakat çok geçmemişti ki kulaklarının duyduğu kelimeyle sarsıldı . Bir saniye ? Arthur geliyor. .. Arthur geliyor ? Tanrım ! Katherine o kadar heyecanlanmıştı ki babasının ' Bugün Arthur geliyor ' cümlesinden sonra kurduğu bütün cümleleri unutmuştu. "Bugün Arthur geliyorsa tanrı aşkına bana nasıl ceza veriyorsun ?Arthur'u göremeyecek miyim ? " diye atıldı. Babasının sinirli haline denk geldiği halde bu cesareti nasıl bulduğunun farkında bile değildi. Alastair gülümsedi. Katherine'in Arthur'a düskünlüğünü hep bir abiye ihtiyacı olabildiğini düşündüğünden hiç yadırgamamıştı. Salondan ayrılırken "Bu da senin ikinci cezan. " dediğinde odaya kapatılmaktan çok Katherine'in zoruna gidenin tam da bu cezası olduğunu bilecek kadar tanıyordu kızını.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD