Kafamın içi çok dolu, taşıyamıyorum.
Ölmekten başka çarem kalmamış gibi hissediyorum. Herkes gidiyor, herkes benden gidiyor. Ben sessizce yanıyorum. Herkes mutlu, ben mutsuzum. Ben ölüyorum ama çığlıklarımı kimse duymuyor.
İçimde bir şeyler koptu sanki ve ben tutamadım. Çok istedim tutabilmeyi ama tutamadım. Öyleyece gidişlerini kabullendim şeytanlarımın. Onlar benim tek sırdaşımdı. Babam olacak o adam, beni yıllarca bir mahzen gibi karanlık, ıssız bir odaya kapattığında onlar bana arkadaş olmuştu. Benim çığlıklarımı kimse duymazken onlar duymuştu. Onlar hep benimleydi, beni hiç bırakmamıştı bugüne kadar.
"Acı çekiyorum. Hem de çok."
Zoraki tebessümler süsledi ruhumu. Çok isterdim içten gülebilmeyi, düşlerimden vazgeçmeden yola devam edebilmeyi.
Olmayınca olmuyormuş. Vazgeçtim. Kahroldum, yıprandım, üzüldüm, canım çok yandı, öleceğimi sandım, zorla dayandım çünkü yaşamak zorundaydım. Tökezlesen de, dizlerin düşmekten morarsa da, gözlerin kan revan içinde kalmış olsa da... Savaşmak zorundasın. Her şeye rağmen bu kanlı yolda savaşmak zorundasın.
"Keşke böyle olmasaydı." Kendi kendime mırıldanmaya devam ettim. Ve hayatın sillesini yüzüme yedim. İşte ben o günden beri hiç ayılamadım.
"Hiç geçmeyecek. Belki de ölmeliyim." Bitmiyor. Geçmiyor. Kalbim öyle bir yangın yeri ki hiçbir şey bunu söndürmeye yetmiyor.
Habersizim. Habersizdim. Kehribar gözlü bir adamın hayatımı değiştireceğinden habersiz savruldu küllerim.
Ruhum dağıldı, dağıldıkça cam kırıkları battı kalbime. Acıyla yandım, yandıkça kavruldum. Kimse duymadı çığlıklarımı. Belki de en çok da bu acıttı canımı.
"Beni bu hâle getiren herkes bedelini ödeyecek." İçim bir cehennem gibi fokurduyordu. Bu, öyle bir ateşti ki benimle birlikte herkesi yakardım.
Neydi yaşadığım?
Cehennemin tam ortasında gibi asla sönmeyecek bir ateşin içine atıyordum kendimi. Yanmak son çare değildi belki ama umutların bittiği yerde çare aranmazdı. Ben de artık çare aranıyordum.
Adım atmak dahi istemiyordum. Başlamak istemiyordum. Her şeyden vazgeçmiştim ve bu vazgeçişi acı içinde kabul etmiştim. Sessizliğin beni içine çeken karanlığında kalıp kendimi tüketecektim. Tek istediğim buydu. Mum misali eriyip yok olmak istiyordum. Başka çarem de yoktu çünkü.
Araftaydım sanki.
Bedenimde yankılanan acı gerçek bir silahın namlusundan ateş edilmiş bir kurşun gibi beynime saplıydı. Ve acı gerçek şuydu ki eğer kurtulamazsam belki de saniyeler sonra ölecektim. Ama... Ama olur da kurtulursam, kimse benim olduğum yerden sağ çıkamayacaktı.
Sonuç ne olursa olsun ben dahil herkesi cehennemimde cayır cayır yanan kor eteşte yakacaktım. İçimde kalan umut zerresi kaybolmamak için son gücüne kadar çırpınıyordu.
Ruhuma dolanan ip sadece acı çektirmekle kalmamış, kalbimin kör düğüm olmasını da sağlamıştı. Bedenim ve ruhum bile savaş içindeydi. Ruhum ısrarla bedenimden ayrılmak isterken bedenim zorlukla tutuyordu ruhumu içinde.
Aklımdaki kargaşadan yıpranmıştım, ne düşüneceğimi dahi bilmiyordum. Tek bildiğim kurtulmak için son çaremin kaçmak olduğuydu. Ya da ölmek...
Ölmek. Evet, en mantıklısı buydu. Sonum olurdu ve sonlar her zaman iyi bitmek zorunda değildi. Benim sonum da iyi bitmeyecekti.
Yatağın içinde kalıp bunları düşünürken anı gelen bir cesaretle ayağa kalktım ve dar odadan çıkıp buhar kokan koridorda yürümeye başladım. Burası yer altıydı. Burada başıma her an her şey gelebilirdi. Yine de her şeye rağmen acıya yürümeye devam edecektim.
"Nereye küçük şeytan?"
Onun sesi... Kalbim şaha kalkmış gibi çarpmaya başladığında korku dolu gözlerle onun o ateş saçan kehribarlarına baktım. Ve tabii ki cevap veremedim.
"Ben sana odanda kal ve hiçbir yere ayrılma demedim mi? Hani dinlenecektin? Buna ihtiyacın var sen de bunu biliyorsun, hatta bunu en iyi sen biliyorsun. Şimdi git yerine ve yat."
"Hayır." dedim kesin ve net bir ses ile.
Ona karşı gelmeyi sevmiyordum ama aptal odada da kalmaya devam etmek istemiyordum. Bıkkın bir nefes verdi bu cümlemin üzerine ama umursamadım. Çok tehlikeli bir vazgeçmişlik noktasındaydım.
"Anlat." dedi sicim gibi üzerime yağan bir öfke ile bana bakarken.
"Anlat her şeyi Elisa. Bakma öyle boş boş gözlerime. Bir şey var belli. Seni öldürmeyeceğimi söylememe rağmen boş boş bakmaya devam ediyorsun. Ve bu da yetmezmiş gibi öldür beni diye diye bana ısrar ediyorsun. Tanrı aşkına... Ne oldu sana böyle? Nerede o güçlü kız? Nerede dünyaya meydan okuyan, küstah gözlerle herkesi aşağılayan ama kendine toz dahi kondurmayan o çok bilmiş kız? Ölmüş gibisin, ruh gibi karşımda duruyorsun. Yazık ettin kendine. Hiçbir şeyin yokken yoktan yere mutsuzluk yarattın kendine. Ne oldu sana, tekrar soruyorum. İnsan kolay kolay ölümü arzulamaz. Bana seni öldürmemem için yalavaran kız ile şu an seni öldürmem için yalvaran kız bir olamaz. ne oldu sana? Ne oldu ha?"
Omuzlarımdan tutup beni sarsıyordu. Canım yansa da tek tek kelime itiraz edemedim çünkü onun güçlü kollarının beni sarkmasının verdiği acı kalbim kan ağlarken çektiğim acıdan çok daha azdı ve onu şiddetli bir şekilde bastırıyordu.
Şeytanların bile artık susmuştu, tek kelime etmiyor ve hiç konuşmuyordu. Onların susmasına hiç alışık değilim çünkü ben ne zaman kararsız kalsam onlar konuşur ve bana yol gösterip ne yapmam gerektiğini söylerdi. Şimdi benden vazgeçmişlerdi, her güvendiğim insan gibi onlar da benden kopup gitmişti. Acılarımla başbaşaydım ve biliyordum ki onlar olmadan, şeytanlarım olmadan yaşayamazdım.
"Az önce kendi kendine mırıldanıyordun? Bir şeyler söylüyordun ve hiç susmadan konuşuyordun. Ne oldu küçük şeytan? Bana gelince mi sustun, neden sorularıma cevap vermiyorsun?"
Sesin o kadar öfkeli çıkmıştı ki bu öfkenin beraberinde beni de yakacağını düşündüm bir an için. Ama biliyordum, bu onun her zamanki hâliydi. Ve artık... Tuhaf bir şekilde benimle uğraşmayı tamamen kesmişti ve artık bana değil zarar vermek dokunmuyordu bile elinin ucuyla.
"Anlatsam beni anlayabilecek misin peki Kutay Alavaris? Bugüne kadar kimseye anlatmadım çünkü kimsenin beni anlamayacağından emindim. Ben çok acı çektim, çok yıprandım. Çok bağırdım, sesim kısıldı. Ama bütün bunlara rağmen kimse benim çığlıklarımı duymadı." Konuşurken sesimi titredi. Güçsüz olduğum için mi yoksa dayanacak gücüm kalmadı için mi bilmiyordum ama...
Keşke böyle olmasaydı. Normal bir insan olsaydım. Zeki de olmasaydım. Zengin de olmasaydım. Yetenekli de olmasaydım. Sıradan hatta dünyanın en sıradan insanı olarak kalsaydım.
Evden işe, işten eve giden tek derdi yıl sonunda güzel bir tatil geçirmek olan ve dizinin bölümünü kaçırınca üzülen üzüntüsünün tek kaynağı bu ve bu benzeri basit şeyler olan bir insan olarak yaşasaydım.
Ama olmadı. Hayat ağlarını benim üstüme ördü. Kurduğu bütün tuzaklara beni de kendi ile birlikte düşürdü. Ve sanki bütün bu içimde biriktirdiğim sorunlar açığa çıkmak için bugünü beklemiş gibi bir acıydı kalbimi kasıp kavuran bu şey.
"Bana güvenmiyor olabilirsin bunu anlıyorum. Ama tek bir şeyden kesinlikle emin olmanı istiyorum Elisa. Ben sana zarar vermeyeceğim."
Kaşlarım çatıldı. Yüreğime beraberinde kasıp kavuran bu acı onun Kehribar gözlerinden saçılan ateşin külleriyle kavrulmuştu.
"Bunu nereden bileceğim, bana yaptığın onca şeyden sonra bana yaptığın önce işkenceden sonra bana çektirdiğin o kadar acıdan sonra hayatım boyunca kimseye güvenmemişken benim canıma kast etmiş bir düşmana mı güveneceğim? Söylesene Alavaris, yaptığım her şey yanlış ise bu ne kadar doğru peki?"
Gözleri sinirli baktı. Yine de cesurca dikleştirdim başımı. Ona meydan okumuyor dum artık ama geri çekilmeye de niyetli değildim.
"Kendi ağzınla söylüyorsun işte Elisa. Yaptığım her şey yanlışken... Bizim seninle olan ilişkimiz başından beri yanlıştı ve yanlış gitmeye devam ediyor. Senin için de bir zehir var yıllardır bu zehiri kimseye anlatmadığın için dudaklarından hiç dökülmedi seni kahretmeye devam ediyor. Karşındaki kişi düşmanın bile olsa ki ben artık senin düşmanın değilim bunu böyle bilmeni istiyorum. Bana güven kimseye güvenmedin ama bana güven."
"Neden?" dedim isyan edercesine büyük bir öfkeyle. "Neden?"
"Seni öldürmemi hâlâ istiyor musun?"
Bu soru tehlikeliydi. Bana ölümcül bir ifade ile bakan gözleri de adeta bunu haykırıyordu.
"Evet." Dedim cesaret dolu bir ses ile. "Beni öldürmek hâlâ istiyorum. Bu kararından vazgeçmedim."
"O zaman her şeyi anlat." Sesi keskindi. "Her şeyi anlat ve buna ben karar vereyim."
Ağzımdan müstehzi bir kahkaha döküldü. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun Alavaris? Ha? Önce beni bu şekilde kandırarak ağzımdan her şeyi alacaksın sonra da hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam mı edeceksin? Güzel taktik doğrusu."
Sinirlenmiştim. Hem de çok. Ama yine de Tuhaf bir şekilde bu sefer sesim titremedi.
"Kimseye güvenmiyorsun diye bunları söylüyorsun Elisa. Ama unutma. Benden başka kimsen yok burada. Sana benden başka hiç kimse." Durdu ve üzerime doğru bir adım attı. "Ama hiç kimse yardım edemez. Ya olanları anlatırsın... Ya da..."
"Ya da ne? Ya da ne, ne olur anlatmazsam?" Sesim çığlık çığlığa haykırdı gerçeği.
"Onu da o zaman öğren küçük şeytan."
Siktir! Benimle dalga geçiyordu.
"Anlatmayacağım." Dedim dik başlı ve küstah tavrımdan vazgeçmeyerek. Ondan istediğim cevabı duymayınca konuşmaya devam ettim. "Duydun mu beni, anlatmayacağım."
"Sen bilirsin." dedi ve arkasına döndü. Ne yani, bu kadar mıydı her şey? Şimdi arkasına bile bakmadan dönüp gidecek miydi?
Neden bilmiyorum ama bu ihtimal canımı çok acıttı. Ve sözcükler, benden bağımsızca dudaklarımdan dökülmeye başladı.
"Dur, gitme! Alavaris!"
Koridoru inletiyordu sesim. Buna rağmen ona, durması için yalvarmaya devam ettim.
Durdu. Arkasını dönmedi ama. Öylece sırtını izlediğimde bana bakmamasına rağmen bakışlarını tahmin edebiliyordum. Kehribar gözleri her zamanki gibi ateş saçıyordu. Ve onu bu ateşi, benim buz mavisi gözlerimle her kesiştiğinde beni eritecek ve buzdan ateşe çevirecek kadar güçlüydü.
"Arkanı dön Alavaris."
Dönmedi. Yalvarışım bile ona fayda etmiyordu artık. " Anlatacak mısın her şeyi?"
Sorusu defalarca kez art arda tekerrür etti kulaklarımda. Siktir ama.
Ben ne yapıyordum? Sırf durması için etmiştim onca lafı. Anlatacak mıydım her şeyi şimdi.
"Oyun mu oynuyoruz burada Elisa. Anlatacak mısın?"
"Anlatmamı neden bu kadar çok istiyorsun? Hayatımı sana anlattığım da ne değişecek ki, neyi değiştirebilirsin en fazla?”
Hiçbir şey. diye geçirdim içimden çünkü olması gereken buydu, yıllarca çamura batmış ve hatta en dibi görmüş hayatımda, ona bir şeyler anlatınca ne değişebilirdi ki en fazla?
"Anlatma. Bu kadar naz yapacaksan anlatma."
Aslında anlatmak istememin sebebi bu değildi. Yani içimdekileri dökmek ve rahatlamak istemek değildi. Asıl anlatmak istememin sebebi Kutay'ın odadan beni yalnız bırakmasını istememdi. Yıllar boyu yeterince yalnız kalmıştım zaten daha fazlasına niyetim yoktu.
~
Kabus ile gerçek arasında kanlı bir çizgide kalmıştı zihnim. Önümde yanan ateşe baktıkça içimden bir parçanın kaydığını hissediyordum. Sanki o ateş beraberinde beni de kül etmişti. Nefes alıyordum, kaburgalarımın arasında bir şey atıyordu ama yaşamıyordum.
"Hazır mısın?"
Kutay'ın sesini duyduğumda buz mavisi gözlerimi hızlıca o tarafa çevirdim. Sorusu kulaklarımda art arda yankılanmaya başladığında zihnim, cevabını çoktan vermişti.
Hazır falan değildim.
"Evet." dedim sesimin güçlü çıkması için uğraşırken.
"Mesaj attım, beş dakika sonra burada olacaklar."
Cevap vermedim ve şöminenin ateşini izlemeye devam ettim. Aklım hâlâ Kutay'la birlikte olduğumuz o gecede kalmıştı. Üstünden tam bir hafta geçmesine rağmen ikimiz de sanki hiç birlikte olmamış gibi davranıyorduk.
Ya çok duygusuzduk ya da... Umursamaz.
Ben kendimi bu iki kefeye de koymuyordum. Ama bir şeylerin olması gerekiyordu artık. Elim kolum bağlı beklemekten yorulmuştum ve burada kaldığım her gün asıl amacımı unutuyordum.
Ben burada intikam için vardım.
Kutay'ın şifrelerini çalacak ve yer altı kodlarını ele geçirip babama verecektim.
Beni bir kez takdir etmemiş olan o adamın bir kez olsun bana aferin demesi için girmiştim onca sıkıntıya.
Plan basitti. Kodları deşifre edemedim madem... O zaman işleri başka türlü yürütecektim.
Kutay ve çetesinin ajanı olarak yürütecektim...
İçimi derin bir kasvet sardı. Kutay Alavaris'i sevmeye başladım dedikten bir hafta sonra hayatına darbe vuracak bir ajan olmaya karar vermiştim.
Vicdansızdım, kötüydüm, günahkârdım.
Kötülüğün ve günahın her tonuna boyanmıştım. İçimde iyi olan hiçbir şey kalmamıştı artık.
Ben yarım kalmıştım. Olmuyordu, eksik parçamı bulamıyordum.
"Geldiler. Birazdan burada olacaklar."
Kutay'ın tok ve sert sesiyle kendime gelip bakışlarımı yanan şömineden çektim ve düşüncelerimden sıyrıldım. Kendimi tamamen gelecek olan çeteye uydurmam lazımdı.
"Çetenize girmek istiyorum." dedim aniden.
Kutay'ın bana dehşet dolu gözler ile bakan kehribarları aniden kısıldı. Canım zaten sıkkındı. Bu bakış canımı daha da sıktı zira gözlerindeki şüpheyi görmüştüm.
Ne bekliyordun Esila? Ah canım iyi ki böyle bir karar vermişsin, seni aramızda görmekten mutluluk duyarız falan mı diyecekti?
Boynuna mı atlayacaktı ya da? Ne bekliyordun yani, tabii ki şüpheyle bakacak!
İç muhakememde mağlup düşüp tekrar Kutay'a baktığımda gözlerinde öfke beni esir almaya başladı yavaş yavaş.
"Niye aniden böyle bir karar verdin?"
Aptalım çünkü. Seninle tanıştıktan sonra şeytanlarım seni sevdi. Beni terk etti. Onlar yoksa ben de yokum. Düşünemiyorum.
Tabii ki ona bunu söylemedim.
"Kendimi buraya ait hissediyorum çünkü."
Ah, battı balık yan gider misali devam ediyordum saçmalamaya. Kutay birazdan ağzımın payını güzel bir şekilde verecekti nasıl olsa.
"Kendini buraya ait hissediyorsun öyle mi, yanlış mı duydum?"
Durum o kadar absürttü ki söylediklerimi teyit etmek ister gibi bana tekrar soruyordu. Siktir, ne diyecektim şimdi ona?
"Evet." dedim çünkü verecek başka bir cevabım yoktu.
"Elisa." dedi. Sesi öyle korkunç bir tonda çıkmıştı ki düzenbaz şeytanlarım ile birlikte ürperdim.
"Yanlış hatırlamıyorsam eğer..." Durdu ve gözlerime baktı. Ateş gibi parlıyordu kehribarları. "Ki ben hiçbir şeyi yanlış hatırlamam."
Ve birazdan seni gediğine otutturacağım der gibi devam etti. "Sen buradan kurtulmak için her yolu denemiştin. Şimdi ne değişti de buraya ait hissettiğinden eminsin?"
Ne cevap verecektim şimdi?
Bana ihanet eden şeytanlarım ile birlikte kapana sıkışmıştık şimdi. Derin bir nefes verip bakışlarımı ondan kaçırdım. Bir yalan düşünüyordum ama düşündüğüm o yalan bir türlü aklıma gelmiyordu.
"Bir şey değişmedi. Sadece bu kadar yaşanmışlıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi eski hayatıma dönemem."
Ona cevap verirken bir kez olsun gözlerine bakmadım. Çünkü eğer bakarsam göreceğim ifadeden korkuyordum.
"Bir şey yaşamadık."
Şerefsiz!
Cümlesi benliğimi sarsacak kadar ağır geldi bana. Kalbimin üstüne bir sıcaklık yayıldı ama bu öfkedendi. Bir haftadır hiçbir şey olmamış gibi davranması bundan mıydı yani?
Bir şey yaşamadık, öyle mi?
"Hafızanın keskin olduğunu ve hiçbir şey unutmadığını söylemiştin." dedim ve ardından öfkeyle ayağa kalktım.
"Ya hafızanda bir problem var ya da yalancının tekisin."
Onun yanından hızla çekip gidecekken kolumdan tutup beni durdurdu. Klasik Kutay Alavaris zorbalığı işte!
"Sözlerini dikkatli seç. Ne kastetmek istediğini fazlasıyla iyi anladım. Ama çetele girmek istiyorsan ilk kural saygını asla bozmayacaksın."
Ne yani? Çetesine girmem için bana umut mu vadediyordu yoksa ben yine aptal bir çıkarım mı yapmıştım söylediklerinden?
Canım yine sıkılmıştı. Keşke hiç doğmamış olsaydım dediğim anların birindeydim yine.
"Saygı olacaksa karşılıklı olmalı. Sen bana duymadıysan ben de sana duymam Kutay Alavaris."
"Kural iki." Dedi bütün bu söylediklerimi es geçerek. "Patrona asla karşı çıkma."
"Tamam." Dedim kabul ederek. "Üzgünüm patron. Beni çetene alacak mısın şimdi?"
Bu sorundan sonra buz mavisi gözlerim, ateş rengi Kehribarlarıyla kesişti. Onunla kurduğum her göz teması, kalbime yaptığım bir devrimdi sanki.
"Kendini Çeteye kabul ettirirsen belki."
Bu cümleyi duyduğum an, kendime içimden bir söz verdim.
Ne olursa olsun bu çeteye girecek ve Kutay Alavaris'i kendi ellerimle mahvedecektim.